
<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>PROF. DR. ANIL ÇEÇEN | sonhaber16.com</title>
	<atom:link href="https://www.sonhaber16.com/tag/prof-dr-anil-cecen/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.sonhaber16.com/tag/prof-dr-anil-cecen/</link>
	<description>Bursa, ulusal ve dünya haberleri</description>
	<lastBuildDate>Tue, 26 Jul 2022 10:32:02 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.9.4</generator>
	<item>
		<title>Türkiye ve Balkan Barışı</title>
		<link>https://www.sonhaber16.com/turkiye-ve-balkan-barisi/</link>
					<comments>https://www.sonhaber16.com/turkiye-ve-balkan-barisi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 26 Jul 2022 10:31:37 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Manşet]]></category>
		<category><![CDATA[Yazarlar]]></category>
		<category><![CDATA[ABD]]></category>
		<category><![CDATA[ALMANYA]]></category>
		<category><![CDATA[BALKANLAR]]></category>
		<category><![CDATA[İngiltere]]></category>
		<category><![CDATA[PROF. DR. ANIL ÇEÇEN]]></category>
		<category><![CDATA[RUSYA]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sonhaber16.com/?p=248442</guid>

					<description><![CDATA[<p>Dünya haritasına bakıldığı zaman, Anadolu yarım adasına sığınmış olan Türkiye Cumhuriyeti’nin Asya kıtası ile Kafkas dağları, Avrupa kıtası ile de Balkan dağları üzerinden kenetlendiği görülmektedir. İki büyük kıta arasında bir geçiş koridoru konumundaki, Anadolu yarımadası bir büyük asma köprü gibi durmakta, Balkan bölgesi Avrupa ile, Kafkas bölgesi ise Asya ile bağlantı kuran köprüler olarak dünya [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://www.sonhaber16.com/turkiye-ve-balkan-barisi/">Türkiye ve Balkan Barışı</a> appeared first on <a href="https://www.sonhaber16.com">sonhaber16.com</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Dünya haritasına bakıldığı zaman, Anadolu yarım adasına sığınmış olan Türkiye Cumhuriyeti’nin Asya kıtası ile Kafkas dağları, Avrupa kıtası ile de Balkan dağları üzerinden kenetlendiği görülmektedir. İki büyük kıta arasında bir geçiş koridoru konumundaki, Anadolu yarımadası bir büyük asma köprü gibi durmakta, Balkan bölgesi Avrupa ile, Kafkas bölgesi ise Asya ile bağlantı kuran köprüler olarak dünya sahnesindeki yerlerini almış gibi görünmektedirler.</p>
<p>İki büyük bölge ile iki büyük kıtaya bağlanmış olan Türkiye Cumhuriyeti kıtalar arasındaki köprü olma işlevini son yıllarda kıtalar arasındaki köprü sayılarını artırarak  ve doğal köprü konumunu insan emeği ürünü yeni köprüler yaparak sağlamlaştırmaktadır. Böylece Londra &#8211; Pekin arasında kurulmuş olan yeni ipek yolunu ya da bir yol ve bir kuşak yapılanmasını güçlendirerek deniz yollarını dışlayan yeni kara ulaşım sisteminde, Türk devleti merkezi konumunu koruyarak ve uluslararası ulaşım ve taşımacılığın daha hızlı bir yönde gelişmesi misyonunda üzerine düşen merkezi konumun gereklerini yerine getirerek  çalışmaktadır.</p>
<p>Bu doğrultuda Boğaz köprülerinin sayısı Çanakkale köprüsü ile birlikte dördü bulurken, bunlara ek olarak bir da  boğaz altı bir Avrasya geçişi de inşa edilerek sisteme dahil edilmiştir. Ayrıca bu kıtalar arası köprülerin uzantısı olarak yeni kara yolları ve bağlantılı köprüler de kurularak ve dünya ticaretinin ana geçiş hatları yoğun bir koridor konumuna getirilerek, sistem tamam olma noktasına getirilmiştir. Tarihin ilk çağlarından bu yana kıtalar arası köprü konumundaki bu bölge aynı zamanda kavimler kapısı olarak da öne çıkmış ve bu doğrultuda iki kıta arasında göçler her dönemde birbirini izleyerek bugüne kadar gelmiştir. Zaman içinde Asya’dan Avrupa’ya ya da Avrupa’dan Asya’ya Boğazlar bölgesinden geçen kavimler, daha sonraları gelerek yerleştikleri bölgelerde yerleşerek yeni devletler ve onların üzerinden de yepyeni uygarlıkları gündeme getirerek insanlığa katkıda bulunmuşlardır.</p>
<p>Dünya tarihi bir bütünlük içerisinde incelendiği zaman, Boğazlar bölgesinin bazan ana trafik merkezi konumuna geldiği ve bu çizgide Avrupa ya da Asya kıtalarında gelişen uygarlıkların, Anadolu yarımadası üzerinden geçerek yeni yapılanma aşamasına geldikleri anlaşılmaktadır. Bugüne kadar bu bölgeler üzerinden ortaya çıkan yeni siyasal yapılanmalar ve göçler ana kıtaların  siyasal şekillenmesinde önde gelen  belirleyici bir rol oynamışlardır .</p>
<p>Tarihsel süreç kendi dinamikleri içinde devam edip giderken geçen sonbahar aylarında bir gece ansızın dünyanın en büyük devleti olarak adlandırılan Amerika Birleşik Devletlerinin, Balkan yarımadasının tam ortasında yer alan Yunanistan toprakları üzerine büyük miktarda asker ve savaş malzemesi indirdiği görülmüştür. Bu aşamada insanlık Orta Doğu ve Orta Asya sorunları ile uğraşırken, ABD’nin beklenmeyen bu ani askeri çıkartması gözlerden uzak kalmış dünya kamuoyu Afganistan meselesi, Çin sorunu ve Rusya’nın batı dünyasına karşı çıkan yeni jeopolitik konumunu tartışırken, ABD her zamanki gibi ani bir çıkartma yaparak, hiç kimsenin beklemediği bir aşamada Yunanistan üzerinden Doğu Avrupa bölgesine bir askeri çıkartma yapmıştır. Hiç beklenmedik bir sırada gerçekleştirilen bu çıkartma harekatı tüm dünya ülkelerini şaşırttığı gibi, Yunanistan devletini ve Avrupa kıtasının bölgesel devletleşme yapılanması olan Avrupa Birliğini de karşısına alırken,aynı zamanda Balkan yarımadası üzerinden bütün bölge devletlerini ve bölgesel siyasal yapılanmaları doğrudan doğruya hedef almıştır.</p>
<p>Rusya’nın Ukrayna işgalinden altı ay önce gerçekleştirilen bu işgal hareketinin de, tıpkı Rusya’nın komşusuna karşı haksız yere yapmış olduğu işgalci girişim gibi dünya kamuoyunca izlenmesi ve ayrıntılarına varana kadar tartışılması gerekirken, ABD’liler sanki hiçbir şey yokmuş ya da olağanüstü herhangi bir gelişme olmamış gibi davranarak Balkan yarımadasının merkez ülkesi konumundaki Yunan devletinin topraklarına gelerek yerleşmesi, iki dünya savaşı sonrası dünyada hiç hoş karşılanmamış, herkes bu tehlikeli işgalden kendine göre sonuçlar çıkarmıştır.</p>
<p>ABD’nin bu saldırgan tutumunu iyi anlayabilmek için, harita üzerinden Balkanlara yeniden bakmak ve ortaya çıkan yeni jeopolitik durumu her yönü ile değerlendirmek gerekmektedir. Bütün jeopolitik kitaplarına göre üç kıta arasında yer alan Türkiye Cumhuriyetinin, dünyanın merkezi ülkesi olduğu ve bu durumun gereği olarak da Asya, Afrika ve Avrupa kıtalarındaki tüm savaşların ya da sıcak çatışma ve çekişmelerin Türk devletini doğrudan etkilediği görülmektedir.</p>
<p>Osmanlı sonrasında Türkiye’nin merkezi devlet olarak yer aldığı bu orta dünya üzerinde, Kafkaslar kadar Balkanların da bağlantı kuran konumda oldukları anlaşılmaktadır. Ayrıca tarihin ortaya koyduğu gerçekler çerçevesinde sorun ele alındığında, dünyanın merkezinin Orta Doğu olduğu ama bu merkezi bölgenin kontrolünün ancak Balkanlar üzerinden yapılabileceği ileri sürülmektedir. Özellikle iki büyük dünya savaşının yapıldığı Balkan bölgesinin ele geçirilmesi ve Balkanlar üzerinden Orta Doğu bölgesinin denetim altına alınması, bir üçüncü dünya savaşı tehlikesinin belirdiği yeni aşamada dünya barışı açısından son derece kritik bir duruma gelindiğini göstermektedir.</p>
<p>Özellikle altı ay sonra Rusya’nın Ukrayna işgaline yöneldiği düşünülürse, bu durumun ortaya çıkmasından önce ABD’nin harekete geçerek, kuzey bölgesinin altında yer alan Balkan yarımadasının güvenlik açısından yeni bir önem kazandığı ve gene bir üçüncü dünya savaşı sürecinin kuzey bölgesinden gelen dalgalarla Balkan yarımadası üzerinde çıkabileceği ihtimalinin giderek yükselmesi, Doğu Avrupa bölgesinde kuzeyden Rus işgaline karşılık güneyden de,ABD işgalinin Yunanistan toprakları üzerinden yarımadanın ortasına doğru geliştirildiği anlaşılmaktadır. İlk iki dünya savaşı sırasında Doğu Avrupa bölgesinin Balkanlar üzerinden savaş meydanına dönüştürülmesi gibi bir üçüncü dünya savaşı benzeri durumun gündeme getirilmeye çalışıldığı anlaşılmaktadır.</p>
<p>Rusya ve ABD eski dünya savaşlarının cephe ülkeleri olarak sahip oldukları çok büyük askeri yapılanmalar ile gene eski cephe bölgelerinde yeniden bir askeri yayılmanın arayışları içine girdikleri görülmektedir. Rusya bir gecede Ukrayna topraklarının yarısını ayakları altına alarak ezerken, ABD ileri teknolojinin kullanıldığı bir hava çıkartması sayesinde binlerce askerini ve silahlarını getirerek, Yunanistan’ı üçüncü büyük savaşın cephe ülkesi konumuna getirmektedir. Böylesine bir durumu öne çıkaran ABD asıl rakibi olan Almanya, Rusya ve Avrupa Birliği gibi büyük yapılanmaları karşısına alırken üçüncü bir dünya savaşı riskini dikkate aldığını göstermiştir.</p>
<p>Birbiri ardı sıra çok hızlı gelişen yeni olaylar, küreselleşme süreci sonrasında dünyayı yeniden bir soğuk savaş gerginliğine sürüklerken, Ukrayna’da savaşın patlak vermesi ve savaşın Doğu Avrupa üzerinden eski dünya savaşının merkezi gücü olarak Almanya’nın yeniden karşıya alındığını, ABD’nin Sovyetler Birliği döneminde olduğu gibi Rusya ile paslaşarak dünyayı yönetmeye devam etmek istediğini, açıkça Rusya’yı hem Avrupa ülkelerine hem de Çin’e karşı kullanarak, eski hegemonyasını sürdürme gibi bir yeni çizgiye yöneldiğini dünya kamuoyunun gözleri önüne sermiştir.</p>
<p>Küreselleşme sonrasında dünya yeni bir döneme girerken Avrupa Birliği ve NATO gibi batı bloğundan kaynaklanan çok devletli yapılanmaların önemini yitirdiği, ABD-Rusya işbirliği ile ABD’nin eski dünya egemeni olan Avrupa ülkelerini öncelikli bir biçimde karşısına aldığını ve bunları Rusya’yı kullanarak devre dışı bırakmak için çalıştığını, daha sonraki aşamada da Avustralya merkezli kurmuş olduğu Anglosakson AUKUS örgütü  aracılığı ile de, Çin’e karşı yeni okyanus cephesini güney yarıküresinde gündeme getirmeye çalıştığı anlaşılmaktadır. Savaşlar aracılığı ile dünya hegemonyasını ele geçiren ABD’nin yeni dönemde de savaşlar aracılığı ile bu hegemonyasını korumaya çalışacağı anlaşılmaktadır.</p>
<p>Bu çerçevede son gelişmeler dikkate alındığında Rusya’nın Ukrayna savaşı üzerinden savaş sürecini Doğu Avrupa’ya taşımaya çalışacağı ve bu savaşın Karadeniz üzerinden Kafkaslar, Anadolu ve Hazar bölgelerine doğru gelişebileceği ve hatta daha da ileri giderek Balkanlar üzerinde üçüncü bir büyük savaş senaryosuna doğru ilerleyebileceği gibi ihtimalleri bugünün dünyasında akla getirmektedir. Özellikle bir gece ansızın ABD’nin Balkan yarımadasının tam ortasına büyük bir askeri yığınak yapması ancak böylesine bir tutum ile değerlendirilebilir. Geçmişteki olumsuz gelişmelerden ders almasını iyi bilen Avrupa ülkeleri ve Türkiye, yeni dönemde bu tür tehlikelere dikkat ederek hareket edeceklerdir.</p>
<p>Balkanlar bölgesi her zaman için Doğu Avrupa kıtasının bir parçası olarak dünya jeopolitik yapılanmasında genellikle çok önemli bir yere sahip olmuştur. Balkan dağları üzerinden çeşitli bölgeleri kapsayan bu yarımada Avrupa ve Asya kıtalarının kesişme noktasında bir bölge olarak her zaman için Asya ve Avrupa kıtalarında meydana gelen devletleşme süreçlerinde önemli konumlara sahip olmuş ve bu durumdan da yararlanarak devletleşme ile ilgili oluşumların sonuca bağlanmasında da kilit bir konuma sahip olmuştur.</p>
<p>Balkan yarımadasına dışarıdan bakıldığı zaman bir çok çözümsüz kalmış sorunlarla birlikte, bir de geleceğe yönelik yeni bazı oluşumların da sorun çıkarma potansiyelini birlikte taşıdıkları görülmektedir. Balkan bölgesi böylesine bir konuma sahip olarak doğu-batı ya da kuzey – güney yapılanması olarak dört bölgeli bir  görünüme sahiptir. Bugünün koşullarında Avrupa Birliği oluşumu ile komşu bir konuma sahip olan batı Balkanlar, en büyük Balkan sorunu olan Bosna-Hersek Cumhuriyetinin hem bölünmüş hem de geleceği belirsiz bir kaos ortamı karşı karşıyadır.</p>
<p>Osmanlı döneminden kalan Balkan yarımadasında bir bölünmüşlük ya da bütünleşememe gibi kaotik durumlar öne çıkarken, bir üçüncü dönem Balkanizasyon sürecinin yeniden gündeme gelmesi ihtimali bölge devletleri ile birlikte bütün büyük devletleri yakından ilgilendirmekte ve ABD gibi geleceğin yeni dünya düzenini oluşturmak için çaba gösteren  Almanya, ABD, İngiltere,Rusya ve Türkiye’yi karşı karşıya getirmektedir. Balkan tarihi Rusya, Osmanlı ve Avrupa ülkeleri arasında çekişme, çatışma ve savaş olayları ile dolu olduğu gibi, yakın gelecekte de benzeri bazı olumsuz durumların bu doğrultuda öne çıkması muhtemel görülmektedir. Dünya düzeninin her zaman tehlikeye sürüklendiği bölgelerden birisi olarak Balkanlar bölgesi,yakın gelecekte yeniden bir sıcak dönemin eşiğine gelmiş gibi görünmektedir.</p>
<p>Dünya hegemonyasını sürdürme iddiasında bulunan ABD’nin tam bu aşamada Balkan yarım adasının tam ortasına binlerce silah, malzeme ve asker yığmasının bir tesadüf olmadığı  ve aksine geleceğe dönük bir savaş hazırlığının ilk adımları olarak gündeme geldiği anlaşılmaktadır. Soğuk savaş sonrasında küreselleşme dalgası ile yeni bir jeopolitik ortam şekillenirken,batı Balkanlar üzerinden yeni jeopolitik oluşumun devreye girmesiyle birlikte hem NATO hem de Avrupa Birliği üyesi olan iki küçük ülke olarak Hırvatistan ve Slovenya, Balkanlar ile Avrupa Birliği arasında yeni sınır ülkeleri olarak eskisinden farklı bir konuma sahip olmuşlardır.</p>
<p>Avrupa Birliği oluşumu doğuya doğru genişleme süreci içinde eski Osmanlı ülkeleri olan Müslüman devletleri de içine almaya çalışırken, Hristiyan tarikatların bu bölgede üstünlük çekişmeleri içine girmesiyle birlikte bu bölgede yaşanan sorunlar en üst noktaya doğru tırmanmıştır. Böylesine olumsuz bir duruma müdahale etmek isteyen ABD; İtalya, Almanya, Belçika ve Yunanistan’daki askeri birlikleri aracılığı ile sıcak çatışmalara yön verebilmenin arayışları içine girerek, bölgede daha fazla askeri birlik bulundurabilmenin arayışı içine girmiştir. NATO ittifakının baş aktörü olarak ABD, Balkan barışı için üzerine almış olduğu askeri misyonları yerine getirebilmenin çabası içine girmiştir. Rusya, Almanya ve Fransa gibi büyük ülkeler bölge sınırlarını zorlarken aslında üçüncü bir Balkan savaşı oluşumunun da hazırlayıcısı olarak öne çıktıkları açıkça görülmektedir. Batı Balkanlar’da Bosna üçe bölünmüş bir ülke olmaktan çıkmaya çalışırken, Kosova üzerinden Rusya’nın Sırbistan aracılığı ile bölgede yeniden eski hegemonya düzenini kurmaya çalıştığı anlaşılmaktadır.</p>
<p>Sırplar Ortodoks dayanışmasıyla öne çıkarken, Almanlar Hırvatistan ile yeni bir denge düzeni arayışı içine girmekte, İngiltere ise Yunanistan’ı kullanarak yeniden bir hegemonya arayışına girişirken, İtalyanlar Arnavutluk aracılığı ile yeni kurulan Balkan denklemlerinde kendileri için daha uygun bir konum arayışına yönelmişlerdir. Balkanların Hrıstiyan devletleri hiçbir zaman tek bir büyük devletin çatısı altında bir araya gelemedikleri için, Hristiyan Avrupa’nın büyük devletleri küçük Balkan ülkelerini birbirlerine karşı kullanmışlardır. Almanya Hırvatistan’a, İngiltere Yunanistan’a, Rusya Sırbistan’a, dönük politikalar aracılığı ile Balkan yarımadasında üstünlük kurmaya çaba gösterirken, Türkiye  Bosna, Arnavutluk ve Kosova gibi Müslüman ağırlıklı bölge ülkelerine her zaman için öncelik taşıyan politikalar aracılığı ile hareket ederek, Osmanlı döneminden kalma yakınlıkları komşu Balkan ülkelerinde kullanmıştır.</p>
<p>ABD yeni dönemde Sırbistan ile tarihi bir yakınlaşma gerçekleştirerek, bu ülkedeki Rusya’nın etkisine son vermek istemektedir. Rusya’nın Sırbistan’ı kullanarak yeni Yugoslavya maceralarına izin vermek istemeyen bir yaklaşımla ABD’nin hareket ettiği görülmekte ve bu nedenle de Anglosakson ülkelerine en çok yakınlık gösteren Yunanistan gibi bir ülke,yeni dönemin işgal senaryolarında ilk adım olarak önceliğe sahip olmaktadır. Bölgedeki NATO üstlenmesini yeterli görmeyen ABD’nin bu durumdan yararlanarak yeni bir orduyu Balkan bölgesine taşımak istemesinin iki dünya savaşı sırasında kilit öneme sahip bulunan bu yarımada üzerinde, artık kendi kontrolünde eskisine oranla daha kalıcı bir düzen arayışı içinde olduğu göze çarpmaktadır. Bölgenin çeşitli noktalarında ısınmaya başlayan eski problemlerin yeni Serebrenica felaketlerine yol açmaması için,din merkezleri üzerinden bir bölge düzeni arayışı içine girilmesi sırasında uluslararası bütün kuruluşların Balkanlara dönük çalışmalarında, daha gerçekçi tutumlar izleyerek yeni katliamların önünün kesilmesi gerekmektedir.</p>
<p>ABD’nin dünyanın en güçlü ülkesi olarak ve geçmişten gelen tecrübelerinin izleyicisi  konumuyla tüm Balkanlar için NATO aracılığıyla kalıcı bir barış ortamı hazırlaması gerekirken, kendi emperyalist ordusunun bazı birliklerini ansızın Balkanların ortasına getirerek işgal ve savaşa hazır bir duruma geçirmesi, bu aşamada yeni bir Balkan savaşının eşiğine gelindiği gibi son derece olumsuz yeni bir durumu ortaya çıkarmıştır. Bu bölgede yaşanan iki dönem savaş ve Balkanizasyon oluşumlarının birbirini izleyerek, üçüncü bir insanlık dramına yol açması, Balkan sorunlarının günümüzde de eskisi gibi devam edip gittiğini ve her güçlenen ülkenin bu coğrafya da kendisinin merkezinde yer aldığı yeni bir harita çizmeye kalkışmasıyla, işlerin yeniden karışıklık ortamına sürüklendiğini de ortaya koymaktadır. NATO’nun dünya jandarması görünümünde bir askeri birlik olarak kullanılması, ABD’ye karşı beslenen barış ortamı beklentilerini aksattığı için, ABD artık hiç kimseyi dinlemeyerek ve ordularını Balkanların ortasına getirerek tam bir savaş yapılanmasına girmiştir.</p>
<p>Karadağ bölgesinde Rusya’nın bir darbe senaryosuna kalkışması son dönemde dengeleri iyice sarsarken, ABD arabuluculuğa soyunarak, bölgedeki Hristiyan ülkelerin güvenini kazanmaya çalışıyordu. Kosova ile Arnavutluk devletlerinin birleşmelerinin önlenmesiyle, Sırp-Arnavut çatışma ortamı devam ederken, Makedonya’da isim değişikliği sonrasında gündeme gelen gerginliklerin zamanla bir patlama noktasına gelerek, bölgedeki barış ortamını iyice tehdit etmesi gibi bir olumsuz ihtimalin öne çıkması da, ABD’yi yavaş yavaş üçüncü dünya savaşına doğru sürükleyen nedenler içinde yer almasına yol açmıştır. Yugoslavya’nın dağılması sonrasında gündeme gelen sıcak sorunlar, yerel halk ve örgütleri kızıştırırken,büyük devletler dış güçler olarak Balkan sorunlarını kendi planları doğrultusunda çözüme kavuşturmak üzere bölgeye geliyor ve küçük ülkeleri yönlendirmeye kalkışıyorlardı.</p>
<p>Doğu Balkanlar’daki meseleler bir çok açıdan çözüme doğru yönlendirilirken, bölgenin batısında yer alan sorunların, Avrupa Birliğinden gelen baskılar yüzünden giderek sıcak çıkmazlara doğru sürüklendikleri görülmektedir. Avrupa Birliği kendi karmaşık sorunları ile uğraşırken bölge ülkeleriyle gerçek anlamda kalıcı çözümler oluşturamamış ve bu yüzden de Batı dünyası adına Balkan sorunlarına çözüm üretmek gibi bir misyona ABD’nin sahip çıkmasıyla, Rusya ve Almanya’ya karşı bölgede yeni bir güç dengesi kurma girişimleriyle karşılaşılmıştır. Avrupa kuşkuculuğu yüzünden çözümsüz kalmış Balkan sorunlarının, ABD ordularının gelerek Yunanistan’a yerleşmeleri  sayesinde yeni bir barış sürecine doğru yönlendirilecekleri beklentisi, her geçen gün daha da güçlenerek öne çıkmaktadır. ABD’nin Balkan sorunlarını uzaktan izlerken, birden binlerce kilometrelik Okyanusları aşarak Doğu Avrupa bölgesinin tam göbeğinde yer alan Yunanistan’ın dağları ve ovaları üzerinden bir işgal hareketi ile karşılaşmak, bölgede barış bekleyen dünya kamuoyunu fazlasıyla umutsuzluğa doğru kaydırmıştır.</p>
<p>Yugoslavya gibi bir federasyonun yeni bir benzerinin Balkan yarımadası üzerinde kurulamaması, barış için yürütülen girişimlerin küçük ve cılız kalmasına yol açmıştır. Avrupalı büyükler ile Çin, Rusya ve İran gibi dünyanın büyük devletlerinin gelecekteki tutum ve izleyecekleri yollar Balkan barışının çizgilerini ortaya koyabilecektir. ABD’nin hızla harekete geçerek ordularını Yunanistan’a yığmasının sebebi bölge dışı güçlerin önünü kesme çabasıdır.</p>
<p>Yeni yılda Rusya Ukrayna savaşı ile  Doğu Avrupa’ya doğru harekete geçerken, bu aşamada  ABD’de okyanuslar ötesinden bölgeye gelerek ordusunun gücü ile Rusya’nın önünü kesmek üzere  devreye girmektedir. Rusya dünyanın en büyük ülkesi olmak üzere küresel hegemonya açılımına kalkışırken, Avrupa ile arasında yer alan Doğu Avrupa ve Balkan coğrafyası üzerinde   sahip olduğu otoriteyi daha da yaygınlaştırmaya çalışırken, eski sosyalist ülkeler üzerindeki baskılarını artırmıştır.</p>
<p>ABD’nin doğu Avrupa ülkeleri üzerinden ABD’deki Macaristan, Polonya, Romanya ve Çek cumhuriyeti bağlantılı Yahudi lobilerinin etkin girişimleri sayesinde, Balkan sorunlarının ABD üzerinden çözüme bağlanmasında etkin çalışmalar yürütülmüştür. Rusya zayıf kalan teknolojisi  ve giderek azalan nüfus yapısıyla diğer  büyük devletler ile karşılaştırmalara konu olurken, sahip olduğu büyük askeri gücü kullanarak dünyanın altı da birini oluşturan kara topraklarını korumaya çalışırken, aynı zamanda Doğu Avrupa’daki sosyalist dönemden kalma otoritesini de artırarak kendi güçlenmesini artırmanın arayışı içine girmiştir. Eski düşmanlıklar ile yeni yolsuzlukların çok farklı gerginliklere yol açtığı Balkan bölgesinde Rusya’nın Doğu Avrupa kökenli hegemonya girişimlerinin etkisi, Balkanlara  çok güçlü bir biçimde yansımaktadır.</p>
<p>Eski Sovyetler birliğinin yeniden inşası gibi bir hayal peşinde koşan Rus emperyalizminin, Balkan yarımadasını Osmanlı sonrası sosyalist sisteme bağlaması gibi yeni bir yaklaşımın Rusya aracılığı ile Balkanlara taşındığı görülmektedir. Balkanları eskisi gibi kanlı  bazı maceralara ya da senaryolara sürüklemek,hiçbir biçimde kabul edilemeyecek olumsuz bir durumdur. ABD’nin bütün dünyada gövde gösterisi maceralara kalkıştığı gibi,taklitçi bir yaklaşım aracılığı ile bölgenin kabadayılığına soyunmak, üçüncü kez Balkan yarımadasını bir dünya savaşının cephe ülkesine dönüştürebilecektir. Yolsuzlukların gerginleştirdiği bir yeni ortamda eski düşmanlıkların  yeniden hortlatılması da üçüncü parti savaş senaryolarına bölgenin küçük devletlerini mahkum edebilir. Balkanizasyon dalgalarının paramparça ettiği çok etnisiteli Balkan ülkelerinin önümüzdeki dönemde yeniden etnik kavgalara sahne olmaları, yeni dünya savaşı senaryolarını tekrar gündeme getirerek Rusya’nın başlatmış olduğu sıcak savaşın  devam edip gitmesine yol açabilecektir.</p>
<p>Sovyetler Birliğinin çöküşünün  dünyanın başına gelen en büyük felaket olduğuna inanan bir devlet yöneticisi olan Putin bugün tanklarıyla Ukrayna’yı işgal ederken, ikinci aşamada Beyaz Rusya ve Moldavya üzerinden  Polonya, Macaristan, Romanya, Finlandiya ve Baltık ülkeleri gibi Doğu Avrupa devletlerini hedefe alarak, batıya doğru bir genişleme stratejisini,bugünün koşullarında ısrarlı bir biçimde sürdürmektedir. Önce Kırım’ı işgal ederek yola çıkan Rus emperyalizmi, daha sonra büyük bir ülke olan Ukrayna’yı çiğneyip geçerek Baltık kıyılarına doğru bir yeni işgal senaryosunu  gündeme getirirken, bütün Avrupa ülkelerini tedirgin etmiştir. İki bin yıllık modern dünya tarihinde Rusya her zaman için Doğu Avrupa üzerinden Balkanları esas alarak bir emperyalist bağımlılık düzenini kendi denetimi altında  geliştirmeye çalışmıştır.</p>
<p>Eskiden  her zaman için Fransa ve Almanya’yı karşısında gören Rusya, bugün Amerika Birleşik Devletlerini karşısında görmekte ve ABD’yi yönlendiren Musevi lobilerinin baskıları ile de uğraşmak zorunda kalmaktadır . Dünya tarihinin son beş yüz yılında yer küreye egemen olan Atlantik emperyalizmi, Avrupa emperyalizminin yerini alarak orta dünya bölgelerine yönelik bir hegemonya macerasına girerken, Rus emperyalizminin önünü kesmek üzere ABD orduları, Balkanların tam ortasındaki Yunanistan topraklarına gelerek burada kendisi için bir üçüncü dünya savaşı senaryosunun uygulanmasına yönelmektedir. Balkanlardaki küçük devletlerin ulusal bağımsızlık senaryolarından sonra, bugün de insanlık küresel bağımlılık senaryolarının gündeme getirdiği çatışma ve savaşlar ile mücadele etmek zorunda kalmaktadır.</p>
<p>Üç kurucu etnik grubun bir araya gelmesiyle oluşan Bosna-Hersek Cumhuriyetinin  gelecekte nasıl bir şekil alacağı,bir çatışma sonrası dönemde belirlenebilecekmiş gibi görünmektedir. Özgür bir Balkan dünyası yaratmak için yola çıkan Balkan halkları büyük devletlerin çekişmesine kurban olurlarken, emperyalistlerin kendi aralarındaki kavgalarında da telef olmaktadırlar . Bu yüzden çok büyük oranda Balkan ülkelerinde yaşayan etnik toplulukların çeşitli bölge dışı ülkelere göç ettikleri görülmektedir. Türkiye bu göçlerden en çok payını alan ülke olarak Balkanlarda her zaman önde gelen ülke olmuştur.</p>
<p>Kosova-Arnavutluk-Makedonya hattında, ABD yeni dönemde etkin olmak istediği için ordusu ile gelerek Balkanlara yerleşmiş ve eski NATO üslerinin bulunduğu bu bölgede bugünün koşullarında ondan fazla askeri üs kurarak bölge ülkelerini sıkı bir baskı altına almıştır . İran, Arabistan ve Katar gibi zengin Arap ülkeleri yardım için bölgeye gelirken, Bosna, Kosova ve Makedonya gibi Müslüman ağırlıklı nüfusa sahip olan Balkan ülkeleri, onların desteğiyle  gelecek yapılanmasına girmektedir. Bu bölgenin  ülkelerini içine almaya çalışan ama Müslümanlar ile Musevilerin ortak bir yaşam içinde barındıkları Kosova, Makedonya, Bulgaristan ve Sancak bölgesi gibi yerlerde var olan kozmopolit nüfus yapılanması ABD’nin müdahalesine yol açmakta,etnik ve dinsel çatışmaların bölgede sıcak savaşlara neden olmaması için Atlantik kıyılarından böylesine hassas bölgelere sürekli olarak dışarıdan karışma ve de müdahale gibi yollara başvurulmaktadır.</p>
<p>Atlantik ittifakının hazırlamış olduğu bazı belge ve raporlarda Balkanlar da çatışmalara neden olan etnik ve dinsel ayrılıkların toplumsal barışı tehlikeye sokmasını önlemek için ABD’nin Balkanlarda kalıcı bir biçimde askeri varlık tesis etmesinin doğru olacağı düşüncesiyle, ABD’nin son askeri çıkartmasının gündeme getirildiği anlaşılmaktadır. ABD batı dünyasını doğudan gelebilecek tehditlere karşı korumak amacıyla Balkanlar’da yeni askeri oluşuma giderken bölge güvenliğine dikkat ederek hareket etmek durumundadır. ABD dış işleri bakanı gelecek dönemde yirmi iki devletin sınırlarının değişeceğini ifade ederken, Balkanların da içinde yer aldığı İslam coğrafyasının da böylesine bir değişime doğru gittiğini dile getirmekteydi. ABD bölgede NATO ile birlikte hareket ederken bölge barışının daha sağlam temeller üzerine atılması gibi gerekçeler ile çağdaş yeni yapılanmalara gidildiği ileri sürülmektedir.</p>
<p>ABD bugün gelmiş olduğu Yunanistan topraklarında batı için güvenli bir gelecek arayışını sürdürürken,bu uğurda bölge ülkeleri arasında zaman içinde oluşmuş olan dayanışma düzeninin de ortadan kalmasına giden yolu açmaktadır. ABD Balkanlardaki askeri çıkartması sonrasında bölge ülkelerine güven verici bir çizgide hareket ederse, o zaman diğer emperyal devletlerin devreye girmelerine gerek kalmayabilir. Bosna barışını getiren Dayton antlaşmasıyla ciddi bir arabuluculuk denemesine giren ABD’nin gelecekte eskisi gibi devreye girerek arabuluculuk yapabilmesi de, yaratılacak güven ortamı içinde gerçekleşebilir.</p>
<p>Balkanlar da var olan çok sayıdaki Müslüman ve Hristiyan toplulukların düzgün bir  geleceği  bölgede oluşturulabilecek bir barış ortamı ile mümkün olabilecektir. Bölgedeki Müslüman topluluklar ile Hristiyan toplulukların kendi dindaşları olan ülke ve devletler tarafından desteklenmeleri, barış ortamına bir dereceye kadar katkı sağlamakta ve gereksinmelerin karşılanmasıyla yaratılan olumlu hava sayesinde çatışma ve savaş eğilimlerine karşı barışçı dengelerin oluşturulmasına yardımcı olmaktadır.</p>
<p>NATO’ya yönelen olumsuz tepkilere sahip çıkma aşamasında ABD’de suçlanmakta ve bu durumda NATO ile ABD ortak bir bütün olarak görülmektedirler. ABD’nin büyük bir ordu getirerek Balkanlar’da barış sağlaması çok kutuplu dünya düzeninde pek kolay görünmemekte ve küçük devletçikler ile dünyanın en büyük dev ülkesi ABD’nin küçük devletler ile ayrı ayrı barış antlaşması yapması gereğini öne çıkarmaktadır. Binlerce askerin emperyalist bir ordu çatısı altında Balkanlara getirilmesi küçük devletler ile bölge devletlerinin güvenliğini tehdit ederken, bölge dışı büyük ülkeleri de Balkanlardaki küçük toplumlar içinde müttefikler aramaya doğru yönlendirmektedir.</p>
<p>ABD’nin yeni dönemde daha dürüst bir arabulucu kimliğine yönelmesiyle güvensizlik ortamı ortadan kalkacağı için çekişmeler geride kalarak, sonu savaşlara kadar gidebilecek, sıcak çatışmaların ortadan kalkması için olumlu bir ortam yaratılabilecektir. Devletler arası işbirliği ve uluslararası kuruluşlar  barış misyonu doğrultusundaki hareketlerinin Balkan yarımadası üzerinde çıkacağı tartışılan üçüncü dünya savaşı senaryoları  içinde yer alacağı açıktır. Uzun süren bir insanlık tarihinin her sayfası çevrildikçe ortaya çıkan katliamlar ve insanlık dışı sahnelere artık üçüncü bin yıl idrak edilirken, insanlık adına izin verilmeyecek bir çizgi çerçevesinde olumlu  yeni bir sistemin gündeme getirilmesi gerekmektedir. Bu doğrultuda arayışlara girişilmesinin düşünülmesi gerektiği aşamada, artık savaşlar yolu ile siyasal sorunların çözümüne gerek kalmayacak ve barış ortamı içinde sorunlar çözülebilecektir.</p>
<p>ABD’nin yeni cumhurbaşkanı  seçimine kadar yeni dünya düzeni için bekleyen ve bu doğrultuda seçim sonuçlandıktan sonra da bir sessizlik dönemi geçirilmesiyle birlikte, yeni dönemin siyasal yapılanmasını savaş yolunun denenerek açılmasıyla, olayların birbirini izleyerek öne çıkması süreci başlatılmıştır. ABD uluslararası alanda yeni bir oluşumun başlangıcı olarak Afganistan gibi bir savaş merkezinden çekilmiştir. Dünya uyuşturucu trafiğinin merkezi olan bu ülkede yıllardır devam eden terör ve buna bağlı olarak gelişen karışıklıklar süreci sürerken, ABD’nin hiç beklenmedik bir anda Afganistan gibi bir merkezi ülkeden geri çekilmesi, küresel planların değiştiğini göstermektedir.</p>
<p>Altı ay önce ABD orduları ile Yunanistan’a gelirken tam değişimin gündeme geldiği bir aşamada, Afganistan gibi bir ülkeden geri çekilmenin anlamının büyük olduğu anlaşılmaktadır. Dünyayı yeni bir düzene doğru sürükleyen Atlantik emperyalizmi geçmişin problemi olarak Afgan meselesini geride bırakırken, Avrupa’yı garantiye almak ve Rusya’nın kuzey bölgesinde başlatmış olduğu yürüyüşün önünü keserek bir Rusya ve Avrupa ya da bir Almanya ve Rusya birliğinin Balkanlarda gündeme gelmesinin önüne geçildiği yeni bir dönem öne çıkmıştır. İstanbul İngiltere tarafından dünyanın merkezi ilan edilirken, aynı zamanda Selanik kenti yeni yapısıyla bir doğu-batı bütünleşmesinin başkenti  olarak  öne çıkarılmıştır. Ayrıca batı Karadeniz’in büyük şehri Odessa’nın başkenti olacağı bir Doğu Avrupa Birliği  oluşumu, Brüksel merkezli Avrupa Birliği’ne alternatif olarak gündeme getirilmiştir. ABD bütünüyle Doğu Avrupa’yı  örgütleyecek bir büyük bölgesel oluşumu kontrol altına alabilmek için, ordusu ile birlikte Balkanlar’ın ortasına gelerek yerleşmesi birbirine bağlı görünen yeni  gelişmeler olarak açıklanabilir. Batının kontrolü dışında bir Doğu Avrupa Birliği ya da bir Balkan Federasyonu gibi yeni devlet yapılanmaları ile birlikte, Rusya’ya bağlanacak bir Doğu Avrupa ya da Putin’in sürekli olarak rüyasını gördüğü yeni bir Sovyetler Birliği oluşumu ile yeniden Rusya hegemonyasının denetimi altına alınacak Doğu Avrupa oluşumlarını önlemek üzere, ABD ordusunun gelecek için Balkanları kendine merkez olarak seçtiği açıkça görülmektedir.</p>
<p>Bütün dünya yeni bir döneme doğru sürüklenirken, her ülke gelecek hesapları yaparak kendi önceliklerine yönelecek yeni girişim ve yapılanmalara öncelik vermektedir. Balkanlar’da bir araya gelecek bir doğu-batı  birliği ya da bütünleşmesi, dünya güç merkezleri haritasını değiştireceği için, ABD okyanus ötesinden yönlendiremediği  dünyayı yönetmek üzere merkezi bölgeye gelmekte ve buraya yerleşerek, Avrasya bölgesinin bir Atlantik işgali senaryosu üzerinden yönetilmesini sağlayacak gelişmeleri öne çıkarmaktadır. Dünya dengeleri yeniden kurulurken, güvenlik ve ekonomi bilimi alanlarında farklı yaklaşımların öne çıkartıldığı göze çarpmaktadır. ABD okyanus ötesinden dünyayı yönetmekte zorlanırken, Avrasya bölgesinin merkezi olarak Ege ve Balkanlara yerleşebilmenin arayışı içine girmektedir. İngiltere kurmuş olduğu beş yüz yıllık bir büyük imparatorluğu artık adalardan yönetememekte ve bu nedenle İstanbul’u başkent yapacak bir yeni açılımı Doğu Avrupa üzerinden yönlendirmeye çalışmaktadır. İki dünya savaşını Atlantikçiler karşısında kaybeden  Almanya, Anadolu’ya gelerek, yerleşme planları doğrultusunda yeni dönemde Rusya ile yakınlaşarak bir Kuzey Birliği oluşumunu Balkan merkezli kurmaya çabalarken, Atlantik güçleri olarak ABD ve İngiltere’nin buna izin vermeyeceği anlaşılmaktadır.</p>
<p>ABD ve İngiltere Büyük Avrupa Birliği modelini devre dışı bırakırken, Almanya ve de İsrail İslam ülkelerini bir araya getirerek kendi kontrolları altında Büyük İslam imparatorluğu oluşturarak küresel bir yeni  denge sağlamanın çabalarını göstermektedirler. Ayrıca Kudüs merkezli Büyük İsrail girişimi ile Rusya merkezli bir Avrasya yapılanması ya da Çin merkezli bir Doğu imparatorluğu gibi yeni dünya hegemonyası oluşturma çabaları, merkezi coğrafyanın yeni yapılanması esas alınarak, gündemdeki diğer dünya imparatorluğu seçenekleri olarak gündeme gelmektedir. Bu nedenle, ABD’nin Balkan çıkartmasıyla Rusya’nın Ukrayna işgali, yeni dünya imparatorluğu çabalarının ilk örnekleri olarak tarihteki yerlerini almışlardır. Ne var ki, merkezi coğrafyanın tam ortasında yer alan Türkiye ve komşuları daha son sözlerini söylememişlerdir. Türkiye bir geri dönüşü gündeme getirecek yeni Osmanlıcılık takıntılarından kurtulabilirse, o zaman dünyanın tam ortalarında bir Merkezi Devletler Birliği tıpkı Avrupa Birliği gibi gündeme gelecektir.</p>
<p>The post <a href="https://www.sonhaber16.com/turkiye-ve-balkan-barisi/">Türkiye ve Balkan Barışı</a> appeared first on <a href="https://www.sonhaber16.com">sonhaber16.com</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.sonhaber16.com/turkiye-ve-balkan-barisi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Atatürkçü Düşünce Derneği’nin bugünkü misyonu</title>
		<link>https://www.sonhaber16.com/ataturkcu-dusunce-derneginin-bugunku-misyonu/</link>
					<comments>https://www.sonhaber16.com/ataturkcu-dusunce-derneginin-bugunku-misyonu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 16 Jul 2022 09:42:43 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Manşet]]></category>
		<category><![CDATA[Yazarlar]]></category>
		<category><![CDATA[ADD]]></category>
		<category><![CDATA[ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE DERNEĞİ]]></category>
		<category><![CDATA[PROF. DR. ANIL ÇEÇEN]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sonhaber16.com/?p=246140</guid>

					<description><![CDATA[<p>Türkiye’nin en büyük demokratik kitle kuruluşu olan Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD), yaz aylarında yapmış olduğu son genel kurul toplantısında Türk kamuoyunun güncel tartışma konuları içine girdi. Hemen her hafta Türkiye’de Atatürkçülük ve Atatürkçü Düşünce Derneği ile ilgili bir televizyon programı ulusal ya da yerel televizyon kanallarında yer almakta, ayrıca yazılı basında da ADD ile ilgili [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://www.sonhaber16.com/ataturkcu-dusunce-derneginin-bugunku-misyonu/">Atatürkçü Düşünce Derneği’nin bugünkü misyonu</a> appeared first on <a href="https://www.sonhaber16.com">sonhaber16.com</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Türkiye’nin en büyük demokratik kitle kuruluşu olan <strong>Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD)</strong>, yaz aylarında yapmış olduğu son genel kurul toplantısında Türk kamuoyunun güncel tartışma konuları içine girdi. Hemen her hafta Türkiye’de Atatürkçülük ve Atatürkçü Düşünce Derneği ile ilgili bir televizyon programı ulusal ya da yerel televizyon kanallarında yer almakta, ayrıca yazılı basında da ADD ile ilgili haber ve yorumlara giderek daha sık rastlanmaktadır. Ülkemizde Atatürk ve Atatürkçülük konuları gündeme geldi mi, en büyük Atatürkçü kuruluş olarak <strong>Atatürkçü Düşünce Derneği</strong> akla gelmekte ve herkes bu derneğin ne yaptığını, bu kadar büyük ve güçlü bir kuruluşun nereye gittiğini ister istemez sormaktadır. Böylesi bir durumu normal karşılamak ve bir anlamda da gelecek açısından olumlu görmek gerekir; çünkü hala Türk kamuoyunda Atatürk ve Atatürkçülük tartışılmakta, Türkiye’nin bu alandaki ulusal kuruluşu olan <strong>Atatürkçü Düşünce Derneği</strong>’nden Türk halkı çok şey beklemektedir.</p>
<p><strong>Atatürkçü Düşünce Derneği</strong>, son ara rejimin olumsuz koşullarında ülkenin önde gelen Atatürkçü bilim ve düşünce adamları tarafından kurulmuştur. Böylesine bir örgütlenmeye belirli kesimler karşı çıkmışlar, ülkede devlet ve ordu Atatürkçü olduğu sürece kitlesel bir örgütlenmeye gerek olmadığını ileri sürmüşlerdir. Buna karşı kurucular, devletin ve ordunun Atatürkçü olmasının Atatürk Cumhuriyetinin geleceği açısından yeterli olamayacağını, devletin ve ordunun başına Atatürk ilkelerine ters düşen yöneticilerin gelebileceğini ve bu nedenle artık Atatürkçülüğü halka ve ulusa mal etmek gerektiğini öne sürerek yollarına devam etmişlerdir. Yaklaşık otuzdört yıl önce başlayan kuruluş çalışmaları üç yıllık bir ön hazırlık sonucunda tamamlanmış ve 1990’lı yıllara girerken Türkiye’nin Atatürkçüleri kendi kitle örgütleri ile demokrasi sahnesinde yerlerini almışlardır. Herkes kendi doğrultusunda örgütlenirken, Atatürkçüler de boş durmayarak bu doğrultuda örgütlendiler ve ulusal bir çizgide yerlerini aldılar. Ülkede demokrasi gelişirken ve değişik düşünceler yeni örgütlerle bu platformda yerlerini alırken, Atatürkçü Düşünce’nin de ulusal ve demokratik bir örgütlenme ile toplumsal alandaki örgütlenmesini normal karşılamak gerekirdi.</p>
<p><strong>Atatürkçülük, tarihin belli bir döneminde Türkiye’de ortaya çıkan bir düşünce ve siyaset akımıdır.</strong></p>
<p>Atatürk’ün kurmuş olduğu Türkiye Cumhuriyeti’nin devlet modeli, diğer devletlerden çok farklı olduğu ve Türkiye’nin özelliklerine uygun olduğu için, ülkemizdeki devlet modelinin Atatürk modeli olduğunu öncelikle belirlemek gerekir. Çok uluslu büyük bir imparatorluğun altı yüz yıllık bir egemenlikten sonra yıkılmasıyla ortaya çıkan alanda, birçok küçük devlet ulusal yapıda kurulmuş ve en son geride kalan Anadolu yarımadasında yaşayanlar, emperyalist ordulara teslim olmamak üzere bir var olma savaşına sürüklenmişler, daha sonra da ulusal kurtuluş savaşını zaferle sonuçlandırarak bağımsız Türk devletine giden yolu açmışlardır. Atatürk, böylesine büyük bir kurtuluş savaşının önderi ve başarıya ulaşmış komutanı olarak Türk ulusundan aldığı yetki ile Türkiye Cumhuriyeti’ni bir ulusal devlet olarak kurmuştur. Bu nedenle de, ulusal kurtuluş savaşı sırasında dünya siyaset arenasına bir çağdaş ulus olarak ortaya çıkan Türk ulusunun önderi olmuştur. Atatürk’ün kurduğu Türk devletinin eşit ve özgür vatandaşı olarak yaşayan Türkler daha sonraları atalarının izinden gitmişler ve böylece Atatürkçülük bir siyasal akım olarak Türk siyaset sahnesinde öne çıkmıştır. Atatürk yaşarken Ata’sına sahip çıkan Türk ulusu, O’nun yitirilmesinden sonra, Ata’larının izinden giderek Atatürkçü olmuştur.</p>
<p>Cumhuriyetin kurulmasından sonra, Atatürk batı tipi bir demokrasiyi ülkeye getirebilmek için çok çaba göstermiş, kendisi iş başındayken arkadaşlarının ikinci siyasal partiyi oluşturma denemelerini açıkça desteklemiştir. Ne var ki, Ata’nın böylesine olumlu tavrını Cumhuriyet düşmanları zayıflık olarak algılamışlar ve fırsattan istifade ederek Cumhuriyet ve Atatürk karşıtı siyasal eylemlere kalkışmışlardır. Bu nedenle, Türkiye’nin demokrasiye geçişi uzun süreli olmuş ve ancak ikinci dünya savaşı sonrasında koşullar uygun bir aşamaya gelmiştir. Demokrasiye geçilmesiyle beraber hem Cumhuriyet düşmanı hem de batı işbirlikçisi mandacı akımlar hızla öne geçmiş ve Atatürk’ün çağdaş Cumhuriyetinin kurulu bulunduğu Misak-ı Milli sınırları içinde dinci-şeriatçı devletler ile, batı emperyalizminin güdümünde mandacı ya da etnik eyaletçi yeni siyasal yapılanmalar tartışma konusu olarak gündeme getirilmiştir. Cumhuriyeti kuran ulusal kurtuluş savaş sırasındaki ortak rızanın demokrasi sürecinde yavaş yavaş ortadan kalktığı, emperyalist güçlerin bu bölgeye egemen olabilmek için alt kimlikleri ve bölücü akımları desteklediği görülmüştür. Osmanlı İmparatorluğunun merkez ülkesi üzerinde, dinci ya da etnikçi yeni manda yönetimleri oluşturmak isteyen Cumhuriyet düşmanı akımlar batı emperyalizmi tarafından desteklenmişler ve Atatürk’ün çağdaş ve tam bağımsız Cumhuriyetini ortadan kaldırabilmek için kullanılmışlardır.</p>
<p><strong>Cumhuriyetin ilk yıllarında ve İkinci Dünya Savaşı sırasında bir Atatürkçü örgütlenmeye gereksinim duyulmamıştır;</strong></p>
<p>Çünkü o dönemde Atatürk’ün partisi, devleti ve Cumhuriyeti kuran siyasal örgüt olarak iktidardadır. İkinci Dünya Savaşı sonrasında demokrasiye geçilmesiyle birlikte Cumhuriyet ve Atatürk karşıtı örgütlenme başlamış ve çeşitli siyasal partiler aracılığıyla ülkenin gidişinde etkin olmağa çalışılmıştır. Yüzyılın tam ortasında yapılan bir genel seçimle iktidar el değiştirmiş, toprak burjuvazisinin önderliğinde kurulan yeni muhalefet partisi iktidara gelmiştir. O dönemin kırsal kesiminde etkin olan cemaatçi ve dinci yapılanmalar, Atatürk devrimlerine karşıt çizgide öne çıkmışlar ve yeni iktidarı anti cumhuriyetçi bir çizgide yönlendirmişlerdir. Atatürk’ün partisi o dönemin koşullarında Cumhuriyetin sahibi olarak tepki göstermiş ve olaylar on yıllık bir tırmanma sürecinden sonra bir askeri dönem ile Türkiye karşılaşmıştır. Batı dünyasının dışındaki bir ülkede ilk kez batı tipi bir demokrasi deneyimi Atatürk devrimleri ile başarıya ulaştırılmaya çalışılırken, hilafet ve saltanat özlemi içindeki gerici kesimlerin Cumhuriyet Türkiye’sinin çağdaş uygarlık yolunda önünü kesmeğe çalıştıkları görülmüştür. Yarım kalan Atatürk devrimlerini tamamlamak üzere iş başına gelen askeri yönetim o dönemin koşullarında çok ileri düzeyde sayılabilecek bir anayasayı Türk ulusuna kazandırarak yeniden demokrasiye geçilmesini kısa sürede sağlamıştır.</p>
<p>On yıllık bir demokrasi deneyiminin askeri bir dönemle karşılaşmasından ders çıkarmak isteyen Türk devleti ve ulusu yeniden demokrasiye yönelerek çağdaş uygarlık ailesinin onurlu bir üyesi olabilmek için yoğun bir mücadele dönemine girmiştir. Ne var ki, ikinci kez demokrasiye dönülmesiyle beraber Türkiye’nin başına batı ülkelerinde yetiştirilmiş siyasetçilerin gelmesi ile, ülkede batı bloğunun etkisi fazlasıyla artmıştır. Soğuk savaş döneminin koşullarında giderek artan Sovyet tehdidi Türkiye Cumhuriyeti’nin tarafsız çizgiden batı bloğuna doğru kaymasına yol açmış ve Türkiye batı ittifakının güvenlik örgütünün içine üye olarak girmiştir. Bu örgütün içine girilmesiyle beraber, batı emperyalizminin hegemonya örgütü konumundaki bu askeri örgüt de Türkiye’nin içine girmiş, askeri örgütlenme ile beraber sivil örgütlenme paralel düzeyde gelişmiş ve batı bloğunun temsilcisi ya da işbirlikçisi kadrolar Türk siyaset sahnesinde öne çıkmışlar, bunlara bağımlı alt kadrolar da Türk devletinin üst kademelerine getirilerek, Türkiye batıdan yönetilen bir ülke konumuna indirgenmiştir. Ülkede batı etkisinin daha da artması için terör de bir koz olarak kullanılmış, batılı gizli servisler aracılığı ile terör tırmandırılarak, müdahale gerekçesi yaratılmıştır. Müdahale ortamları gündeme getirilerek her on yılda bir askeri yönetim devreye sokulmuştur. Batının etkisini artıran her askeri müdahale Atatürkçülük adına yapılmıştır.</p>
<p><strong>Demokrasi görünümünde batıya bağımlılığın giderek arttığı yeni dönemde bir Eisonhower burslusu yedi kez başbakan olabilmiş, bir Rockafeller burslusu ise yarım yüzyıla yakın bir süre büyük bir dış destekle Türk solunun başında kalabilmiştir.</strong> Türk demokrasisi Eisonhower ve Rockafeller kıskacına girince Atatürk’ün Cumhuriyeti bağımsızlığını yitirmiş, batı emperyalizminin dünyanın merkezindeki askeri üssü konumuna sürüklenmiştir. Böylesine bir bağımlılık sürecinin, hem ülke devlet bağımsızlığını ortadan kaldırdığı hem de ülkenin Atatürk çizgisi ve devrimlerinden hızla uzaklaşan bir doğrultuya kaydırıldığını Atatürkçüler görmeye başlamışlardır. Özellikle, soğuk savaşın son askeri döneminin tamamen küresel güçlerce Türkiye’nin karşısına çıkarılması, bütün Atatürkçüleri endişeye sürüklemiştir. Askeri dönemin önderi, laiklik adına konuşmalar yaparken ayetler okumaya başlamış, ülkenin her yerinde Atatürk heykelleri yaparken, O’nun ilkelerinden önemli ödünler verilmiş, küreselleşme öncesi dönemde Türkiye’nin daha fazla batının denetimine girmesine giden yol açılmıştır. Askeri dönem, üniversitelerde tasfiyeler yapmış, gerçek Atatürkçü kadroları iş başından uzaklaştırmış, batının sömürgesi olmayı doğal gören bir tutumla Türk devletinin Atatürk çizgisinden giderek uzaklaşmasına neden olmuştur.</p>
<p>Devletin yayın kuruluşlarında Atatürk’e hakarete varacak düzeyde ağır konuşmalar yapılınca, üniversitelerde çağdaş giyimin ötesinde bir başörtüsü sorunu ortaya çıkınca, siyasi kadrolar Atatürk devrimlerine karşıt bir çizgide emperyalizm ve gericiliğin hizmetine girince, Türkiye’nin Atatürkçü kadroları kuşkuya kapılmış ve uzun süren bir hazırlığın sonucunda <strong>Atatürkçü Düşünce Derneği</strong>’ni kurmuşlardır. Son ara dönemin koşullarında, Atatürkçülüğün rayından saptırılmasına tepki olarak gündeme gelen bu örgütlenme tamamlandığı sırada SSCB dağılmış <strong>Atatürkçü Düşünce Derneği</strong>’nin kurucu kadrosu farklı bir ortam ile karşı karşıya kalmıştır. Ülkenin iç koşullarında anti-Atatürkçü  girişimlerle mücadele etmek üzere kurulan <strong>Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD)</strong>, kuruluşundan hemen bir ay sonra kurucu genel başkanını menfur bir saldırı sonucunda yitirmiştir. Kuruluşu yurdun her yanında büyük bir umutla karşılanan <strong>Atatürkçü Düşünce Derneği</strong>’nin kuruluşundan bir ay sonra genel başkanını yitirmesi halkta bir korku ve panik yaratmış, derneğin kurulması ülkenin her köşesinde umutla karşılanmasına rağmen dernek o dönemin koşullarında fazla gelişememiştir. İlk üç yıl on beş şube ile yetinmek zorunda kalan <strong>Atatürkçü Düşünce Derneği</strong> daha sonraki dönemde yeni bir yönetime kavuşunca, hızla üç yüz şubeli bir demokratik kitle kuruluşu konumuna gelmesinden sonra korku ve kuşkuya kapılarak, kendi adamlarını derneğin çatısı altına sokmuşlar ve bunlar aracılığı  ile derneğin içini karıştırarak Atatürkçüleri içi dönük bir mücadeleye yönlendirmişler ve böylece ülkedeki Atatürkçü potansiyelin güçlü bir biçimde Türkiye platformunda öne geçmesine izin vermemişlerdir. Hırsı aklından öne geçen bazı Atatürkçülere siyasal çıkar vaadlerinde bulunarak bunları öne sürmüşler ve sonunda <strong>Atatürkçü Düşünce Derneği</strong>’nin uzun süreli bir iç karışıklık dönemine sürüklenmesini başarmışlardır. Kendisine siyasal ikbal arayan bazı muhterisler, derneğin potansiyelini bir siyasal partiye dönüştürerek şanslarını denemişler; ama başarılı olamamışlardır. Bu tür siyasal girişimler <strong>Atatürkçü Düşünce Derneği</strong>’ne zarar vermiş; ama dernek kurucularının özverili çabalarıyla bu çekişme dönemi geride bırakılmıştır. Ne var ki, ülkenin İslami potansiyeline karşı, Atatürkçülüğü askeri dönemlerde kendi çıkarları doğrultusunda kullanmak isteyen gayrimüslim lobiler ve emperyal sermayenin taşeronluğunu kabul etmiş olan işbirlikçi sermaye çevreleri yeniden mütareke döneminin koşullarına dönen İstanbul üzerinden oluşturdukları kadro ve hareketlerle Atatürkçü Düşünce Derneği’nin kaderinde etkili olmağa çalışmışlardır. Bu tür çabalarında Yeni Bizans projesine yönelen yeni mütareke İstanbul’u zaman zaman başarılı olmuştur; ama Kuvayı Milliye Ankara’sı ile Anadolu halkının anti- emperyalist dayanışmasını yıkamamışlardır. Son on yıldır, <strong>Atatürkçü Düşünce Derneği</strong> kongrelerinde, mütareke İstanbul’u ile Kuvayı Milliye Ankara’sı arasında ciddi çekişmeler yaşanmış ve bu çekişme örgütün tabanına da yayıldığı için Atatürkçüler sürekli bir canlılık içinde olmuşlardır.</p>
<p><strong>Atatürkçü Düşünce Derneği</strong>’nin içini karıştırmak, kendilerine bağlı kadrolar ile işbirlikçi çizgide yönetmek isteyen mandacı kesimler kendiliğinden bir çekişme yaratarak ülke tabanında Atatürkçü kesimlerin sürekli uyanık ve canlı kalmalarına neden olmuşlardır. Her olumsuz girişimin bir hayırlı sonucu olması gibi, günümüzdeki canlı ve hareketli Atatürkçü bir taban, varlığını mandacı kesimlerin emperyalizm güdümündeki işbirlikçi girişimlerine borçludur. Bu tür girişimlere gösterilen tepkiler ülkede Atatürkçülüğün bir ulusal tepki ve refleks olarak yeniden yükselmesine katkıda bulunmuşlardır.</p>
<p>Yirmi birinci yüzyılın başlarında ülke genelinde <strong>Atatürkçü Düşünce Derneği</strong>’nin şube sayısı altı yüze yaklaşmış ve bu şubelerde de iki yüz bine yakın üye tabanı oluşmuştur. Derneğin kuruluşunu ve büyümesini engelleyemeyen emperyalist merkezler bu kez <strong>Atatürkçü Düşünce Derneği</strong>’ni yakın izlemeye almışlar ve emperyal sermayenin güdümündeki basın aracılığı ile <strong>Atatürkçü Düşünce Derneği</strong> ve Atatürkçülerin aleyhine ciddi yayın etkinlikleri göstermişlerdir. Küresel sermayenin taşeronluğunu kabul eden sermaye çevrelerinin güdümündeki basın ile gene yurtdışından yönlendirilen dinci basın sürekli olarak <strong>Atatürkçü Düşünce Derneği</strong> ve Atatürkçülerle uğraşarak Türk halkının gözünden Atatürkçülüğü düşürmeye çalışmışlar, emperyalizmin istediği cemaatçi ve etnikçi düşünceleri yayarak Atatürkçülerin ulusalcılığını mahkum edebilmenin yollarını aramışlardır.</p>
<p>Siyaset sahnesindeki partilerde Atatürkçü kadroların dışlanması, özellikle Atatürk’ün partisinin okyanus ötesinden yönetilir bir duruma gelmesi, neoliberal işbirlikçi çizgiye kaymış göstermelik bir sosyal demokrasinin Kemalizm’in yerine ikame edilmek istenmesi, milliyetçi parti ve kuruluşların bile batı emperyalizmine karşı teslimiyetçi bir tutum içinde bulunmaları karşısında, Türkiye’nin genel gidişinden rahatsızlık duyan vatanseverler, ulusalcılar ve milliyetçiler <strong>Atatürkçü Düşünce Derneği</strong> çatısı altında toplanmağa başlamışlardır. Bir siyasal parti olmamasına rağmen, var olan partilerden daha etkili bir konuma gelen <strong>Atatürkçü Düşünce Derneği</strong>’nin giderek büyümesi ve Türk halkının geleceğe dönük arayışlarında bir umut ışığı olması noktasında, birçok siyasal parti <strong>Atatürkçü Düşünce Derneği</strong> ile yakından ilgilenmeye başlamıştır. Atatürkçülüğü aile hatırası gibi duvara astığını söyleyen Atatürk’ün partisi <strong>Atatürkçü Düşünce Derneği</strong>’yi uzaktan kontrol altına alabilmenin yollarını ararken, bazı küçük ve marjinal partiler Atatürkçü taban üzerinde etkin olmak ve bu tabanı kendi yanına çekebilmek için <strong>Atatürkçü Düşünce Derneği</strong> şubelerini ele geçirmenin çabasına girmişler, ayrıca İslami kesimlerin giderek siyasallaşmasına karşı gene ara rejim arayışına giren bazı gayrimüslim çevreler işbirlikçi taşeron sermaye de gene bir ara rejimi Atatürkçülük adına iş başına getirebilmek için dernek yönetimini eline geçirebilmenin kavgasını bütün bu kesimler birbirleriyle mücadele ederek yapmışlardır. Bu durum, <strong>Atatürkçü Düşünce Derneği</strong> örgütü ve tabanına canlılık getirirken, çok yararlı olmuş; ama dernek dışı kesimlerin <strong>Atatürkçü Düşünce Derneği</strong>’ye el atmaları zaman içinde Atatürkçü potansiyelin yeniden bir iç kavgaya sürüklenmesine ve bir türlü toparlanamamasına neden olmuştur. Özellikle son beş yıllık süre bu tür çekişmelerin hızla tırmandığı dönemdir.</p>
<p>Avrupa Birliği kendi fonları ile desteklediği sivil toplum kuruluşları ile devlet ve ulus karşıtlığını finanse ederken, Türkiye’yi sivil toplumculukla teslim alabileceğini hesaplıyordu. Avrupa’dan para alan başta <strong>Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği</strong> olmak üzere birçok dernek, dış desteğe rağmen ADD kadar etkili olamamışlardır. Avrupa Birliği’nin Türkiye’ye karşı uyguladığı ikiyüzlü ve çifte standartlı tutumlar Türk halkında büyük bir infiale yol açarken, bu kesimler ADD çatısı altında toplanarak Avrupa emperyalizmine karşı örgütlenmişlerdir. <strong>Avrupa Birliği demokrasi ve sivil toplumculukla ortadan kaldıramadığı Atatürkçülüğün giderek büyümesi karşısında, Atatürkçü Düşünce Derneği ve Atatürkçülük hakkında </strong>“Kalpaksız Kuvay-ı Milliyeciler”<strong> adı altında bir rapor hazırlatmıştır.</strong> Bir Türk bilim adamına hazırlatılan bu rapor bir anlamda AB’nin bükemediği eli öpmesi olarak görülebilir; çünkü AB raporunda <strong>Atatürkçü Düşünce Derneği</strong> ve Atatürkçülerin Türk toplamı içindeki güçleri ve etkinlikleri kabul edilmek zorunda kalmıştır. Bütün Atatürkçülerin bu raporu okumasında büyük yarar vardır.</p>
<p>Atatürk ilkelerinin bütünselliğini reddeden, sadece laikliği ele alarak çağdaş yaşamı savunan bazı İstanbul dernekleri, günümüzde yeni Bizans senaryolarına alet olurken, Avrupa fonları ve Hıristiyan misyoner örgütleri ile beraber çalışmalar yapmaktalar ve bu yaklaşımı ADD üzerinden ülkenin Atatürkçü potansiyeline de taşımanın yollarını aramaktadırlar. Sivil toplumculuk ve demokrasi görünümü altında, mandacılık ve teslimiyetçilik Avrupa Birliği üzerinden Türk toplumuna taşınırken, Atatürkçüler de aynı çizgiye getirilmek istenmektedir. Avrupa merkezli bu tür girişimlere karşı, İsrail güdümlü Amerikan politikaları da Ortadoğu’da savaşa yöneldiği yeni aşamada Atatürkçülüğü bir askeri döneme geçiş için farklı noktalara çekebilmenin arayışı içindedir. Özellikle 1 Mart tezkeresinin reddinden sonra Türk ordusunu Irak  harekatında kullanamayan Atlantik emperyalizmi ve İsrail siyonizminin, yeni dönemde İran ve Suriye’ye yönelik savaş planlarında hem Türkiye’yi üs olarak hem de Türk ordusunu kendi denetimlerinde kullanabilmenin arayışları içine girmişlerdir. Bu doğrultuda <strong>Türkiye’deki Atlantikçi güçlerin yeni bir askeri dönemi arzuladıkları ve bu doğrultuda demokrasiye son verme girişimlerinde yeniden Atatürkçülüğü kullanma gibi planlar yaptıkları anlaşılmaktadır. </strong>Soğuk Savaş döneminde tutmuş olan bu hesapların yeni dönemde tutmayacağını, Türkiye’nin artık daha bağımsız ve ulusal çıkarlarına öncelik vererek hareket edeceğini Atlantikçi dostlarımızın bilmeleri gerekmektedir. Türkiye başka ülkelerin emperyal planlarına alet olmayacak kadar büyük ve birikim sahibi bir ülkedir. Atatürk’ün Cumhuriyeti büyük bir tarih bilinci üzerine kurulmuştur. Atlantik emperyalistleri her nedense bu gerçeği görmezden gelmekte, İsrail siyonizminin peşine takılıp giderken Türkiye’yi de peşlerinden sürükleyeceklerini sanmaktadırlar. Ne var ki, bu ülkenin yirminci yüyıl başlarında bu tür emperyalist girişimlere karşı çıkan Türk ulusunun vermiş olduğu bur kurtuluş savaşı neticesinde kurulmuş olduğunu bilmek zorundadırlar. Böylesine bir ulusal kurtuluş savaşının Türk milleti ve devletinde önemli bir siyasal birikim yarattığını görmezlerse, bölgeye dönük hesaplarında yanılmaları kaçınılmazdır.</p>
<p><strong>Atatürkçü Düşünce Derneği</strong>, <strong>ülkemizdeki bu ulusal ve tam bağımsızlıkçı bilincin günümüzdeki örgütüdür.</strong></p>
<p>ADD üzerinde hesap yapan tüm çevrelerin <strong>Atatürkçü Düşünce Derneği</strong>’nin Türk toplumundaki tam bağımsızlıkçı birikimin yansımasını taşıdığını bilmeleri gerekmektedir. <strong>“Atatürk’ü bırakın” </strong>diyen Avrupa Birliği yöneticileri ile, Atatürkçülüğü Büyük Ortadoğu ya da Büyük İsrail projeleri için kullanmak isteyen Atlantik emperyalistlerinin, Türk ulusundaki Atatürkçü birikim ve potansiyelin <strong>Atatürkçü Düşünce Derneği</strong> ile devam ettiğini, 21. Yüzyılda dünya yeniden kurulurken Türk ulusunun ADD’nin taşıdığı bu birikimden yararlanacağını görebilmeleri gerekmektedir. İşte o zaman Türk ulusunu ve Atatürkçüleri doğru olarak anlayabilirler.</p>
<p>Atatürkçü Düşünce Derneği, günümüz koşullarında beş yüzü aşkın şubesiyle, iki yüz bine yaklaşan üye potansiyeli ile Türk toplumunun en büyük demokratik kitle örgütüdür. Atatürk ilkelerine ve düşünce sistemine bütünüyle sahip çıkan bu kuruluş ülkemizdeki ulusal potansiyelin anti emperyalist çizgide bir reflekse dönüşmesinde fazlasıyla etkin çalışmalar yapmaktadır. Avrupa ve Amerika’da Türkiye’yi teslim almak isteyen çevreler bu durumdan fazlasıyla rahatsız görünmektedirler. Biz Atatürkçüler olarak onları anlıyoruz; çünkü bizi kendi projelerinde kullanamıyorlar. Türklerin Avrupa ya da Amerika’yı kullanmak veya dönüştürmek gibi bir projesi yoktur. <strong>Antiemperyalist bir bilinç üzerine kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihten gelen ulusal bilinci günümüzde </strong>Atatürkçü Düşünce Derneği<strong> ile yaşamaktadır.</strong></p>
<p><strong>Atatürkçü Düşünce Derneği</strong> günümüzün, Kuvayı Milliye, Müdafayı Hukuk ve Reddi İlhak cemiyetleridir.</p>
<p>Türkiye Cumhuriyeti’ni bağımsız bir siyasal varlık olarak kuran ulusal kurtuluş savaşının nabzı günümüzde <strong>Atatürkçü Düşünce Derneği</strong> şubelerinde atmaktadır. Emperyalizm işbirlikçisi dinci cemaatler, etnik devlet peşinde koşanlar ve taşeron gayrimüslim sermaye bu durumdan fazlasıyla rahatsızdır.</p>
<p><strong>Atatürkçü Düşünce Derneği</strong> ve Atatürkçüler bu kesimleri ve kuruluşları yakından izlemekte, bunların Türkiye Cumhuriyeti’ne zarar vermelerini önlemek için mücadele etmektedirler.</p>
<p><strong>Atatürkçü Düşünce Derneği</strong>’nin günümüzdeki misyonu yeniden Kuvayı Milliyenin öncü kuruluşu olmaktır. Türk ulusunda var olan ulusal bağımsızlık bilincini en ön planda tutarak, Türkiye’yi yeni yüzyılda hak ettiği yere çıkarabilmek <strong>Atatürkçü Düşünce Derneği</strong> ve Atatürkçülerin önde gelen ulusal görevidir. Emperyal güçlerin planları doğrultusunda küçülerek ya da dönüştürülerek değil, daha da güçlenerek ve bölgedeki komşu ülkelere önderlik yaparak Türkiye Cumhuriyeti yeni dönemde hak ettiği yeri alacaktır. Türkiye’nin bir devlet olarak yoluna devam edebilmesi ve diğer devletlerle mücadele edebilmesi için Atatürk’ün kurmuş olduğu devlet modelini kesinlikle koruması ve geliştirmesi gerekir.</p>
<p><strong>Atatürkçü Düşünce Derneği</strong> ve Atatürkçülere böylesine bir görev, bir ulusal misyon olarak düşmektedir. Her türlü emperyalizme karşı savaşarak kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusunun söylediği gibi, sonsuza kadar yaşayabilmesi ancak böylesine bir ulusal misyonun yerine getirilmesiyle mümkün olabilecektir.</p>
<p><strong>Atatürkçü Düşünce Derneği,</strong> önce Atatürkçü tabanı toparlayacak, daha sonra Atatürkçülerin önderliğinde Türk toplumunun toparlanmasını sağlayacak ve sonraki aşamada da Atatürk’ün Cumhuriyet devletinin yeni dönemin koşullarında onarılmasını ve daha da güçlenmesini sağlayacaktır.</p>
<p><strong>Atatürkçü Düşünce Derneği ve Atatürkçülerin başarısı, emperyalizmin hezimeti olacaktır.</strong></p>
<p>The post <a href="https://www.sonhaber16.com/ataturkcu-dusunce-derneginin-bugunku-misyonu/">Atatürkçü Düşünce Derneği’nin bugünkü misyonu</a> appeared first on <a href="https://www.sonhaber16.com">sonhaber16.com</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.sonhaber16.com/ataturkcu-dusunce-derneginin-bugunku-misyonu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
