Gizleriyle Ulu Bir Dağ!

Gizleriyle Ulu Bir Dağ!

Selam tüm okuyuculara, doğaya aşık tüm güzel yüreklere…

***

Bu pazar, her pazar olduğu gibi yine dağlardaydık. Sabahın erken saatlerinde uyandım, bir şeyler atıştırıp kendime gelmek için bir kahve ve tabi ki o sırada termos için sıcak su, dağda molalarda kahve çay yapmak için… Hızlıca geçiştirdiğim hazırlanma sürecinden sonra tarihi Çakırhamamı’nın yanında arkadaşlarla buluşmak için yola çıktım. Gittiğimde kimi arkadaşlar gelmiş, kimi ise gelmek üzereydi. Birkaç çay, belki bir fincan kahveden sonra grup toparlandığı gibi araca bindik. Araç şoförümüz, emekli bir polismiş. Güler yüzlü sohbeti akıcıydı. Elazığlıyım deyince, ‘gakgoşsun yani abi’ dedim. Elini kalbine koyup ‘sağolasın’ dedi, mimiklerindeki tevazuyla… Çünkü ‘gakgoş’ Elazığ’da kardeş, ağabey vasfına uygun erkeklere, kendi şivelerinde verdikleri bir isimdir, abimizin tavırları ise bunu doğrular nitelikteydi.

Bir hafta aradan sonra geçen haftadan kalan izlenimler ve bugün gideceğimiz yerler, maskeler, cezalar arada sohbete ara verip manzaraya bakarak Uludağ Milli Park nizamiyesini geçerken, başlangıç noktamız olan Sarıalan Kirazlıyayla mevkiine geldik. Çantalarımızı sırtlayıp yola çıktık. Hava açık ve sonbaharın hafif esintisi vardı. Tam yürünecek havaydı yani…

2-3 kilometre sonra birkaç mezar vardı yolumuzun üstünde. ‘Bunlar kime ait’ diye sorduk rehberimiz Vedat’a. O da, eskiden kimsesiz, gariban, evsiz kişilerin bu tür yerlerde öldüklerinde, hemen oracığa gömüldüklerini söyledi. Bu mezarlarda, ölen bir kaç kimsesizinmiş. Bu bölgenin daha üst taraflarında ise şu an Bursa Ticaret ve Sanayi Odası’na ait bir yapı varmış. Duymuştum ben de. Hatta yıllar önce Sanatoryum olarak yapılmış, verem hastalığına yakalananlar buraya getirilir, 40 günlük bir tedavi sürecinden sonra iyileşerek evlerine gönderilirmiş. Buranın sık çam ağaçlarıyla kaplı olmasının, bu tedavi sürecinde oldukça etkili olduğu söylenir. Orman harikaydı, parkur ise rahat olunca sohbetler, fotoğraf çekimleri de bolca oluyordu. Böğürtlenlerin son kalanlarıydı dallarında belki de. Ama çok lezzetliydi. Kadıyayla’nın alt taraflarına geldiğimizde ise bizi yine bir çeşme karşıladı. Rehberimiz bu mevkiiye Ab-u hayat dendiğini, bu civarda 7-8 çeşmenin olduğunu söyledi. Suyunu içince bu ismi hak ettiğini anlıyorsunuz. Tatlı ve buz gibi, içtikçe doyamadığımız türden…

Gece yağan yağmur sebebiyle dökülen yapraklar ıslanmış, kozalaklar ise yumuşamıştı. O yüzden bir hafta önceki gibi “basarsam düşer miyim” kaygısı yoktu. ‘Sünger gibiydi zemin’ dedim ya, bu hafta zorlu bir parkur olmayışı, etrafımızdaki güzelliklerle daha fazla ilgilenmemize sebep oldu. Kaldı ki, Sarıalan mevkiine yakın Yunuskaya’da onlardan biriydi. Yolumuzun üstündeki bu yerde çay molası verirken, bu kayaya da hayranlıkla bakıyor ve inceliyorduk. Bu kaya doğanın inanılmaz sanatlarından biriydi, usta bir heykeltraş elinden çıkmış gibiydi. 4-5 metre yükseklikteki bu kaya, toprağın altından dışarı fırlayan bir yunus başını çağrıştırıyordu, üstelik yunuslar gibi gülümsüyordu da sanki… Rehberimiz Vedat, Uludağ’da bu kaya gibi hayvan figüründe olan; kurbağakaya, maymunkaya, kurtkaya diye isimlendirilen birkaç kayanın daha olduğunu belirtirken, bizler de en yakın zamanda onları görmek için sabırsızlanıyorduk.

Molamız bittiğinde, çantalarımızı sırtladık ve Uludağ’da bulunan, 53 manastırdan biri olan manastıra doğru yola çıktık. Geçen haftalarda da birkaçını ziyaret etmiştik. Büyük kısımları toprağın altında kalan bu tarihi eserler, definecilerin keşfiyle delik deşik edilmiş geriye maalesef pek de somut bir şey bırakılmamıştı. Gittiğimiz manastır da, bu kötü kaderi yaşamıştı… Definecilerin açtığı 8-10 metrelik, çukurdan öte büyük hendekler kazılmıştı. Biz anca o hendeklerin iç taraflarını inceleyebildik maalesef… Bu hafta bizimle beraber, bayanlarda Türkiye zirve rekortmeni dağcılarımızdan Melek Aydın Hanım da vardı. Melek Hanım’ın yeni hedefi ise 81 ilde 81 zirve… Yapacağından kuşkum yok, hatta “siz 181 tane de yaparsınız” dediğimde güldü ve “dünya çapında hesaplarsam o sayıyı da geçer belki” diye yanıtladı. Doktor eşi Ali Bey ise tarihi bilgisi oldukça fazla bir abimizdi. Manastırı incelerken; buranın çok büyük bir alana yayıldığını anlattı. Zamanında büyük bir ibadet yeri olduğunu, öğrenci yetiştirildiğini, yapı taşlarını incelerken ise yüksek bir mimarinin eseri olduğunu, kalıntılardan anlaşıldığını belirtti.

Erikliyayla civarına doğru yürürken ‘artık mola zamanı’ dedi rehberimiz. Grubumuzun ateş yakma üstadı Tarık Bey, hemen ateşi yaktı, çayları hazırladı, o da yetmezmiş gibi getirdiği sucuklarını da pişirerek bize sürpriz yaptı. Onca yiyeceğin içinde sucuk baş köşeye oturmuştu sayesinde… Tarık Bey’e bu maharetinin sırrını sordum: “abim bu konuda çok iyiydi” dedi, espirili bir dille ”ondan el aldım” diye de devam etti gülerek… O sırada Ali Bey de bize Uludağ ve Zeus’un ilişkisini anlattı.Yüzlerce kitap okumuş biri olarak bu konuda birikimi baya çoktu. Biz de ilgiyle dinledik tabi… Hep söylediğim gibi, ‘molaların sohbeti çok güzel olur’ diye; onca yolu bazen soluksuz, kan ter içinde yürürsünüz ama molalarda başarmanın huzuru ve mutluluğun hazzından olsa gerek, sohbetin muhabbetin arkası kesilmez.

Mola bitince, ateş söndürüldü, çöpler çantaya konuldu ve biz Zeyniler’e doğru yola çıktık. Dağcıların çoğunun tanıdığı, benim hep merak ettiğim, nerdeyse efsaneleşen bir isim vardır; İlhan… Tanışmayı yıllardır çok istesem de bir türlü karşılaşamamıştım. İlerlerken rehberimiz, ‘İlhan’ diye bağırınca hepimiz o yöne doğru baktık… Sağolsun kırmadı bizi, biraz sohbet etme şansımız oldu… Peki, İlhan neden efsaneleşen bir isimdi?

İlhan yetiştirme yurtlarında büyümüş biri. 18 yaşında yurttan çıktığında, bir iki işte çalışmış, sonrasında ise Uludağ’a çıkmış ve bir daha çok da şehirle alakası olmamış. Köylüler onu çok sevmiş, hatta ona kalması için yakınlarında bir kulübe de vermişler. O, gün boyu hep dağlarda ve İlhan şimdi 35 yaşında… Yaşını söylediğinde çok şaşırdım, çünkü en fazla 25-26 gibiydi… Geceleri Uludağ’da hep dolaşırmış. ‘Korkmuyor musun yaban hayvanlardan’ dedim. ‘Hayır’ dedi; ‘Hayvanlar hiç bir şey yapmaz. Defalarca ayılarla karşılaştım. Hatta çeşmede su içerken yanımda duruyordu. Ben suyumu içtim, elimi yüzümü yıkadım ve gittim, o yanımdaydı’ dedi.

İlhan’ın asıl özelliği ise tam bir kitap kurdu. Zaten diksiyonu, verdiği tereddütsüz net cümlelerden bunu anlayabiliyorsunuz. Binlerce kitap okumuş ve hala okumaya devam ediyor. ‘Hangi tür kitapları seviyorsun en çok’ dedim. ‘Kitap olsun, hiç fark etmez’ dedi. Bunun yanı sıra güncel konularla ilgili yorumlarını dinlerken de onun bakış açısı, bazı konularda ezberlerimizi bozduracak kadar mantıklı, zekiceydi ve biz hayranlıkla onu dinliyorduk. İlhan, köylülere zaman zaman yardımcı oluyor. Karşılığında köylüler küçük ihtiyaçlarını temin ediyordu. Zaten parayla da işi yok. Elmalardan topluyor sirke yapıp insanlara da veriyor. Bundan da çok mutlu olduğu belli… Ve belli ki onun dünyası bizim anlayamayacağımız kadar zengindi. Yarım saat kadar süren sohbetine doyamasak da gitmek için izin istediğinde ise bir şey diyemedik. Çünkü o samimi, yapmacıklıktan uzak ve net biriydi. Ve şu an belli ki gitmesi gerekiyordu…

İlhan’dan ayrılıp Kaplıkaya vadisine doğru inerken çok farklı duygulardaydık.

Onu dağlarda tek başına yaşamaya iten sebep neydi?

Veya biz kalabalıklarda ondan daha mı yalnızdık?

Ona mı duygulanmalıydık, yoksa kendimize mi?

Sanırım bu yanıtsız sorulardan olsa gerek, az kalan yolumuzun çoğunu konuşmadan geçirdik… Belki de içimizdeki sesleri, yargıları, acabaları duymaya çalışıyorduk.

Ve belki de hayatı içinden çıkılmaz karışık hale getiren bizdik.

Ve İlhan, tıpkı Nazım’ın şiirindeki gibi yaşamın şifresini bulan özel kişilerdendi…

***

”Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür

ve bir orman gibi KARDEŞÇESİNE,

bu hasret bizim…”

BU KONUYU SOSYAL MEDYA HESAPLARINDA PAYLAŞ
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ