O HEP 19…

O HEP 19…

Selam tüm okuyuculara, sevgi ve barış dolu yüreklere… 

Sevgi-barış, nasıl da güzel bir ikilidir, ne de yakışırlar birbirlerine… Ama nefret-barış veya sevgi-savaş; hiç beraber anılmaz, ben görmedim şahsen, siz gördünüz mü?

Çünkü sevgi olan yüreklerde nefret barınamazken, kin ve nefret olan kalpler ise; sevgiyi tanımaz, bilmez; hatta saçma bulur. O yüzden de yaptığı, düşündüğü her eylemi mübah görür. Ve böyle görerek de kalan vicdan fısıltılarını da susturur.

Dünyada savaşların, zulümlerin, işkencelerin tek sebebi de bu değil midir? Her ne kadar toprak veya sömürme düşüncesiyle yapılsa da temelde sadece sevgisizliktir.

Savaşlar diyoruz ya, binlerce insanın öldüğü, sakat kaldığı, evsiz barksız bırakıldığı aslında kazananın da olmadığı, her iki tarafın da yara aldığı toplumsal yıkımlar… Bir de iç savaşlar, çatışmalar ki bunun da diğerinden farkı yoktur. Hatta daha riskli ve daha acı vericidir. “Kendi ayağına kurşun sıkmak” deyiminin doğruluğudur.

Çünkü bunda da kazananın olmadığı gibi kendi canından, kendi kanından insanların birbirlerinin hayatlarına kastetmeleri; düşünceleri, fikirleri sebebiyle birbirlerine kıymaları söz konusudur ve en içinden çıkılması zor felaketlerdir.

Maalesef içten kopma, ayrıştırma zamanla birçok değeri yok eder…

Ki bizi çoğu zaman bu farklılıklarımızı kabullenmek, hatta sevmek ayakta tutar. Tabii ki fikir ayrılıklarımız olacak tabii ki eleştiri yapacağız. Ama mesele ortak bir paydada buluşabilmektir.

İşin daha da acı tarafı; bu tür iç çatışmalarda en çok zararı gençler görür, her devirde olduğu gibi… Nedense onlar hep hedef olur. Düşünceleri, ideolojileri veya ne istedikleri aslına bakarsak hiç önemsenmez çoğu zaman. Tecrübeli (!) dediğimiz kişiler, genelde tecrübelerini gençler üzerinde doğru bir şekilde yansıtmazlar. Halbuki isteseler, dinlerler ve onlara zarar gelmeden uzlaştırmayı da başarabilirler. Yok ama gençlerin heyecanını cesaretini yazık ki, ya kendi menfaatleri gereği kullanırlar eğer çıkarlarına ters düşüncedeyseler hayatları bile umurlarında olmaz. Fakat anlamaya çalışsalar, önemseseler, deneseler belki de onların genç beyinleriyle tecrübeleri sentezlense ne güzelliklere yolumuz çıkar. Ama yok öyle, egoları tahammülsüzlük noktasında. Ayrıca bazen gençler ortama hareket katar, kafa dağıtır…

Ne çok genci hayatının baharındayken kurban verdik.

Ne çok analar ağladı.

Ne yıkımlar bıraktık arkalarında…

Hiç gerek yokken…

Ali İsmail Korkmaz’ı andık, 7 yıl olmuş katledileli. 19 yaşında, türküleri, doğayı, gülmeyi severken biz onu nasıl da susturduk ve ne çoğunu böyle susturduk.

Döverek susturduk, işkence ederek, bazen yakarak, bazen asarak, bazen dinlemeyerek.

Ama susturduk…

Ama dinlemeyi hiç istemedik…

Onların genç fikirlerinden, siyasette biz de konuşmak istiyoruz söylemlerinden, vatan sevgilerinden, çevreye duyarlılıklarından, aydın olmalarından, hakkı adaleti istemelerinden, güzel bir dünya çabalarından…

Kısaca biz de varız demelerinden hep korktuk… Çünkü onların varlığını ancak bizim fikirlerimizle, bizim belirlediğimiz yolda ve biz istediğimiz kadarıyla sınırlandırdık. Sınırın ötesiniyse mayınla döşedik. Ama onları gerçekte sevmeyi hiç düşünmedik, kendi sınırlarımıza hapsetmekten başka…

Ha bir şeyler yaptık aslında, eğitim aldılar ama bizim istediğimiz, çok da beceremediğimiz şekilde, üniversiteli oldu birçoğu ama iş kapılarını kapattık. Hal böyle olunca üniversiteli işsizler diye büyük bir sınıf oldu, işsiz ve umutsuz bir sınıf…

Bir de gerçekten yıllarca çalışıp emek veren ve yüksek puanlarla doktor, eczacı ve baba puanlarla mühendis olanlar var. Bunlar genelde işsiz kalmadılar. Ama çalışma şartları ve maaş dengesizliğiyle itibarlarını yerle bir edip okuduklarına ve işe girdiklerine bin pişman ettik, bunlar da çalışan ama mutsuz bir sınıf oldu maalesef. Ama özeller bir nebze daha iyi sanki…

Eeeee adım başı var.

Çoğu da yüksek meblağlarla eğitim satıyor. Yani normalde yıllarca çalışıp kazanacağı parayı dört yılda buraya veren insanlar varsa, bitirdiğinde garanti işleri kapısında onları bekliyordur muhtemelen. Neyse en azından mutlu bir kesim olması da güzel…

Giderek bananeci, umursamaz, cesaretsiz, siyasetten, ülke gündeminden habersiz, boş işlerle uğraşıyor diye yaftaladığımız gençler varsa; bütün suçu onlara yükleyip hafiflemek biraz haksızlık sayılmaz mı? Gençleri umutsuzluğa, korkaklığa ve mutsuzluğa iten biraz da bizler değil miyiz?

Ve bu yaptıklarımız aslında zalimlik değil midir?

***

Hani Nâzım’ın söylediği gibi…

Ve bu dünyada, bu zulüm

                                    senin sayende.

Ve açsak, yorgunsak, alkan içindeysek eğer

ve hâlâ şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak

                      kabahat senin,

                                     – demeğe de dilim varmıyor ama –

                      kabahatın çoğu senin, canım kardeşim!

***

Hepimize idrakı bol, gençlere kıymayan, hakkıyla seven, kollayan ve kabahatin bazen bizde de olduğunu kabul eden erdemliliğe kavuşmamız umuduyla…

BU KONUYU SOSYAL MEDYA HESAPLARINDA PAYLAŞ
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ