Victor  Hugo’nun Greve Meydanı… 

Victor  Hugo’nun Greve Meydanı… 

”Öfkeyle cezalandırılan kötülük, şefkatle tedavi edilecek…” / Victor Hugo

Victor Hugo’nun , ‘’Bir İdam Mahkumunun Son Günü’’ adlı kitabının özeti diyebileceğim bir deyişi…

Victor Hugo, yaşamında şahit olduğu idam sahnesini, insani açıdan ele alıp yazmıştır. Paris’te, ‘’GREVE Meydanı’ndan’’ geçerken idam sayesinde orada bulunanların duygu yoğunluğuna şahit olmuştur. Bu idam sahnesinden sonra söz konusu cezanın geri dönülemez bir hata olduğu duygusuna kapılmıştır.

Grev sözcüğünün kökeni, yıllar önce Paris’te belediye sarayının (Place de I’Hotel de Ville) önündeki (Place de Grève) ‘GREVE Meydanı’dır.

GREVE Meydanı önünde işsizler, iş bulmak için toplanırlardı. 1800’li yıllardan beri “Amele Pazan” olarak kullanılıyordu. İş aramak amacıyla GREVE Meydanı’na gidenler için ‘’greve gittiler’’ sözü kullanılırdı. Evet… Oo çağda, ‘grev yapmak’, meydana gitmek ve iş aramak anlamındaydı.

GREVE Meydanı’nın bir başka özelliği de ‘giyotin’ ile gerçekleştirilen idam cezalarının bu meydanda uygulanmasıydı.

Victor Hugo’nun (1802-1885/ Fransa) yazdığı “Bir İdam Mahkûmunun Son Günü” adlı klasik romanındaki infaz sahnelerinin geçtiği meydandı.

Söz konusu kitabın ‘ön sözünde’, perşembe günleri gerçekleştirilen giyotin ile infazın soğukluğu, iğrençliğinden ve halkın vahşi tepkisinden çok etkilenip, idam cezasının telafi edilmesi güç sonuçlar yaratacağından bahsedilmektedir.

Victor Hugo, bu romanında idam cezasının insani ve hukuki bir özelliğinin olmadığı fikrine kapılarak idam karşıtlığı görüşünü benimsemiştir.

Kitabın Önsözünden; 

‘’Giyotinin kırmızı bıçağının altında duran bu lanetli (idam) düşünce aklına bir gün oradan geçerken geldi.

Bütün giyotin sehpalarının en iğrenci, en lanetlisi, en uğursuzu olan ve kökünden kazınması en çok gerekenin Siyasi Giyotin Sehpası olduğunu söylemek zorundayız.

Günümüzün uygarlığı belli bir zaman içinde ölüm cezasını ortadan kaldırmalıdır.

Geçmişin toplumsal yapılanması 3 dayanağın üzerinde duruyordu;

Rahip, Kral, Cellat.

Uzun süre önce bir ses; ‘Tanrılar gidiyor!’ dedi. Son olarak bir başka ses yükselip haykırdı; ‘Krallar gidiyor!’ Şimdi üçüncü bir sesin yükselmesinin zamanıdır; ‘Cellat gidiyor!‘’

Söz konusu roman, katil diyebileceğimiz birisinin mahkeme süreçlerini ve hapishane anılarını yansıtmaktadır. Mahkum, kendisine kürek cezası verilmesini beklerken, idam cezasına çarptırılmasının şokunu yaşamasıdır. Mahkeme kararından itibaren 7 haftalık süreç sonunda daha önce GREVE Meydanı‘nda seyre daldığı giyotin ile infaz, kendi başına gelmiştir. Ölümün soğukluğunu şimdiden tek kişilik hücresinde hissetmeye başlamıştır bile…

Tüm yaşamı gözleri önüne gelir. Belki de kendisini en çok etkileyen durum, aynı koğuşta kendinden önceki idam mahkumlarının duvarlara yazdıkları yazılar ve çizdiği resimlerdir. Hepsinin hayatının anlamı, idamlarla birlikte yok olmuştur.

Hapishane günlüğünde aklına 3 kişi gelir: Yaşlı annesi, hasta eşi ve güzel mi güzel küçük kızı Marie… İçlerinde tek düşündüğü, endişelendiği, kaygılandığı Marie’dir.

Kendisinin infazından sonraki kaygısı, küçük Marie hayatta nasıl kalacak, onu kimler koruyacaktır. Devamlı bu olayı düşünür, karamsarlığı roman boyunca hissedilir.

Kendi suçu yüzünden güzel kızının günahı olmadığını, öksüz kalacağını, hayatla nasıl mücadele edeceğini düşünmekten kendisini alamamış, düşüncelerini şöyle kaleme almıştır;

‘’Vasiyetnamemi yazdım.

Neye yarar? Ben pahalıya mal olan bir mahkumum ve tüm mal varlığım masrafımı ancak karşılar. Giyotin çok lüks bir idam aracı.

Geride bir anne, bir kadın ve bir çocuk bırakıyorum. Pembe yanakları, iri siyah gözleri, kestane rengi uzun saçlarıyla çok sevimli, üç yaşında narin bir kız. Son gördüğümde iki yıl bir aylıktı.

Böylece ölümümden sonra üç kadın oğulsuz, kocasız, babasız kalacak. Farklı türden üç öksüz; yasa açısından üç dul.

Haklı olarak cezalandırıldığımı kabul ediyorum. Peki bu masumların suçu ne? Ne önemi var!  Onurları lekeleniyor, felakete sürükleniyorlar; Bunun adı Adalet.

Yaşlı zavallı annem beni endişelendirmiyor; 64 yaşında, ölüm haberim onu öldürecek. Veya ayak tandırında hala biraz sıcak külün kalacağı ana kadar birkaç gün daha yaşarsa hiçbir şey söylemeyecek.

Karım da beni hiç endişelendirmiyor; zaten sağlığı şimdiden kötü, sinirleri bozuk. O da ölecek.

Ama kızım, yavrum, şu anda gülen, oynayan, şarkı söyleyen, hiçbir şeyi düşünmeyen zavallı küçük Marie’m, işte o beni kaygılandırıyor!‘’

Tek arzusu kızını görebilmektir. En sonunda kızı Marie kısa süreliğine getirilir, görür ama endişeleri ve kahrı daha da pekişir. Marie, çok küçüktür ve babasını tanımaz. Tanımadığı babasına karşı çok soğuktur… Çünkü annesi, onun öldüğünü söylemiştir.

İdam korkusu ile şok yaşayan baba, kızının bu durumundan daha da fazla yıkılmış, yaşama sevinci tükenmiş ve ölümü ister hale gelmiştir.

Artık, papazın ziyareti ile yaşama veda saatini beklemektedir.

Keşke, kürek mahkumluğuna çarptırılsa ve de hiç değilse kızını bir daha görebilme umuduyla yaşayabilseydi… Ama idam ile bu şansı elinden alınmakta, yaşam hakkı sona ermekte, güzel kızı da bu vahşetin kurbanı olmaktadır.

GREVE Meydanı’ndaki kanlı infazın başrol oyuncusu cellat, giyotini yağlamakla meşguldür. Ölüm artık kaçınılmazdır ve çok yakındır.

‘’SAAT DÖRT…‘’

Hava soğuk ve yağmurludur. Bir hakim, bir komiser/üst düzey yetkili gelir. Son bir haykırış ile bağışlanmasını talep eder ama iş işten geçmiştir.

‘’Ah! Sefiller! Sanırım merdivenden çıkıyorlar…’’

Cellat, halkın bağırışları eşliğinde, bir çırpıda görevini yerine getirir!!!

‘’Bir İdam Mahkumunun Son Günü’’ adlı kitabı okurken 1980’li yıllara gittim. 1980 faşist rejimi ile insan ve kitap kıyımı sürecinde evdeki kitapların yasak olduğu bir düzenden sonra, bu kitapları tekrar okumanın zevkini hissettim…

Günümüzdeki ‘’Place de Grève’’, artık bir park alanıdır…

İdam cezaları, Venezuella’da 1863, Fransa’da 1981, Brezilya’da 1988, Arjantin’de 2008, Letonya’da 2012’de, güzel ülkemde ise 2004 tarihinde kaldırılmıştır.

İdam cezasını uygulamaya devam eden ülkeler arasında; ABD, Çin, Japonya, Hindistan gibi gelişmiş ülkeler de mevcuttur.

Siyaset ne zaman açmaza düşse, gündeme ilk gelen konuların başında ‘’idam’’ gelir. Yıllar önce sırf AB’ye girebilmek uğruna idamı Meclis’ten geçirenler, günümüzde kendilerini inkar edercesine paylaşımlarda bulunmaktalar. Siyasetin ilkesizliği ve tutarsızlığı bu konuda da kendisini göstermektedir.

Siyasetin kendi dinamiklerinin getirdiği, idamın kaldırılması konusu aynı düşünce tarafından şikayet konusu yapılmaktadır. Zaman içerisinde Meclis’teki çoğunluğu olduğu halde sessiz kalıp, ekonomik ve siyasal açıdan sıkıntıya düşüldüğü anda can simidi gibi bu konuya sahip çıkılması siyasetin bir başka yüzüdür.

Meclis’te oy çoğunluklarına rağmen idam konusu nedense bir türlü Meclis gündemine gelmemektedir…

Victor Hugo’nun şu özel sözü, halen zindan duvarlarında yankılanır gibidir: ‘’İnsanların hepsi belirsiz bir süre için ertelenen ölüm cezasına mahkumdurlar…’’

*Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları XXIV. Basım
BU KONUYU SOSYAL MEDYA HESAPLARINDA PAYLAŞ
ZİYARETÇİ YORUMLARI - 6 YORUM
  1. Avatar Raji dedi ki:

    Geri dönülemez bir cezadır idam,
    sonuçta pardon denilebilir ancak.
    Yazıda da belirtildiği gibi, siyaseten en güçlü silahtır.
    Seçim meydanlarında urgan atanlar dahil, egemenler için her zaman kullanışlıdır.
    Yüreğine sağlık yazarım …

    1. Tansel Saylı Tansel Saylı dedi ki:

      RAJİ Kardeşim…. çok teşekkürler… selamlar…

  2. Avatar Yakup Kangırtay dedi ki:

    yüreğine sağlık güzel arkadaşım

    1. Tansel Saylı Tansel Saylı dedi ki:

      YAKUP Kardeşim…. selam olsun…

  3. Avatar İdris Sever dedi ki:

    Elinize sağlık. Selamlar, saygılar…

    1. Tansel Saylı Tansel Saylı dedi ki:

      İDRİS Kardeşim…. teşekkürler…

BİR YORUM YAZ