sonhaber16.com

Duyan var mı? Tarihi miras ahır olmuş!

Duyan var mı? Tarihi miras ahır olmuş!

Selam tüm okuyuculara, doğayı sevmekten vazgeçmeyen tüm güzel yüreklere…

Covid 19’un bir yıla yakın bir zamandır dünyayı etkisi altına almasıyla beraber hayatımızda önce alışamadığımız ama zamanla kanıksamak zorunda kaldığımız birçok değişiklik oldu. Öncesinde maskeyle dolaşan birini gördüğümüzde bir sağlık problemi olduğunu düşünürken şimdi ise maskesiz birini görmek imkansız. Çünkü bu, salgının bulaşmasını engelleyen en önemli tedbirlerden. Sosyal mesafe ve temas etmemek de bizim gibi selamlaşırken, tokalaşmayı kucaklaşmayı seven bir toplum olmamız sebebiyle başlarda biraz zorlasa da ona da zamanla alışmaya başladık. Fakat yaz boyunca düğün, parti organizasyonlarının minimum yasaklarla devam etmesi, kafe restoran AVM gibi kapalı işletmelerin hıncahınç dolu olması vaka sayılarının da havaların soğumasıyla artmasına sebep oldu. Buna binaen getirilen yeni yasakların ise hala anlaşılmaya çalışılsa da faydası olmasını diliyoruz.

Tüm bu kaos içinde temiz kalan, oksijen alabildiğimiz tek yer ise doğa…

Hafta sonu arkadaşlarla uzun zamandır alamadığımız denizin kokusunu duymak için Tirilye civarına gidelim dedik. Araçlara sosyal mesafe gereği 7-8 kişi binerek yola çıktık. Bu kez en ön koltukta ben oturdum. Dj’lik görevini de ben üstlendim tabii. Sanırım arkadaşlar memnun kaldı. Aslında manzara o kadar güzeldi ki her türlü müzik giderdi zaten… Araçlardan indiğimizde uzun süredir göremediğimiz denize merhaba derken, uzun uzun bakarak hasret giderdik… Özlemiştik o maviyi, yosun kokusunu ve huzur veren sonsuzluğunu… Sanki her şey bıraktığımız gibiydi, sanki bir yıldır yaşadığımız o hengame yoktu burada. Haluk Levent’in şarkısındaki gibiydi, “bırakıp gittiğin o gün gibi, deniz mavi gök yeşil mi?” evet öyleydi…

Bu doyumsuz manzaraya doymak mümkün olmasa da yola devam etmemiz gerekiyordu. Sırtladık çantalarımızı ve yola düştük. Evlerin önündeki mandalina ağaçları, yola sarkmış dalları ve düştü düşecek olan mandalinalar, begonyalar, kapıları yola açılan, dağa denize bakan pencereleriyle sıralanmış evleri görünce hayran olmamak ise mümkün değildi. O an keşke burada olsam ve burada yaşasam duygusu nasıl da içinizi dolduruyor anlatamam. Çünkü yaşayan ve yaşatan bir doğa… Kaldı ki Trilye’den çıkarken bizi karşılayan zeytin ağaçlarının içinden yürürken gördüğümüz yaşlı amca da öyle söylüyordu: “75 yaşındayım, ailem Selanik’ten buraya göç etmiş, daha doğrusu etmek zorunda kalmış. Buradakilerle yer değişimi yapılmış yani… Bazen hanım, çocuklar şehre gidelim diyor. Halbuki onlar cennette yaşadıklarının farkında değiller” diyordu…

Ne kadar da haklıydı…

Bir gün öncesi yağan yağmur, toprak yolları oldukça çamurlaştırmıştı. Yürürken biraz zorlansak da hava o kadar güzeldi ki çok da umursayan olmadı. Zeytin toplayanları selamlayarak geçtiğimiz uzun yolda çamurla dans etmeye de gitgide alışıyorduk…

Zeytin ağaçlarının bittiği noktadan itibaren çamur da azalmıştı. Çam ağaçlarının altında kısa bir çay kahve molası ve botlarımıza ağırlık yapan çamurlardan biraz da olsa kurtulduktan sonra tarihi kalıntılara doğru rehberimizin öncülüğünde yine yola çıktık. İnişli çıkışlı tepelerden sonra uzakta başka bir tepenin üzerinde tarihi bir yapı gördük. Yanına gittiğimizde ise dairesel bir mimaride yapılan bu yapının Mudanya’nın 11 kilometre batısındaki Trilye’nin Roma döneminden kalma Kapanca limanına bakan tepesindeki antik dönemlerden kalma bir yel değirmeni olduğunu öğrendik. Değirmen bakımsızlıktan biraz zamana yenik düşse de hala ayaktaydı. Denizse buradan muhteşem görünüyordu…

Sonraki durağımız ise Aya Yani Manastırıydı. Beraber yürüdüğümüz arkadaşlarımızdan Dr. Ali Aydın tarih konusunda araştırmaları ve donanımı sayesinde yürürken bir taraftan da bizi aydınlatıyordu:

Esasında Mudanya’nın 11 kilometre kadar batısında bugün artık bir köy görünümünü almış Trilye’nin bir zamanlar büyük bir Rum yerleşim yeri olduğunu, hatta İstanbul’dan sonra Marmara bölgesinin en canlı ticaret limanının burada olduğunu biliyordum. Trilye ve yakınlarında birçok manastır, kilise yapılarının olduğunu, bunların sayısının 9 tane olduğunu da öğrenmiştim.

Burası Trilye’nin (adı Zeytinbağı olarak biliniyor) 5 kilometre kadar batısında, deniz kıyısında, Aya Yani olarak bilinen, ortaçağ kaynaklarında ise Pelekete Manastırı olarak anılan Hagios Ioannes Theologos Pelekete Manastırı Kilisesidir. Manastır yapısı bugün artık tamamen yıkılmış bir kilise artığıdır.

Bizans döneminde, Bizans imparatorlarından 5. Konstantin zamanında rahipler ile Bizans idaresi arasında birtakım sorunlar ortaya çıkmış. 5. Konstantin’in zulmüne ve diktatörlüğüne karşı direnen rahipler, tek ses olup güçlenmiş ve halkı da arkasına almışlar. İstanbul ve çevresinden rahipler, papazlar, keşişler ardı ardına İstanbul’u terk edip Bursa ve çevresine sığınmışlar. Bu sığınmaların en çok olduğu yer Uludağ ormanlarının içi ve güney Marmara kıyıları olmuş. Bu dönemler 9-10. yy’a tekabül ediyor. İşte bu dönemde güney Marmara kıyılarında çok sayıda kiliseler ve manastırlar inşa edilmiştir. Pelekete manastırının kilise artığı da o dönemden kalmış dinsel mimari yapılardan birisidir.

Bu manastır kilisesi bir zamanlar o kadar ünlüymüş ki şu anda Türkiye’de arkeoloji ve sanat kitapları basan yayınevi bile bu manastır kilisesini anlatan bir kitabın basımını yapmış. O eseri kütüphanemize kazandırmak istemiş olsak da kalmamış. Muhtemelen o eser, orta çağ yazılı kaynaklarından biri olmalıydı… Yol boyunca Ali beyin verdiği bu bilgilerle daha çok sabırsızlanıyorduk görmek için. Nihayet yaklaşmıştık ve denizle ormanın içine saklanmış manastırı tepeden görüyorduk. Fakat yaklaştıkça heyecanımızın yerini hayal kırıklığının üzüntüsü almaya başlamıştı. Buraya gelmeden konuştuğum bir arkadaşım, geçen yıl bu bölgeye geldiklerini fakat özel mülk olduğu söylenerek görmelerine izin verilmediğinden bahsetmişti. Biz geldiğimizde şans eseri kimse olmadığından böyle bir engellemeyle karşılaşmadık. Ama gördüğümüz manzara içler acısıydı. Manastır virane durumdaydı. İçi belli ki defineciler tarafından çok kez kazılmış, duvarlarının üstü tamamen soyulmuştu ve hayvan ağılı olarak kullanılıyordu. Hemen bitişiğinde ahırlar inşa edilmiş ve hayvan gübreleri her tarafta balçık halindeydi. Böyle önemli bir tarihi miras bırakın ilgilenmeyi, kendi kaderine bırakılsaymış belki çok daha iyi durumda olabilirmiş.

Neden ilgilenilmemiş, neden özel mülk diye bu insanların eline bırakılmış bir türlü anlayamadık.

Halbuki bu tarihi eser hepimize ait değil miydi?

Bu görüntüye bakmaya daha fazla içimiz el vermedi ve hemen altında bulunan Kapanca limanına doğru yol aldık.

Trilye’ye tarihi önem veren en önemli değerlerden birisi de Roma döneminden kalan antik limanıdır. Bu liman bugün Kapanca limanı adıyla biliniyor. Bir zamanlar çok canlı olan Trilye-Bursa’nın antik limanı bugün için artık tamamen liman özelliğini kaybetmiş.

Trilye’nin bu antik Roma limanı Trilye ile Eşkel arasındadır. Bir zamanlar İstanbul’dan sonra Marmara bölgesinin en önemli limanı olan bu yerde şimdi sadece Roma döneminden kalma taş blokları vardır. Antik liman son 40 yıl öncesine kadar az da olsa bir işlev görmüş. Ama şu anda Kapanca limanı olarak bilinen bu antik liman artık işlevini ve görünümünü tamamen yitirmiştir.

Bir zamanlar Bursa’ya deniz yolları ile gelecek bütün mallar bu antik Roma döneminden kalma limana getirilip Bithinia bölgesine buradan taşınırdı. Orhan bey zamanındaki Bursa kuşatmasında Bursa’ya gıda ve asker yardımı bu antik liman yoluyla getirilirmiş.

Papalık tarafından zehirlenen Cem Sultan’ın naaşı İtalya’dan gemi ile önce bu limana getirilmiş, buradan karayolu ile Bursa’ya taşınıp Bursa’daki bugün Muradiye külliyesi olarak bilinen yere defnedildiğini de araştırmasını yapan arkadaşımızdan öğreniyorduk. Sonrasında görüştüğüm başka bir dağcı arkadaşım Mesut ise dağcılar tarafından çokça bilinen Likya yolundan buranın ne farkı var dedi. Doğru! Manzara, deniz, orman, tarih ve harika bir parkur…

Her şey tamdı…

Peki eksik olan?

İlgisizlik, umursamazlık, yetkililerin görmezden gelişiydi maalesef ve belki de bizlerin de bu konuya dikkat çektirmek için uğraşmadığımızdan tembelliğimiz de sebepti. Belki de hepimiz suçluyduk…

Molamızı bu eşsiz manzara eşliğinde verirken ateş yakıldı, yine çay, közde kahve, hatta sucuk, biber közlendi. En çok da birbirinden lezzetli sohbetler yapıldı… Ve en büyük hayalimiz bir gün buranın da “Kapanca limanı yolu” olarak Türkiye’de tüm doğaseverlerin yürümek için heyecanlanarak plan yaptıkları bir yer olmasıydı… Uzak bir hayal miydi?

***

Nereye baksam mutluluk, umut, sevgi 

Nereye gitsem bir uçarılık yüreğimde 

Alışmadığım iyimser duygular 

Gökyüzü inadına mavi 

Yaşamak inadına güzel …

(Ümit Yaşar Oğuzcan)

BU KONUYU SOSYAL MEDYA HESAPLARINDA PAYLAŞ
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ