Gündeme, bir şelale molası!

Gündeme, bir şelale molası!

Selam tüm okuyuculara…çiçeği ağacı , börtü böceği,suyu toprağı ayırmaksızın ,tüm doğayı seven güzel yüreklere…

***

Ülke gündemi, dünya gündemi ve kendi gündemimiz derken nasıl da bitap düşüyoruz. Gündemlerimiz malum; çok da iç açıcı olmuyor. Sanki el birliği yapmışlar gibi mehter marşından öteye de gidemiyor aslında… Korona artık alıştığımız sıradan mahalle dedikodularına dönmüş durumda. Maskeler mezdeke kıvamında, oynarken tak, sonra çıkar tekrarında. Veya şöyle diyelim; radarda dikkat, geçince tamamdır diyoruz.

Eeee cezalar yüksek…

Çene altında tutmak gerek, ani durumlar için. Pratikleştikte, aşağı-yukarı… Suç bizde mi peki? Yoksa yasakların akılları dumura uğratan tutarsızlığında mı? Toplu taşımalar tıkış tıkış. Kafeler, lokantalar desen; girdiğin an açabilirsin. Eee tabi bişeyler yenip içilecek. Ama yemeye başlamadan veya sonrasında da öyle bir kısıtlama yok. Giyim mağazaları da farklı sayılmaz. Soyunma odalarına gir, giy çıkar. Nasıl bir virüsse artık, bu tür yerlerde pek etkili değil. O sadece defalarca kullandığımız ve burnu kapatıp habire karbondioksit solumazsak geliyormuş.

İlginç, oksijenle demek ki vücudumuza giriyor.

Hayır yani, virüs tehlikesi bittiyse, cezalar nedeniyle zorunlu takma işlemine dönüşen bu maskeleri bir kenara mı koysak artık diyorum.

Neyse hayırlısı diyelim…

Bunun dışında Ayasofya muhabbeti, yeni partiler, emeklinin yüksek maaşı, zamların rutine bağlanması, alt kat komşu, oğlumun ergenliği, kızımın sınavı, patronun egosu….

Yok artık!

Can mı dayanır? Yoksa kafa mı? Tüm hafta hepimiz nelerle uğraşıyoruz? Nelere kafa patlatıyoruz? Ve bir çoğunda maalesef çözüme ulaşamıyoruz. Düşündükçe konuş, konuştukça…

Ötesi çok kez yok.

Bu noktada doğa yardımımıza koşuyor. Tabi bizim de ona karşılık vermemiz şartıyla… Bazen sadece dinleyerek terapi yapıyor, bazense sesiyle kokusuyla şifasını içiriyor…

Eh biz de tüm bunları düşünerek bu hafta yine doğadaydık. Geçen hafta, Kaz dağlarındaki kamp gezimizden sonra bu hafta yine doğa yürüyüşlerine kaldığımız yerden devam dedik.

Rehberimiz sıkça yürüyüşlerine katıldığımız, doğaya yıllarını vermiş Levent hocamızdı… Sabah 07:45’de buluşma noktamız olan Kent meydanında toplandık.

Bu hafta rotamız Mustafakemalpaşa ilçesine bağlı Kösehoroz şelalesiydi. Ortalama bir saat süren yolculuktan sonra ilçeye gittiğimizde, bizi Muzaffer abimiz karşıladı. Kendisi bölgeyi çok iyi tanıyan ve ayrıca Türkiye, ”Türk Daması Federasyonu” başkanı…

İlk duyduğumda şaşırsam da, kısa sohbetimiz sırasında, dünya genelinde bir çok ülkeyle yaptıkları müsabakaları, her yıl ülkemizde yapılan bu etkinlikleri anlatınca çok gururlandım, bize ait bu zeka oyununun böyle uluslararası bir üne sahip olması harikaydı..

Muzaffer abimiz, öğretmenevinin bahçesinde bizim için kahvaltı planlanmıştı. Haaaa, öyle açık büfe beş yıldız falan düşünmeyin. Buranın simidi, daha doğrusu üzerinde kullanılan susamın ünü sebebiyle çok lezzetli olduğunu söyledi. O yüzdende kahvaltı simit – peynir ve çay üçlüsüyle harika bir kahvaltı yaptık. Bu arada simit de tıpkı söylendiği gibi ününü hak eden lezzetteydi.

Sonrasında bindik araçlara, doğruca hedef mevkimize… 20 kilometre sonra Kösehoroz köyüne vardık. Devamında ise Tırnava köyü… Araçları park ettikten sonra çantalarımızı alarak şelaleye doğru yola çıktık. Genelde en az 15-20 kilometre yürürüz ama bu kez amacımız trekking yapmaktan çok şelaleyi görmek ve güzel bir gün geçirmek olduğu için fazla yürümedik. Dik sayılabilecek bir bayırdan aşağı, kayın, çam ve gürgen ağaçlarının arasından 4 kilometreye yakın yürüdükten sonra, ‘vayy!’ diyebileceğimiz şelale aniden karşımıza çıkmıştı bile…

Muhteşemdi…

Evet, resimlerde hayranlıkla baktığımız güzelliklerdendi ve tam da karşımızda duruyordu. Devasa kayaların ve ormanın çevrelediği,18 metre yükseklikte olduğu söylenen şelale, döküldüğü yerlerde, içinde rahatlıkla yüzebileceğimiz göletler oluşturmuştu. Ayrıca yine göletlerin kıyılarındaki büyük ve düz kayalar güneşlenme ve rahatça piknik yapma fırsatı da sunuyordu. Kaldı ki biz de öyle yaptık.

Yüzenler, güneşlenenler, ateşi yakıp getirdiklerini pişirenler, çay demleyen, kahve yapanlar, koyu sohbetler ve tabi ki şarkılar, bolca fotoğraf çekimleri…

Bol kahkaha ve terapiyle geçen 5-6 saatten sonra, yanımızda akan Değirmen dere ve muhteşem Kösehoroz şelalesine veda etmenin zamanı gelmişti maalesef. Halbu ki daha birkaç dakika geçmiş gibiydi. Güzel vakitlerin tek kötü huyu; bilirsiniz, çok hızlı geçer nedense…

Tekrar bayır yukarı çıktık. Biraz yolu uzatalım dedik. Amacımız, ormanın kokusunu iyice şarj edip, en az bir hafta idare etmesi tabi… Orman, toprak yollar, kuş sesleri, tam susamışken karşımıza çıkan şirin çeşme hepsi çok güzeldi.

6-7 kilometre yürüdükten sonra araçlarımızın yanına ulaştık. Araçlarımıza binip, hareket ettikten 5-6 kilometre sonra ise Kösehoroz köyündeydik. “Buradaki köy kahvesinin manzarası çok güzeldir” denilince, uğramadan edemedik. Gerçekten manzarası çok güzeldi. Kimimiz çay isterken, benim gibi kahve tiryakileri ise kahve rica etti. Kahvesi tam tadındaydı ve en son ne zaman bu kadar ucuza içtiğimi hatırlayamadığım kadar uygundu fiyatı. Alınan ücretlere sadece ben değil, tüm arkadaşlarımız şaşırmıştı. Ne kadar alışmışsak yüksek hesaplara, bir kaç kez sorduk, yanlış mı duyduk diye…

Kahvehaneden çıktığımızda ise gördüğümüz manzara hepimizi çok uzaklara götürdü… Köyün çocukları tahtadan yapılma oyuncak arabalara binmiş, önüne bağladıkları ipi sıkıca tutarak, bayır aşağı sürüyorlardı. Her defasında inip, bir daha iplerle yukarıya doğru arabayı götürüyor, bir daha biniyorlardı hiç bıkmadan ve büyük bir heyecanla… O tahta tekerleği olan, tahta arabaların verdiği mutluluğu kaçımız yaşıyoruz acaba? O kadar sevimlilerdi ki; ‘kim yaptı bu arabaları’ diye sordum: ‘Dedem‘ dedi büyük bir gururla, “Zaten sadece dedem yapabilir” diye de ilave etti. Bunu tahmin etmek zor değildi. Zanaatin bitmeye yüz tuttuğu, sanatın bile aynı akibeti yaşama kaygısı yaşadığımız şu günlerde…

Araçlarımıza bindiğimizde el sallarken, onların o tasasız halde tahtadan arabalarına binişleri ve mutlulukları bizi de içine almıştı sanki…

Mustafakemalpaşa’ya gittikten sonra ‘orman yolundan Bursa’ya gidelim’ dendi. Orman içinden ve köylerden geçerken seyir tepesine uğradık.

Aslında amacımızda buydu.

Burada gördüğümüz manzara ise eşine çok az rastlanan cinstendi. Seyir tepesi denebilecek Dorak köyünden kuşbakışı Ulubatlı gölü ve kıyısındaki deltaların muhteşem cümbüşü ve uzaklardaki Gölyazı’yı tek karede görmeniz mümkün. Fakat baktığınız her saniyede farklı bir detayı da yakalayıp şaşırabilirsiniz. Ayrıca her zaman mevcut olan güzel bir rüzgar esintisi eşliğinde…

Hayatın içinden çıkılmaz gidişatında arada mola vermek gerekir. Mesele sadece bedenimizi değil, ruhumuzu da dinlendirmek aslında…

Belki yarın yine aynı gündemleri, tempoları yaşayacağız; yine korona, yine Ayasofya, yine patron, iş, çoluk çocuk ve belki yenileri eklenerek…

Ama ruhumuzun dingin haliyle ve aklımızda kalan güzelliklerin tebessümüyle…

Ve belki bu kez güzel çözümler de bularak…

BU KONUYU SOSYAL MEDYA HESAPLARINDA PAYLAŞ
ZİYARETÇİ YORUMLARI - 2 YORUM
  1. Avatar Sevgi Koçan dedi ki:

    Ağzınıza yüreğinize kaleminize sağlık Çağla hanım. Öyle güzel vurgulamissiniz ki görmüş kadar oldum.Ayrica çok özlediğim çocukluğuma götürdünuz beni😢 Çok teşekkürler sağlıkla sevgiyle kalın😍

    1. Çağla ŞAHİN Çağla ŞAHİN dedi ki:

      Teşekkür ediyorum. Bir parçada yansıtabilmişsem ne mutlu bana…sevgiler güzellikler diliyorum.

BİR YORUM YAZ