DOLAR8,4804
EURO10,2829
ALTIN508,153
BIST1454,25
AdanaAdıyamanAfyonAğrıAksarayAmasyaAnkaraAntalyaArdahanArtvinAydınBalıkesirBartınBatmanBayburtBilecikBingölBitlisBoluBurdurBursaÇanakkaleÇankırıÇorumDenizliDiyarbakırDüzceEdirneElazığErzincanErzurumEskişehirGaziantepGiresunGümüşhaneHakkariHatayIğdırIspartaİstanbulİzmirK.MaraşKarabükKaramanKarsKastamonuKayseriKırıkkaleKırklareliKırşehirKilisKocaeliKonyaKütahyaMalatyaManisaMardinMersinMuğlaMuşNevşehirNiğdeOrduOsmaniyeRizeSakaryaSamsunSiirtSinopSivasŞanlıurfaŞırnakTekirdağTokatTrabzonTunceliUşakVanYalovaYozgatZonguldak
Bursa 22°C
Gök Gürültülü
sonhaber16.com

Bugün Gündem; Doğa ve ‘Hayvancıl’

Bugün Gündem; Doğa ve ‘Hayvancıl’
REKLAM ALANI
29.05.2021
228
A+
A-

Selam tün okuyuculara, yaşadığımız tüm karmaşalardan molaya ihtiyaç duyan tüm yorgun yüreklere…

Hayatımızda ne çok karmaşa yaşıyoruz. Bazen özel hayatımızda, aile hayatımızda, iş, sosyal çevremizle olan ilişkilerimizde ve tabi bitip tükenmeyen ülke gündemi bunların üstüne…

Bana ne demeyin!

Zaten biliyorum demiyorsunuz daha doğrusu diyemiyoruz. Dünyada halkın siyasetle bu kadar içli dışlı olduğu nadir ülkelerdeniz. Çünkü gelişmiş ülkelerde işleyiş genelde belli bir standarttadır. Seçimlerde seçmen gider oyunu verir. Sonrasında oturmuş olan işleyiş devam eder. Yani vatandaş bunu düşünmez. Herkesin görevi bellidir ve seçilen kişi üstlendiği işin bilinciyle görevini yerine getirir. O yüzden halk bu konuyu dert de etmez. Ama dış politikada veya özgürlüklerin ve adaleti tökezletme ihtimali olan kararlarda demokratik haklarını kullanma bilincindedirler de… Bu bilinci temelden aldıkları için de bu konularla sıradan insan çok kafa yormaz. Doğal olarak da siyasette seçmen olarak görevini tamamlar kendi hayatıyla yani ilgilenmesi gereken mevzularla alakadar olur. Onlarda da hatalar olur zaman zaman ama bilirler ki bunların çözümü de ikinci şıktadır, çözümsüz değildir.

Bizler aslına bakarsanız demokrasi, adalet, cumhuriyet, eşitlik ve daha bir çok önemli hususları onlardan çok daha önce elde etmiş olsak da, zamanla halkı uzaklaştırdıkça sanırım yönetim ve halk arasında ciddi bir kopuşun olması insanların ”ben de burdayım” diyerek kendini gösterme çabalarına girme mecburiyetine bıraktı. Ha görüldü mü? Yoksa hala görülme çabalarımı bilemem ama bu uzun yıllardır böyle ve o yüzden de kahvehanelerde, evlerde, iş yerlerinde, toplu taşımada belki de ilk kez gördüğümüz biriyle ve sosyal ağlarda hâlâ bir şekilde ”görülme” daha doğrusu fikirlerimizin ciddiye alınma, deşarj olma mücadelemiz devam etmekte ve sanki yüzyıllardır bu böyle gibi… Biz de az mücadeleci bir millet değiliz hani hiç pes etmiyoruz; ta ki birgün birileri bizim farkımıza varana kadar… Eh tabi bu kendi özel yaşantımızdaki olağan sıkıntıların üstüne olağandışı bir yük de bindirmiyor değil ve tabi ki en başta ruhumuza verdiği büyük yorgunluk…

Tüm bunların üstüne bunların hiçbirini düşünmeyeceğimiz bir yer var mı peki? Bir süreliğine de düşünmeyeceğimiz tek yeri biz doğada bulduk. Ben bu yürüyüşlere başlamadan önce biri bana bunu söyleseydi ciddiye bile almazdım. Ama inanın öyleymiş. Öncelikle oksijeni dibine kadar çekip nefes aldığınızı hissediyorsunuz. Yeşil ve mavi gibi ruhumuza huzur veren iki renkle doyasıya dolduruyorsun yüreğinizi, dinginleşiveriyorsunuz hemencecik… Derelerin şırıltısı, rüzgarın büyülü sesi, yaprakların, kuşların seromonisi, toprağın tabanlarımıza verdiği rahatlığı ve hatta evimizde düşünürken korktuğumuz yabani hayvanlardan bile orda korkmuyorsunuz.

Çıkıp geride bıraktığınız çoğu insandan daha masum, daha merhametli geliyor size… Çünkü onlar canlarına kastetmemişseniz size saldırmaz hatta, korkmayın diye sizden saklanır, onlar sizden daha güçlüler diye sizi aşağılamaz gücünü size göstermeye çalışmaz ve misafir olduğunuzu düşünerek sizden bir kasıt gelmediği sürece size dokunmaz…Ve doğada bunlara yakından tanık olunca bazı insanlara “insancıl” değil, keşke biraz ”hayvancıl” olabilseler diyesim gelir…

Evet belirttiğim gibi eğer ruhunuz yorgunsa huzur bulacağınız tek yerdir doğa…

Bu düşüncelerle yasaklarda ara verdiğimiz yürüyüşlerimize bu hafta yine başlamış olduk. Bu kez uzun süredir görmeyi istediğimiz ülkemizin önde gelen mağaralarından ”Ayvaini” mağarasına gitmek için yola çıktık.

Türkiye’nin en uzun altıncı mağarası olan Ayvaini Mağarası, Uluabat Gölü yakınlarındaki Ayva Köyü’nde yer alıyor. Güney Marmara Bölgesi’nin en uzun yeraltı geçidi olduğu belirlenen mağaranın ikinci ağzı ise Mustafakemalpaşa’ya bağlı Kazanpınar ve Doğanalan köyleri arasında yer alıyor.

Yer kabuğunun kırıklarla parçalanarak ayrı kıtalara bölünmeye başladığı ‘Mezozoik Zaman’dan günümüze gelen Ayvaini Mağarası, 1970 yılında 3 kişilik bir İspanyol ekip tarafından keşfedilmiş.

Hidrolojik olarak etkin durumda olan mağaranın Ayva Köyü’ndeki ağzından yeraltı suları çıkmaktadır. Uzunluğu 5,5 kilometreyi bulan mağaranın içinde yer yer 3-4 metreye ulaşan 60 adet gölcük yer almakta, mağaranın çıkışındaki gölcüğün uzunluğu ise 400 metreyi bulmaktadır. Su seviyesi ise mevsimsel etkilerle değişmektedir.

Olağanüstü sarkıt ve dikitlerle kaplı, duvar damlataşları, sulu damlataş havuzları ve gölcükleri, el değmemiş yapısıyla gerçek bir doğa harikasıdır. Yani bu ünü boşa değildir.

6 kişi olarak, öncelikle araçlarla çıktığımız yolumuza 20-25 kilometre sonra Fadıllı köyünde mola vermek için ara verdik. Alabildiğine sevimli olan bu köy Ulubatlı gölünün kıyısında bir sayfiye yerini andırıyordu. Gölün kenarında bolca sazlıklar, küçük mavi kayıklar, suyun yanı başında çimenlerde gezinen koyun sürüsü hatta dinlenmek için bırakılmış banklarla muhteşem bir tablonun içindeymiş hissini veriyordu. Birer çay içelim dediğimiz köy meydanındaki kahvehanenin demli mis gibi çayı da çok güzeldi. Orda otururken en çok dikkatimi çeken şey ise neredeyse her evin tepesinde bulunan leylek yuvalarıydı. İlginç olanı ise leyleklerin köy meydanında volta atışıydı, hem de adımlayarak… Belki de ilk kez o kadar yakından gördüm leylekleri. Hani içeceklerini bilsem ‘gelin çay içelim’ diyecektim…

Çok şirin bir köy olmasına rağmen Ayvaini mağarasını da görmek için sabırsızlanıyorduk. Bu yüzden araçlara tekrar binip Ayva köyüne doğru yola çıktık. 5-6 kilometre sonra köye varmıştık. Burası bir yörük köyü, halkı yüzyıllardır burada. Kirazı, inciri, dutu bereketli bir köy… Halkı da oldukça güleryüzlü ve sıcak karşıladı bizi… Bu arada Ayva köyünde içtiğim çayın lezzeti ise muhteşemdi. Hatta çayı getiren abimize nasıl yaptığını da ısrarla sordum ama belli ki köyün ün yapmış suyundaydı asıl maharet…

Mağara köyün üst taraflarında ve gitmek için 300 metre kadar dik ve dar bir geçitten gitmemiz gerekiyordu. Hatta bir yerde bağlanılmış halatlara tutunarak geçsek de gittiğimiz zaman değdiğini farkettik. Devasa bir giriş, sarkıtlar ve Pamukkale’yi andıran gölcükler bizi karşıladı… İçinde biraz ilerlerken çok dikkatli olmak gerektiğini fark ettik. Çünkü zemin irili ufaklı kayalıklardan oluşurken diğer tarafı ise 10-15 metre çapında yol boyu giden göletlerden oluşmakta ve eğer ilerlemeyi düşünüyorsanız yanınızda mutlaka gerekli donanımınız ve profesyonel bir ekip olması şart… Bu yüzden biz çok fazla ilerleyemedik. Ama bizden önce ailece gelen Kübra-Kadir Yılmaz çifti ve küçük oğulları vardı. Kübra’nın lakabı ”Keçi kızı”ymış. Eşiyle yıllardır kanyon sporunu profesyonel olarak yapıyorlarmış ve Türkiye’de bir çok ayak basılmamış kanyonu keşfetmişler. Zaten kıyafetleri, kafa lambalarıyla,bu işi ciddiye aldıkları belliydi. İstanbul’dan Bursa’da yaşamlarına devam etmek için gelen bu sporcu çiftimizle konuşurken öylesine etkilendik ki yapacakları faaliyetlere katılmak için de iletişim ağlarımızı birbirimize verip oradan ayrıldık…

Şimdide mağaranın çıkış kapısının olduğu yere doğru gitmek istiyorduk. Tabi bu uzun bir yoldu… Elimizde batonlarımız dağlar, tepeler, gökyüzünü göremediğin ormanlar, girilmemiş çalılar, tarlalar, küçük köyler ve nihayet 10 kilometre sonra “Ayvaini” mağarasının diğer kapısına geldik. Önünde şırıl şırıl akan dere ve neredeyse kapısını dallarıyla kapatmış meşe ağaçları… Nasıl bir güzellik ve bu güzellik karşısında unuttuğumuz yorgunluk… Hemen boş alana küçük bir ateş yaktık. Bir taraftan getirilen mangallıkları şişe takarken, diğer taraftan Deren’in tertemiz suyundan çayımızı da ateşe koymuştuk bile…

Biz hayatın tüm telaşına bugün bir mola vermiştik, unutmuştuk, mutluyduk ve samimiyetle gülüyorduk. Üstelik zoraki takılan maskeleri de çoktan akan dereye atmıştık bile…

Hayat bir sevdadır. Onu yaşa!

Hayat bir hediyedir. Onu al

Hayat bir bilmecedir. Onu çöz!

Hayat bir fırsattır.Onu yakala

Hayat bir şarkıdır. Ona eşlik et!

Hayat bir iyiliktir. Ona karşılık ver!

Kendine bir iyilik yap.

HERKESE GÜLÜMSE. )

William Shakespeare

REKLAM ALANI
YORUMLAR

  1. Semih dedi ki:

    Çok güzel bir anlatım, sanki bende gezdim, teşekkürler 🤗