
<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN, Author at sonhaber16.com</title>
	<atom:link href="https://www.sonhaber16.com/author/anilcecen/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.sonhaber16.com/author/anilcecen/</link>
	<description>Bursa, ulusal ve dünya haberleri</description>
	<lastBuildDate>Tue, 28 Feb 2023 10:57:10 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.9.4</generator>
	<item>
		<title>Ulusal Kadro Hareketi</title>
		<link>https://www.sonhaber16.com/ulusal-kadro-hareketi/</link>
					<comments>https://www.sonhaber16.com/ulusal-kadro-hareketi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 28 Feb 2023 10:55:47 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Manşet]]></category>
		<category><![CDATA[Yazarlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sonhaber16.com/?p=298017</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bir kamu hizmetinde ya da herhangi bir işin görülmesi sırasında veya gerekli görülen bir toplumsal misyonun çalışma düzeni ya da yapılması aşamasında, bu doğrultuda gerekli olan  işlerin tamamlanması  sürecinde, işi görecek insanların bir araya gelerek oluşturdukları  birlik ve beraberlik oluşumunda ve çalışan insanların meydana getirdikleri iş görme ya da çalışma düzeninde yer alan kişilerin ya [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://www.sonhaber16.com/ulusal-kadro-hareketi/">Ulusal Kadro Hareketi</a> appeared first on <a href="https://www.sonhaber16.com">sonhaber16.com</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bir kamu hizmetinde ya da herhangi bir işin görülmesi sırasında veya gerekli görülen bir toplumsal misyonun çalışma düzeni ya da yapılması aşamasında, bu doğrultuda gerekli olan  işlerin tamamlanması  sürecinde, işi görecek insanların bir araya gelerek oluşturdukları  birlik ve beraberlik oluşumunda ve çalışan insanların meydana getirdikleri iş görme ya da çalışma düzeninde yer alan kişilerin ya da ücretli personelin bütününe verilen isim olarak kadro kavramı, günlük yaşamda veya iş hayatında kullanılmakta olan bir kavramdır. Çok dar bir kadro ile işi yürütmek, özel olarak yetiştirilmiş insanları bir araya getirerek topluca bir plan ya da projede çalıştırmak gibi toplumsal misyonlarda  bir araya getirilen ya da kendiliğinden bir araya gelen insanların oluşturdukları birliktelik gene kadro kavramı çatısı altında ifade edilebilmektedir. Bir kamu hizmetinde ya da herhangi bir girişim veya projede çalıştırılacak ilgili personelin sayısını ve özelliklerini gösteren, sosyal ve ekonomik haklarını belirleyen hukuksal statü ve bu statüde görev yapan insanların oluşturdukları   çalışma düzenin de ortak hareket edenlerin meydana getirdikleri insan bütünlüğüne kadro adı verilmektedir. Kadro kavramı bir insanlar arası birlikteliği gösterdiği gibi aynı zamanda kamusal alanda gündeme gelen birlikte iş yapma ya da hizmet görme eylemleri sırasındaki ortak hareket edilmesi misyonunu da gündeme getirmektedir. Daha önceden belirlenmiş olan planların uygulamaya geçirilmesi aşamasında kullanılan insan malzemesinin bütüncül bir biçimde dile getirilmesi de, kadro kavramı ile belirlenmeye çalışılan bir durumu ifade etmektedir. Kamu düzeni açısından merkeze hukuki bağ ile bağlı olan birimlerde çalışan insanlar hukuk devleti içinde belirli  bir kadroyu öne çıkarmaktadır. Siyaset bilimi açısından da kadro kavramı bir siyasal oluşum ya da, bir siyasal örgüt kurulması sırasında gündeme gelerek, bu tür girişimlerin kamuya yansıtılmasında ya da siyasal gelişmelerin sürdürülmesi  önemli misyonların tamamlanması açısından yardımcı olmaktadır. Devletin çatısı altında oluşturulan kamu kurum ve işletmelerinde istihdam edilen insan unsuru, insan kaynakları açısından kadro kavramı çerçevesinde ele alınarak belirlenebilmektedir.</p>
<p>Kadro kelimesi bir sosyal, siyasal veya hukuksal yapılanmayı ifade ederken, aynı zamanda bir kavram olarak da etkinliğini sürdürürken bir de  Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş yıllarında devletin resmi ideolojisini topluma yansıtabilmek için  yeni bir siyasal hareketin adı olarak da kullanılmıştır. Kadro ismiyle bir aylık dergi çıkartılmış ve bu derginin yayın ve yazar kadrosu içinde bulunan isimler aracılığı ile, yeni kurulmakta olan Türkiye Cumhuriyeti devletine  geçmişten gelen siyasal düşünce birikimi kazandıracak yeni bir resmi ideoloji oluşumu projesinin hayata  geçirilmesi isteniyordu. Yeni devlet dünyanın ortasında  kapitalist-sosyalist ve müslüman dünyalar arasında  merkezi bir siyasal organizasyon olarak oluşturulurken, yeni yapılanmanın kendine özgü niteliklere sahip olması ve kendi jeopolitik koşullarına uyum sağlaması beklenirken, genç Türk devletinin kendine özgü bir modele dayanması gerektiği, ulusal kurtuluş savaşının öncü kadroları tarafından dile getiriliyordu. Kapitalizm-sosyalizm ve İslam dünyası arasında dünya sahnesine çıkmakta olan yeni devletin doğu ve batılı siyasal modellerin dışında  kalmasına dikkat ediliyor ve hiçbir biçimde Türkiye’yi çevreleyen bu üç devlet modelini taklit eden bir kopyalamaya gidilmesi istenmiyordu .Türk dünyasının içinden çıkan Türkler ‘in kapitalist batı, sosyalist doğu ve müslüman güney siyasal yapılanmalarından hiç birisine dahil olmaması hedeflenirken ,yüzyıllar boyunca dünya karalarının merkezi konumundaki alanda  merkezi güçlü devlet yapılanmasının öne çıkarılması isteniyordu. Bu çerçevede, her üç dünyadaki siyasal görüşler ve akımların taklit edilmesine Kuvayı Milliyeci Kemalist kadrolar karşı çıkarken, bu çizgide hareket eden siyasal toplum kesimlerinin kendi içlerinde örgütlenerek, yeni kurulmakta olan devletin ülkesiyle ve milletiyle bir bütünlük göstermesi  isteniyordu. Bu açıdan devletin kuruluşu ve siyasetin yürütülmesi sırasındaki yetişmiş insan gereksinmesi kadro hareketi ile karşılanıyordu.</p>
<p>İnsanlık tarihi boyunca her siyasal dönemde ya da yeni kurulan devletlerin ortaya çıkışlarında eskisinden farklı yaklaşımlar geliştirilerek ,son durumu kucaklayan gelişmeleri izleyerek anlatan ve bu doğrultuda yeni devletlerin ya da hareketlerin siyasal içerik kazanmalarına, her dönemin önde gelen entelektüel toplum kesimleri ile ülkenin ya da toplumun önde gelen bilim adamları, yazarları ve sanatçıları öncülük yapmışlardır. Bu doğrultuda benzeri bir girişim, yeni kurulmakta olan insan gereksinmelerini karşılamak amacıyla, bir kadro hareketine yeni devlet kalkışmıştır. Batı dünyasının beş asırlık birikimine sosyalist dünyanın yeni oluşumları da eklenince merkezi coğrafyada eskisinden çok farklı rüzgarlar esmeye başlamıştır. İşin içine bir de orta çağ yıllarından gelen İslam düzeni ve birikimi de eklenince, bu üç dünya arasında merkezi bölgeyi ele geçirmek ya da orta dünya bölgeleri üzerinde  egemen olmak üzere hegemonya kavgaları ortaya çıkmaya başlamıştır. Türkiye Cumhuriyeti daha kuruluş aşamasında üç dünya arasında çekişmenin ana konusu olarak bölgedeki komşu devletler arasında çatışma konusu yapılmaya çalışılmış ama ulusal kurtuluş savaşının önderi devletin kurucusu olarak  böylesine olumsuz bir gelişmeye izin vermeyerek, güçlendirilmiş bir inisiyatifi devreye sokarak, merkezi yapılanmayı devletin başkenti olarak ilan edilen Ankara kenti üzerinden bütün dünyaya resmen ilan etmiştir. Türk devletini ortaya çıkaran Kuvayı Milliye mücadelesi bu mücadelenin düşünsel boyutlarını yeni yayınlanacak olan aylık KADRO dergisi aracılığı ile hem ülke kamu oyunda hem de dünya ülkelerinin oluşturduğu küresel yapılanmalar arasından her kesime ulaştırılıyordu. Yirminci yüzyılın başlarında tam bağımsız bir cumhuriyet olarak dünya sahnesine çıkartılan Türk devleti geçmişten gelen siyasal birikimlerden yararlanarak, yeni dünya düzenine ayak uydurabilmenin arayışı içine girerken, kuruluş aşamasında üç dünya arasında kendi sentezini yapmış bir bağımsız devlet olarak  insanlığa seslenmek istiyordu. Ulusal kurtuluş ile birlikte devletin de başında kurucu önder olarak bulunan Atatürk’ün öncülüğünde yeni bir ideolojinin temelleri atılmak isteniyordu. Ülkeyi çevreleyen üç ayrı dünyanın önde gelen devletleri ile çatışmak istemeyen Atatürk, kurucu önder olarak yeni Türkiye’nin önünü açıyor ve söylevleri ile de, ülkenin kuruluş aşamasındaki siyasal ve düşünsel boşluklarını doldurmak üzere bu alanda da öncülük görevini yerine getirmeye çaba gösteriyordu.</p>
<p>Merkezi alanda  kurulmuş olan Türk devleti yoluna devam ederek kuruluş dönemini tamamlarken, üç ayrı dünyanın önde gelen büyük devletleri ve güçleri de Ankara yönetimine baskı yaparak, devletin resmi organı konumundaki KADRO dergisindeki yazarlara, yazılara ve içeriklerine çeşitli itirazlarda bulunarak, ülkenin birlik ve beraberliğini sarsacak düzeyde sorunların çıkmasına yol açılıyordu. Özellikle Avrupa ülkeleri ile birlikte Sovyetler Birliği gibi bir büyük devletin de Türkiye’nin resmi yayın organındaki yazılara ve devletin resmi politikalarını yansıtan makalelerin dergi de yayınlanmalarına karışmaları, genç cumhuriyetin bağımsız ve tarafsızlık statüsü içinde yoluna devam etmesini önlüyordu. Sınır boyu komşu devletlerden daha çok, geleceğe dönük bir bloksal yapılanma peşinde koşan Rusya, Amerika ve Arabistan gibi büyük devletler, kendi dünyalarına dönük yazılardaki farklı görüşleri kabul edemiyor ve karşı çıkıyorlardı. Dergi sayılarının çıkışı sonrasında hemen elçilikleri devreye sokarak ve üç dünya yapılanmasının temsilcileri diğer blokların öne geçmelerine izin vermeyerek ,kendi doğrultularında Türkiye Cumhuriyetine yön vermeye çaba gösteriyorlardı. Atatürk gibi tam bağımsızlıkçı bir siyasal önderin bu gibi dış müdahalelere tepki gösterdiği ve daha sonraki aşamada da üç yıllık yayın dönemini geride bırakan KADRO dergisinin kapatılmasına karar vererek, bu kararını hemen uygulama alanına aktardığı görülmüştür. Devletçilik yanlıları ile özel sektör taraftarları çekişirken, sosyalistler ile kapitalistler de merkezi devletin üzerinde etkinlik sağlayabilmek için devreye girerek, baskı ve müdahalelerini tırmandırıyorlardı. Liberal kadrolar sosyalizm ve devletçilik anlayışlarına karşı savaş açarlarken, İslamcı toplum kesimleri de dinsizlik olarak ilan ettikleri laiklik anlayışına toptan karşı çıkıyorlardı. Böylece, Türk devleti daha kuruluş aşamasını tamamlayamadan  çok ciddi bir siyasal çekişme sürecinin içine doğru sürüklenmek durumunda kalıyordu.</p>
<p>Birinci dünya savaşı sonrasında dünyanın tam ortalarında merkezi devlet modeli olarak öne çıkan Türkiye Cumhuriyeti, kapitalist-sosyalist ve Müslüman dünyalardan gelen müdahale girişimleri ile daha işin başında bölünme ve parçalanma riski ile karşı karşıya kaldığı için, devletin kurucu önderi Mustafa Kemal’in duruma müdahale etmesi üzerine, KADRO dergisinin kapatılmasına karar verilerek, dergi üzerinden ideoloji yaratma ve ülkeyi çevreleyen üç ayrı dünyanın kendi sistemleri ve çıkarları üzerinden yeni kurulmakta olan çağdaş cumhuriyet rejiminin karışıklık ortamına sürüklenmesi önleniyordu. Kuruluş döneminin başlangıcında teorik ve siyasal çekişmelere hedef olması yüzünden, Atatürk’ün önderliğindeki cumhuriyet rejimi en hassas anda bir geri adım atarak KADRO dergisinin kapatılmasına karar verdi. Derginin çıkışından başlayarak üç yıla yaklaşan bir süre içinde yönetimi başarıyla sonuçlandıran ülkenin önde gelen yazarlarından Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Türkiye Cumhuriyeti devletinin  büyükelçisi olarak, Avrupa ile Asya kıtaları arasında bir köprü konumundaki jeopolitik konumundan yararlanılmak üzere, Arnavutluğun başkenti Tiran’da göreve başlıyordu. Kapitalist batı dünyasının en etkili merkezi olan Avrupa kıtası ile ters düşmemek üzere bir Balkan köprüsü olan Arnavutluk’tan yararlanılmak istenirken, bu ülke halkının büyük çoğunluğunun Müslüman olması ve Arnavutların Osmanlı kimliğini kabul ederek her zaman için  Türkiye’den yana tavır koymalarını dikkate alan Atatürk, Anadolu’da Osmanlı döneminden sonra yaşamaya başlayan Arnavutların  toparlanarak eski yurtlarına dönmesi ve böylece Balkan yarımadası üzerinde Türkiye’ye düşman olabilecek büyük bir Yunan devletinin kurulmasını önlemeye çalışılıyordu. Hristiyan ve Bizans kalıntısı bir düşman konuma sahip olan, ayrıca Yunanistan’ın dengelenmesi için  Anadolu toprakları üzerinde Pontusçuluk oynayan bir Helen devletine karşı Müslüman ve dost Arnavutluk devletini öne çıkarmayı bölge dengelerine daha uygun gören Türkiye, daha sonraki aşamada  Arnavutların Balkan yarımadası üzerinde kendi devletlerini güçlü bir biçimde kurmalarına yardımcı olmuştur. Arnavutluk devletinin kurulmasıyla birlikte Balkan yarımadası üzerinde Müslüman ve Hristiyan halklar arasındaki siyasi denge yeniden kurulabilmiştir.</p>
<p>Yeni devletin içini dolduracak bir siyasal birikimin temsilcisi olarak Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Arnavut devletinin kurulmasıyla birlikte  yeni Türkiye cumhuriyeti Anadolu toprakları üzerinde batı emperyalizmine karşı daha sağlam duracak farklı bir jeopolitik konuma sahip oluyordu. Komşu bölgelerle siyasal müdahale krizleri yaşayan genç cumhuriyet rejimi zorlanırken, batı dünyasına önem veriliyor ve kurucu önder Atatürk’ün en yakın yoldaşlarından birisi olarak öne çıkan Yakup Kadri, Arnavutluk büyükelçisi olarak Türkiye’nin batı dünyası ile ilişkilerinin yakınlık çizgisinde yürütülmesi amacıyla görevlendiriliyordu. Nitekim daha sonraki yıllarda ikinci dünya savaşı sırasında İtalyan faşizmi Balkan bölgelerinde yayılmaya başladığı zaman Arnavutlar bu duruma karşı çıkmışlar ve Türk devleti ile yakınlaşarak, Hitler ve Mussolini rejimlerinin Balkanlar üzerinden Anadolu’ya saldırmasının önlenmesinde Türkiye’den yana bir dostluk politikası izleyerek, Bizans uzantısı Yunanistan’ın İtalya ve Almanya gibi büyük Hristiyan devletlerin çizgisinde, Türkiye düşmanlığı yapmaları Arnavutların destekleriyle önlenmiştir. Türkiye  KADRO dergisi aracılığı ile eski Osmanlı eyaletleri olan Balkan devletleri ile birlikte ortak bir merkezi dayanışma çizgisinde geleceğe dönük adımlar atarken, Yakup Kadrinin büyükelçiliği döneminde Türk devleti ikinci dünya savaşı belasını atlatıyor ve Türkiye ile Arnavutluk devletleri arasında kurulan sağlam ilişkiler sayesinde, Roma ve Bizans dönemlerinde olduğu gibi Vatikan’ın emrinde bir Hristiyan sömürgeciliğinin eskisi gibi Balkanları aşarak merkez ülke  Türkiye’yi tehdit etmesine izin verilmiyordu. Arnavutluk Cumhuriyetinin bir sağlam Müslüman devlet olarak devreye girmesi sayesinde batıdan gelebilecek bütün askeri ve siyasi saldırılara karşı, Anadolu’daki  Türk devleti güvence altına alınıyordu. Bugün Bizans artığı Pontusçu  Yunanistan&#8217;ın yeni Siyonizmin Truva atı konumundaki ABD tarafından savaşa sürüklenmesiyle birlikte tarih tekrar ederken, bu kez ABD emperyalizminin Bizans artığı Pontuscular ile giriştikleri ortak saldırılara karşı, Türkiye eski komşuları ile ortak hareket ederek, üçüncü kez  Balkanlar üzerinden getirilebilecek bir saldırı senaryosunu  bölgedeki Müslüman toplulukların destekleriyle  başarılı bir biçimde  önleyebilmiştir.</p>
<p>Yakup Kadri’nin  öncülüğündeki KADRO dergisinin başlattığı toplumsal örgütlenme hareketi cumhuriyetin kuruluş yıllarında gündeme gelmiştir. 1932-1934 yılları arasında yayınlanan KADRO dergisi Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Şevket Süreyya Aydemir, İsmail Hüsrev Tökin, Vedat Nedim Tör, Burhan Asaf Belge gibi o dönemin önde gelen yazarları ve aydınları tarafından çıkartılan KADRO dergisi iki yılı aşkın bir süre yayın hayatında kalmış ama daha sonraki gelişmeler karşısında ,dergi üzerinden Türk devletine müdahale etmek isteyen emperyalistlerin önünü kesmek üzere, dergi üç yıllık yayın hayatını tamamlayarak kurucu önder Atatürk’ün kararı ile kapanmıştır. İşin başından beri KADROCULAR devleti kuran partinin altı ok ile ifade edilen ve kurucu önder Mustafa Kemal tarafından belirlenen cumhuriyetçilik, laiklik, milliyetçilik, devletçilik, halkçılık ve devrimcilik ilkelerine sıkı bir biçimde bağlı kalmışlar ve bu doğrultuda Atatürk’ün belirlediği altı ilke üzerinden yeni bir dünya görüşü geliştirmeye çaba göstermişlerdir. Batı kapitalizmi, doğu sosyalizmi ve de güneyden gelen İslamcılık ilkelerinin dışında hareket ederek, bu üç blok üzerinden merkezi teorik bir yapılanma için uğraşan cumhuriyet yönetimi ve onun içinden çıkmış olan KADRO hareketi, yirminci yüzyılın başlarında geride kalmış ideolojilerin ötesinde yeni bir devlet modelini, merkezi alandaki eski yapıları aşarak ve bunları sentezcilik üzerinden bütünleştirerek, Türkiye’nin jeopolitik yapılanmasına uygun düşen yeni bir devlet modelini, Atatürk’ün önderliğindeki Kuvayı Milliye hareketi ile geliştirmeye çalışmıştır. Savaşlar ve Devrimler çağında Türk devrimine teorik bir çerçeve oturtma girişimi hem izlenecek yolun ilkelerini, hem de bu ilkeler üzerinden ortaya çıkan siyasal birikimin sentezci bir yaklaşım ile merkezi doktrin haline dönüştürülmesini gerekli kılıyordu. Bir toplumsal hareketin ya da devrimin teorik bir çerçeveye oturtulması konusunda Atatürk ilkeleri belirleniyor, KADRO hareketi de bu milli ilkeler üzerinden yapılmakta olan devrimin teorik anlamda içeriğini oluşturuyordu. Bu çizgide Kemalist yönetim ile KADRO hareketi arasında bir paralellik sağlanmasına çalışılarak merkezi birlik arayışı sürerken, Kemalist hareketin devlet yönetimi ile KADRO hareketinin yazar kadroları arasında tam anlamıyla bir bütünlük sağlanamayarak, bölge ve ülke toprakları üzerinde tam anlamıyla bir paralellik  kurulamamıştır ve bunun sonucu olarak derginin kapanmasıyla siyasal hareket durdurulmuştur.</p>
<p>KADRO dergilerinde Türk devriminin burjuva ve işçi sınıflarına dayanan devrimlerden çok farklı olduğu, sosyalizm ve kapitalizm arasında bir yer alan Kemalist devrimin bütünüyle Türk devleti ve ülkesinin somut koşullarına dayanan köklü bir dönüşüm olduğu, bu yüzden diğer devrimlerden fazlasıyla uzak bir hareket olduğu ve önümüzdeki dönemde Kemalizm adı altında tamamen Türk devriminin özel ve özgün durumlarına çözüm üretecek adımların atılması gerektiği vurgulanmıştır. İkinci dünya savaşı çıkartmak isteyen Siyonist çevrelerin dünya ekonomisini krize sürüklemesi yüzünden KADRO dergisi yazarları, Türkiye’ye özgü Kemalist devletçilik politikalarına yönelinmesi gerektiğini savunmuşlar ve bu yüzden batının serbest piyasa ekonomisi uygulamalarına karşı çıkarak planlı devletçilik siyasetini savunmuşlardır. Toplum içindeki sınıf farklarının ortadan kalkması için KADRO hareketi, Türkiye’nin jeopolitik konumuna uygun düşecek bir üçüncü yol siyasetini Kemalizm adına gündeme getirerek örgütlüyordu. Ulus devlet kontrolünde kamucu bir ekonomi ve siyasetin karma ekonomik düzen içinde mümkün olduğunu savunan KADRO hareketi, batılı kapitalistler  ile Sovyetçi sosyalistlere karşı ulusalcı ve halkçı bir kamu düzenini üçüncü bir ayrı yol olarak ortaya koyuyordu. Geniş bir toprak reformu ile birlikte merkezi devletçiliği savunan bir makalenin o aşamada başbakanın imzası ile yayınlanması üzerine yoğun bir dış tepki gündeme gelince, Atatürk 22. sayısında  dergiyi kapatarak KADRO hareketinin önünü kesiyordu. Böylece, Kemalist devrimin içeriği teorik bir yapılanma ile değil ama uygulamalara öncelik veren ve devlet ile rejimin kurucu önderi Atatürk tarafından belirlenen, merkezi bir yapılanma ile ortaya konuyordu. Merkezi coğrafyada ulusal bir senteze dayanan Kemalist siyaset, kurucu önderin liderliğinde, bilim ve siyaset kadrolarının bu tür bir çalışma düzeni içinde yer alarak yönetime destek vereceği ulusal ve halkçı bir sentezin oluşturulması sayesinde devrimin arkasından gelerek, siyasal boşluk alanlarını dolduracağı yeni bir atılım sayesinde gerçekleştirilecekti.</p>
<p>KADRO hareketini yaratan oluşum Türk devrimidir. Sovyet devrimi sonrasındaki koşullarda, Kemalist devrim devrimci açılımı Rusya’dan Türkiye’ye doğru çevirmeye başladığı aşamada, Türk devrimi de Rus devrimi gibi dünya kamuoyunda tartışılmaya başlanmıştır. Osmanlı devleti orta çağ uzantısı bir eski imparatorluk olarak çökerken Anadolu’nun ortalarında Ankara kentinde yeni bir devlet yönetimi kuruluyordu. Orta çağ uzantısı imparatorluklar yeni bir çağa geçerek çöküş dönemine girerken, bu aşamada dünya güçleri yeni çağların devlet modeli olarak gündeme gelen ulus devletlerin önünü açacak  düzeyde, savaşları ve benzeri kaos ve karışıklık oluşumlarını gündeme getirerek var olan devlet yapılarını zorluyorlardı. Bu gibi zorlamalar sürecinde dünyanın çeşitli yer ve bölgelerinde otorite boşlukları öne çıkarken, bu gibi bölgelerin halkları  ortaya çıkan yeni koşullara uygun yeni devlet modelleri arayışlarına doğru yöneliyorlardı .Osmanlı devletinin yıkıldığı bir aşamada eski Osmanlı topraklarında otoriteye dayanan kamu düzeni de çöküşe sürüklenerek, belirli alanlarda devlet ve siyasal düzen boşlukları yaratıyorlardı. Eski devlet düzeni yıkılırken ortaya çıkan yeni devletlerin oluşum süreci siyasal gündemleri belirleyerek hem uluslaşma hem de bu doğrultuda ulus devlet oluşumlarının önünü açıyordu. Böylesine bir geçiş döneminde devrimler ve toplumsal isyanlar ortaya çıkarak, bölge halklarının geleceğinde etkin olabilecek siyasal eğilimlerin öne çıkmasını sağlıyorlardı. Birinci dünya savaşı sonrasında ortaya çıkan bu gibi durumlar merkezi alanda da  yansımalar yapınca, Osmanlı devletinin yerine Türkiye Cumhuriyetinin  gelişi kendiliğinden tarih sahnesine çıkmıştır. Sosyal ve siyasal gelişmeler birbirini izlerken yaşanan olaylarda her ülke ve toplum kendi yolunu belirlemeye çalışmıştır. Bu tür oluşumlar sırasında zaman zaman ortaya karizmatik liderlerin çıktığı ve bunların devrimin başına geçerek yeni toplum ve devlet düzenlerinin oluşumunda  öncü ve kurucu önder konumuna geldikleri görülmektedir. Bu tür süreçlerde bir toplumun ya da devletin karizmatik önderin öncülüğünün arkasında yer alabildikleri görülmektedir.</p>
<p>Türk devrimi gerçekleştirilirken toplumun ve devletin yaşanan devrime göre biçimlenmesi ya da yeni dünya düzeninde yerlerini almaları gerekmektedir. Bu tür gerçekler Türk devrimi ve ulusal kurtuluş savaşı dönemlerinde de diğerlerine benzeri bir biçimde Türkiye’de ortaya çıkmıştır. Bir yandan savaş meydanlarından ulusal kurtuluş savaşının önderi karizmatik bir lider olarak öne çıkarken, o dönemin aydınları ve bilim adamlarının içinden de KADRO hareketi gibi bir toplumsal oluşum öne çıkmıştır. Savaş koşulları altında devlet kuruluşu tamamlanmaya çalışılırken ,ülkedeki aydın potansiyeli içinden farklı kadrolar ortaya çıkabilmiş ve bu nedenle de KADRO dergisi yayınları arasında birbiriyle ters düşen bazı makalelerin yayınlanması söz konusu olmuştur. Türkiye bulunduğu jeopolitik konumu gereği batıya bakınca kapitalizm, doğuya bakınca sosyalizm gibi ters ideolojilerin baskılarını yaşamıştır. Bir de çağdaş dünyaya ayak uydurulmaya çalışılırken, kuzey yarıküredeki laik düzenlere karşı güneyden gelen dinci yapılanmaların da baskıları fazlasıyla yeni devleti uğraştırmıştır. Bir küçük burjuva devrimi olan Kemalist rejim diğer ülkelerde olduğu gibi zaman içinde büyük sermaye ve büyük burjuvazinin kontrolü altına girdiği için daha sonraki aşamalarda belirli çıkar grupları, uluslararası tekelci sermaye ile birlikte şirketlerle ortak çalışan dini grupların da baskıları altına girmiştir. Ülkelerarası karşılaştırmalarda dünya ülkelerindeki büyük burjuvazinin  küçük burjuva gruplarını ve aydın kamuoyunu satın alması yüzünden, devletler ve toplumlar zengin ve güçlü büyük burjuvazinin denetimi altına girmiştir. Bu gibi durumlarda aydın kamuoyunu oluşturan ve yönlendiren bilim adamı ve yazarlar iç ve dış merkezlerin baskıları altında farklı görüşleri savunarak, KADRO dergisinde olduğu gibi ters düşerek  farklı görüşler peşinde toplumu karıştırabilmişlerdir. İşte bu gibi kaotik durumların ortaya çıkmaması için, ulusal kurtuluş hareketi ve savaşından gelen bir lider olarak Atatürk, öne çıkarak belirleyici olmuş ve zaman içinde benimsenen ilkeler ile bir altı ok sistemi kurarak, ulusal ve bölgesel senteze dayanan ve tamamen Türkiye’nin özel koşullarından yararlanan ayrı bir devlet modeli oluşturarak, KADRO hareketinin geliştiremediği ulusal sentezi tam bir karizmatik önder ağırlığı altında oluşturarak, toplumun her kesimine ve KADRO hareketi içinde yer alan çeşitli toplum kesimlerinin temsilcilerine de benimseterek, Türk ulus devletini kurmuştur.</p>
<p>Bürokratlardan oluşan devlet ile askerlerden oluşan ordu birlikteliğine dayanan Türkiye Cumhuriyeti, aynı zamanda milliyetçilik akımı ile halkçılık akımlarının birlikteliğine dayanan yeni bir sentez  devlet modeli ile öne çıkmaya yönelince, KADRO hareketi istenen birlik ve bütünlük görünümünü verememiş, devletin her yönü ile yönetilmesi sorun olmaya başlayınca, KADRO’nun kamuoyu oluşturma misyonu sona ermiş ve karizmatik önderin yönetimi ve söylevleri ile belirlenen bir yeni sentez devleti modeli, merkezi alanda çekişmelerin önünü kesecek derecede etkili bir biçimde uygulanmaya çalışılmıştır. Osmanlı döneminden gelme zengin toprak ağaları ile birlikte yabancı büyük şirketlerin yerli temsilcileri olarak yeni oluşturulmaya çalışılan orta burjuvazi, siyaset sahnesinin destekçileri olarak ağırlık kazanırken, dünya savaşı sürecinde emperyal ve küresel merkezlerin  ülke siyasetini doğrudan etkilemeye çalıştıkları görülmüştür. İttihat Terakki partisi döneminde Avrasya milliyetçiliği yapılırken, Misakı Milli sınırları içindeki cumhuriyet devleti de ulusal sınırlar içindeki ülkenin üniter ve merkezi yapılanmasını yeni milliyetçi girişimlerle gerçekleştirmeye çaba göstermiştir. Kemalist devrim bir toprak reformu yaparak işe başlayamadığı için bunun eksikliği her dönem sorun yaratmış ve ülkedeki sınıflar arası uçurumun zamanla derinleşmesi gibi olumsuz bir süreç öne çıkmıştır. İttihatçılar Turancılık yaparken, Ulusçular memleketçilik yapmışlardır. Türk dünyasının yaygın Avrasya topraklarına dağılması, Rusya’dan göç ederek gelen Türkçü grupların Anadolu yarımadasını vatan yaparak  ülkeleştirmesine giden yolu açmıştır. Türkler düzenledikleri Türkçülük Kurultayları aracılığı ile üzerinde yaşadıkları yarımadayı Türklerin merkezi anavatanı olarak ilan etmişler ve daha sonra da Avrasyacı politikalarla Türk dünyasının bütünlüğünü gerçekleştirmeye çaba göstermişlerdir. KADRO hareketi hem dışarıdaki hem de Misakı Milli sınırları içerisindeki Türkçülük akımları ile yakından ilgilenerek, onlarla ortak hareket edebilmenin yollarını aramıştır.</p>
<p>KADRO hareketi, emperyalist devletlerin Türkiye’yi işgalinden sonra ortaya çıkan bir tepki hareketi olan Kuvayı Milliye mücadelesinin paralelinde gündeme gelen bir düşünce eylemidir. KADRO hareketi daha sonraki yıllarda fazlasıyla ele alınarak incelenmiş bir düşünce hareketidir. O dönemin koşullarında her türlü olumsuz koşula rağmen, Ulusal kurtuluş savaşı başarıya ulaşınca, çeşitli fikir hareketleri öne çıkarak gelinen aşamadaki dünya ve Türkiye’nin konumlarını karşılıklı olarak incelemişlerdir. KADRO hareketi bunların içinde en etkili olan ve geleceğe dönük bir açılımı, Türkiye için gündeme getiren düşünce akımı olarak, yurtiçinde olduğu kadar uluslararası alanda da yeni Türk devleti ile ilgili olan bütün sorunlara bilimsel ve ulusal birikim çizgisinde eğilerek, genç Türk devleti için çıkış yolu ortaya koymaya çalışmış ama ne yazıktır ki, iç ve dış çıkar çevreleri her türlü eleştiri ile birlikte karalama ve çamur atma senaryolarına başvurarak, Türkiye’nin önünü kesmek için her yolu denemişlerdir. KADRO hareketinin içinde bulunduğu durumu ve konumunu inceleyen onlarca bilimsel çalışma yapılmış ve bunların bir kısmı yayınlanarak Türk düşünce ve bilim hayatına olumlu katkılar getirmiştir. Birinci dünya savaşından ikinci dünya savaşına doğru dünya  yönlenirken,  savaş koşulları önde gelen büyük ülkelerde yeni siyasal akımlar yaratarak dünyanın yeniden biçimlenmesine yol açmıştır. Rusya’da Komünizm, Almanya’da Nazizim, İtalya’da Faşizm, İspanya’da Falanjizm ve Çin’de Maoizm gibi siyasal modeller gündeme gelince, Türkiye Cumhuriyetinde de kurucu önder Atatürk’ün çizgisinde kurulan devlet ve siyasal yapılanma modeline Kemalizm adı verilmiştir. Türk sisteminin diğer devletlerden farkı, sahip olunan özel koşulların ülkeler ve siyasal rejimler arasında yaratmış olduğu ayrılıklar olarak öne çıkmıştır. Ne var ki, savaş koşullarına tepki olarak gelişen bu siyasal rejimler ve devlet yapıları daha sonraki koşullarda ele alınarak incelenirken, savaş dönemleri ürünleri olarak otoriter rejimler yeryüzünde büyük ülkelerde öne çıkmış ve bu yüzden de mukayeseli siyaset bilimi alanının başlıca çalışma alanı olmuştur. Otoriter rejimler savaş yıllarında önde gelen devletlerin yönetiminde etkin olduğu için, o dönemin koşullarını ele alan bilimsel çalışmalarda Türk siyasal sisteminin modeli olan Kemalizm akımı da Faşizm, Nazizim, Komünizm ve diğer baskıcı rejimler ile dönemsel beraberlik çerçevesinde inceleme konusu yapılmışlardır. Uluslararası kapitalist sistemin bütün dünyayı işgale yönelmesine karşılık, her büyük devlet kendi güvenlik sistemini kurmuştur.</p>
<p>KADRO hareketi hakkında bir çok araştırma yapılmasına rağmen, bu derginin makaleleri tüm yönleri ile incelenerek değerlendirilmemiş ve daha çok bu derginin yazarlarının yayınlamış olduğu kitaplar üzerinden değerlendirmeler kısa yoldan yapılmaya çalışılmıştır. Özellikle derginin kurucularından olan Şevket Süreyya Aydemir’in yazmış olduğu &#8221;Inkilap ve Kadro&#8221; isimli kitap KADRO hareketinin sonraki yıllara aktarılan ana kaynağı haline gelmiştir .Daha sonraki yıllarda öne çıkan Atatürkçü, Kemalist, Ulusalcı ve Cumhuriyetçi akımlar kamuoyu önüne çıkarlarken KADRO dergisini ve bu hareketten geride kalan yazılı malzemeleri esas kabul ederek bu hareket hakkında yargılama ya da değerlendirmelere gitmişlerdir. KADRO kurucusu Şevket Süreyya aynı zamanda 1920 yılında yapılan  Bakü Kurultayı’na Ankara hükümeti adına katılarak ve yeni Türk devletinin <strong>“Doğu Halkları Kurultayı”</strong> içindeki konumunu da inceleyerek Azerbaycan ve Kafkasya’daki gelişmeleri gördükten sonra, Türklerin yeni başkenti olan Ankara’ya gelerek, yeni Türk devletinin kuruluşuna bir yüksek bürokrat kimliği ile katılmıştır. Derginin diğer kurucuları ve yazarlarına bakıldığı zaman da, KADRO hareketinin yeni yönetim düzeninin ve siyasal rejimin oluşturulmasında  KADRO’cuların Türkiye Cumhuriyetinin üst düzey yönetimine yazı ve makaleler aracılığı ile katkı verdikleri  ve daha sonraki aşamada da Sanayi, Ticaret ve Tarım Bakanlıklarında üst düzeyde görevler alarak devletin kuruluşuna bizzat önemli katkılar sağladıkları görülmüştür. İttihat ve Terakki Partisi ile Cumhuriyet Halk Fırkası gibi parti mensubu bazı siyaset adamlarının da zaman içinde KADRO dergisi ile yakından ilgilenerek makaleler yayınladıkları görülmüştür. KADRO dergisi çizgi olarak Ziya Gökalp ya da Yusuf Akçura ile temsil edilen Türkçülük akımından uzak dururken, Doğu Halkları Kurultayı’nın etkisiyle KADRO’cular Sovyetler Birliği rejimine daha yakın duran görüşleri gündeme getirmişlerdir. Lenin ve arkadaşları her türlü emperyalizme karşı çıkarken, Lenin’in düşüncelerinden yararlanmışlar ama bütünüyle bir sosyalist rejim altında yaşamayı düşünmemişlerdir. KADRO’cular emperyalist sistemin çöküşü sonrasında bir sosyalist rejimi düşünmemişler ama ulusal sol bir çizgide tam anlamıyla siyasal ve ekonomik bağımsızlık düzenini savunarak, sosyal emperyalizme de karşı duran bir  yol sergilemişlerdir.</p>
<p>KADRO’cular sosyalizm ve kapitalizm arasında tam anlamıyla bağımsızlık düzeni ve ekonomiyi savunurlarken, emperyalizme karşı sömürgeler imparatorluğunu savunan Sultan Galiyev’in görüşlerine sahip çıkmışlardır. Galiyev Rusya’da yaşayan Müslümanların kuracağı bir sömürgeler Enternasyonel’ini tam bağımsızlığın gerçek örgütlenmesi olarak  öne sürerken, bütün Doğu Halkları ile birlikte aynı zaman Atatürk’ün açıkça dile getirdiği Mazlum Milletler dayanışmasını sağlayacak yeni bir örgütlenmeyi, KADRO hareketi de tıpkı Sultan Galiyev çizgisinde  sonuna kadar savunmuştur. Batı emperyalizminin kontrolü altında bir Bolşevik akımına karşı çıkan Sultan Galiyev Anadolu’da örgütlenen Kemalist hareket ile yakın ilişkiler içinde bulunmuştur. Sovyet devrimi dinsizlik çizgisini cami ve klişeleri kapatarak yaygınlaştırmaya çalışırken, Sultan Galiyev antiemperyalizm çizgisinde Sömürgeler Enternasyonel’inin kuruluşunun hazırlıklarını tamamlamaya çalışıyordu. Bütün Müslüman topluluklar ile birlikte Türkiye’deki İslam potansiyelini de  yakından inceleyen Galiyev, savaş sonrası yıllarda yeni devletler kurulurken, Anadolu topraklarında kendine özgü bir laik cumhuriyet kuran Kemalist hareket ile yakından ilgilenmiş ve Atatürk ile  mektuplaşarak iki ülke ve müslüman nüfuslu bölgeler arasında antiemperyalist işbirliğini savunmuştur. Zamanla Stalin diktatörlüğünün pençesine sürüklenen Sultan Galiyev Hristiyan batının baskıları sonucunda idam edilerek, Müslüman Sosyalistler ya da Antiemperyalist Sömürgeler Federasyonu gibi örgütlenmelerin önü kesilmiştir. Batı emperyalizmi Müslüman toplumlara sosyalizmi yasaklarken, aynı zamanda sömürgelerin de bir üçüncü dünya yapılanmasına yönlendirilmesi gibi, dünya dengelerini yeniden oluşturacak farklı bir yapılanmanın önünü kesmeye çabalıyordu. KADRO hareketi, Rusya’dan gelen fikir adamları tarafından örgütlendiği için, Sovyetler Birliğinin Yeni Ekonomi Politik adı ile uyguladığı sınıflar ötesi eşitlikçi bir ekonomi politik ile yakından ilgilenerek, Türkiye’yi batının sömürgesi olmaktan kurtulamayan yeni ulus devletlerin çıkmazından kurtaracak Sömürgeler Enternasyonel’ini  savunmaya başlayınca, batı blokunun önde gelen ülkeleri KADRO’nun kapatılması için harekete geçerek siyasal baskı yapmışlardır.</p>
<p>KADRO hareketi bir ulus devletin kuruluş aşamasında içinden çıkan bir hareket olduğu için hem her türlü emperyalizme karşı çıkmış hem de bu doğrultuda her türlü ulusal politikayı Türkiye Cumhuriyetinin ulusal çıkarları doğrultusunda sonuna kadar savunmuştur. Sultan Galiyev, Türkiye’nin sahip olduğu jeopolitik konumu yerinde değerlendirerek işgalci ve saldırgan batı emperyalizmine karşı üçüncü bir dünya oluşumu adına Sömürgeler Enternasyonel’ini  Atatürk ile işbirliği yaparak siyasal gündeme getirmek için, çok çalışmış ama onun bu tür girişimleri Atatürk’e yazdığı mektuplar aracılığı ile ortaya çıkınca, Stalin yönetimindeki Sovyet rejimi Müslümanlar için ayrı bir Enternasyonel’in önünü kesmek amacıyla Sultan Galiyev’i idam etmiştir. Müslümanların Hristiyanlara karşı yeni bir İslam sosyalist düzeni kurmasını engelleyerek Türkiye Müslümanlarının Sovyet Müslümanları ile antiemperyalist çizgide bir İslam Enternasyoneli  oluşturmasına batılı emperyalistler izin vermemiş ve emperyalistlerin baskıları ile bu proje önlenmiştir. Sultan Galiyev gibi tam bağımsızlık peşinde koşan KADRO’cular, bu hedef doğrultusunda ağır sanayi ve ticaret sisteminin kurulmasını ve böylece büyük sermayeye karşı bağımsız sanayileşme yolundan denge sağlanarak, emperyal sömürü düzeninin önlenmesini, ayrıca doğu halklarının yeni kurulan ulus devletleri aracılığı ile oluşturacakları bağımsız devletler topluluğunun  dünya dengelerinde üçüncü dünya oluşumunun kapitalist ve sosyalist bloklara karşı bir denge oluşturmasını, ısrarlı bir biçimde sonuna kadar mücadele ederek savunmuşlardır.</p>
<p>İmparatorluklar çağını geride bırakarak ulus devletler çağına doğru yönelirken, Türk dünyası hem bir uluslararası yapılanma hem de bir ulus devlet kurma gibi iki zıt gelişme karşısında kalmıştır. KADRO hareketi böylesine bir tarihsel dönemeç katedilirken içeride ulus devlet olgusu, evrensel düzeyde ise ulus devletlerin kendi hegemonyalarını oluşturarak, uluslar arası rekabet sürecinde daha üst düzeyde yer alabilmenin savaşları sürdürülmüştür. Milli devletlerin tarih sahnesine çıkışı ile birlikte, sosyalizmin savunduğu sınıf mücadeleleri geride kalmış ve bunların yerini uluslar arası savaşlar almıştır. Türkiye Cumhuriyetinin bir ulus devlet olarak yüzüncü yılı kutlanırken, bu ulus devletin içinden ortaya çıkan KADRO hareketinin yüz yıllık birikim açısından yeniden ele alınarak değerlendirilmesine ciddi bir gereksinme vardır. KADRO hareketine yüz yıl sonra bakarken dünyanın çok değiştiği ama bazı önemli gerçeklerin de devam ettiği anlaşılmaktadır. KADRO’cular uluslaşmayı ve ulusalcılığı benimseyen bir yayın çizgisi ile öne çıkarken, bölgesel anlamda bir siyasal  model olarak sosyal anlamda ulusalcılığı savunmuşlardır. Sovyetler Birliği sosyal anlamda bir sömürgeciliği savunurken, KADRO hareketi de Türkiye’de üçüncü dünya ülkelerine örnek olacak düzeyde bir sosyal ulusçuluk savunmasını dergilerdeki yazılar aracılığı ile Türk kamuoyuna getirmişlerdir. Antiemperyalist ulusçuluk savunulurken, ulusal toplum içindeki sınıf çatışmaları önlenmeye çalışılmıştır. Ulusal  toplukların ulus devletlere yönelmesiyle birlikte, ulus savaşları sınıf çatışmalarının yerini almışlardır. Bugün gelinen aşamada küresel kapitalizm yeni emperyalist düzen kurarken, ulusal çekişmelerinin yerini şirket emperyalizmi almaya başlamıştır. Şirketler arası rekabet KADRO’cuların ulusal sol yaklaşımı ile aşılarak sentezci barış düzenine ulaşılabilecektir.</p>
<p>The post <a href="https://www.sonhaber16.com/ulusal-kadro-hareketi/">Ulusal Kadro Hareketi</a> appeared first on <a href="https://www.sonhaber16.com">sonhaber16.com</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.sonhaber16.com/ulusal-kadro-hareketi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Türkiye&#8217;de mübadele</title>
		<link>https://www.sonhaber16.com/turkiyede-mubadele/</link>
					<comments>https://www.sonhaber16.com/turkiyede-mubadele/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 23 Jan 2023 10:09:36 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Manşet]]></category>
		<category><![CDATA[Yazarlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sonhaber16.com/?p=289655</guid>

					<description><![CDATA[<p>Türkiye&#8217;de mübadele &#8211; Mübadiller ile ulus devlet-sığınmacılar ile federasyon&#8230; Bir uluslararası hukuk kurumu olarak mübadele olgusu dünya tarihi içinde ele alınarak incelendiği zaman, bugünün dünya haritasında fazlasıyla yer alan ulus devletlerin tarih sahnesine çıkışları aşamasında mübadele olayları ile ya da ulus devletlerin sınırlarının ele alınarak yeniden düzgün bir biçimde çizilmeleri aşamasında, ortaya çıkarak gündeme geldikleri [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://www.sonhaber16.com/turkiyede-mubadele/">Türkiye&#8217;de mübadele</a> appeared first on <a href="https://www.sonhaber16.com">sonhaber16.com</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em><strong>Türkiye&#8217;de mübadele &#8211; Mübadiller ile ulus devlet-sığınmacılar ile federasyon&#8230;</strong></em></p>
<p>Bir uluslararası hukuk kurumu olarak mübadele olgusu dünya tarihi içinde ele alınarak incelendiği zaman, bugünün dünya haritasında fazlasıyla yer alan ulus devletlerin tarih sahnesine çıkışları aşamasında mübadele olayları ile ya da ulus devletlerin sınırlarının ele alınarak yeniden düzgün bir biçimde çizilmeleri aşamasında, ortaya çıkarak gündeme geldikleri görülmektedir. Daha çok büyük tarihsel olaylar sonrasında, yeryüzü haritası yeni hegamon güçlerin dünya kıtalarını  batı merkezlerine bağlanması doğrultusunda, yeni emperyal projelerini uygulama alanına getirdikleri bir aşamada, devletler arası mübadele olaylarının bir hukuk düzenlemesi olarak uluslararası hukukta öne çıktıkları anlaşılmaktadır. Dünya tarihi incelendiği zaman bütün bölgelerin devletleşme oluşumuna yönelirken, ulus devlet olabilmek için ortak özelliklere ve koşullara sahip olan bir uluslaşma süreci içine girdikleri ve bu doğrultuda her ulus devletin kuruluş aşamasında karışık olmayan bir bütüncül ve tekçi toplum yapısına ulaşabilmek doğrultusunda, nüfus kaydırmalarına yöneldikleri görülmektedir. İşte bu tür gelişmeler karşısında ulus devletlerin sınır komşusu olan diğer ülkeler ile birlikte, halk topluluklarını takas ederek mübadele işlemlerini uygulama alanına getirmektedirler. Devletler arası rekabet düzeninde uluslararası hukuka uygun biçimde gündeme getirilen insan toplulukları arasındaki yer değişimi, ülke değiştirme ve yeni ülkelere yerleşme girişimleri, imparatorluklardan ulus devletlere geçişin ana mekanizmalarından birisi olarak tarih  sahnesine çıkmıştır. Yerleşik düzenin dışına çıkarak farklı bir yerde yeni yaşam düzeni kurmak, devletler hukuku açısından bir kavram olarak mübadele terimi ile tanımlanmaya çalışılmıştır.</p>
<p>Sözlük anlamı ile mübadele insan toplulukları ya da gruplar arasında değiş tokuş yapma anlamına gelmektedir. Bu tür yer ve konum değiştirmelerin mübadele olarak kabul edilebilmesi için karşılığında bir bedel ödenmesi gerekmektedir. Mübadele kavramının özünde var olan bedel kavramı mutlaka bir karşılıklılık içermektedir. Göçler sonucunda ortaya çıkan yeni insan topluluklarının eskisinden farklı bir yerleşim ve yaşam düzenine yönlendirilirken, karşılıklılık esasına göre ortada iki taraf olacaktır. Devletler, milletler ya da topluluklar arasında gerçekleştirilen değiş tokuş hareketleri uluslararası hukuk alanında mübadele olarak tanımlanmaktadır. Ülkeler arasında savaş uzantısı esir  topluluklarının karşılıklı olarak değiştirilmesi, ulemanın medrese ve kadılık kurumları arasında değişim yapması, önemli oranda mal ve mülk değişimlerinin yapılması gene mübadele kavramı içinde ele alınmaktadır. Mübadele yapanlar ya da mübadele işlemlerinin içinde yer alarak vatan değiştiren kişilere de mübadil sözcüğü kullanılmaktadır. Bir başka şey ile değiştirilmiş ya da mübadele işlemlerine konu olmuş kişiler ve şeyler de, mübadil kavramı ile ifade edilebilmektedir. Eski bir Osmanlıca kavram olan mübadele sözcüğünün yerine daha sonraki aşamalarda farklı yaklaşımlarla ayrı ayrı kavramlar öne çıkarılmış ama hiçbirisi mübadele kavramının yerini alamadığı gibi kalıcı da olmamıştır. Bedel sözünden türetilen mübadele kavramı bir uluslararası hukuk terimi olarak günümüzde devletlerarası ilişkiler düzeni çerçevesinde gene eskisi gibi kullanılmaktadır. Büyük göç olayları sırasında ortaya çıkan azınlıklar sorununun aşılmasında, büyük devletlerin parçalanması sırasında farklı etnik grupların ayrı ayrı bölgelere yerleştirilmelerinde, insansız bölgelere yeni insan topluluklarının taşınmaları sırasında toplumsal bir düzen kurulmasına yönelik kamusal alan düzenlemelerinde, değişim ile birlikte mübadele kavramı da kullanılarak ortaya çıkan yeni ya da karışıklık ortamlarının düzeltilmesinde çözüm üretici bir kavram olarak  kullanılmaktadır. Doğal koşulların değiştiği eskisinden çok farklı bir doğa yapılanması ile karşı karşıya gelindiği zamanlarda da, insan toplulukları arasında değişim hareketleri mübadele kavramı ile hukuken tanımlanabilmektedir.</p>
<p>İnsanlığın dünya kıtalarına yayılması ve bütün kara parçaları üzerine yerleşmesi uzun zaman almış ve insanlık tarihi her aşamada yerleşim sorunları ile karşı karşıya kalmıştır. Büyük nüfus hareketleri incelendiği zaman, insan toplulukları dünya bölgelerine doğru hareket ederken ve yeni gittikleri yerlere yerleşirken, kendilerinden önce o bölgelere gelerek yerleşmiş olan insan gruplarının oluşturduğu kamu düzenleri ile ya da çeşitli devlet yapılanmaları ile karşılaşmışlardır.</p>
<p>Eski düzen yapıları ile yeni göçmenlerin karşılaşması dünyanın her bölgesinde yeni ve eski grupları karşı karşıya getirirken, zamanla sıcak çatışmalara bazen da savaşlara yol açmıştır. Bu nedenle her dönemde var olan devletler, yeni ortaya çıkan insan gruplarının kendilerine yurt edinerek yerleşebilecekleri toprak parçasına sahip olmak istemeleri gibi karşı çıkılamayacak taleplerle karşılaşabilmişlerdir. Bu yüzden her zaman için var olan devletler yeni ortaya çıkan toplulukların yerleşim, yer ve yurt gibi talepleri ile uğraşmak zorunda kalmışlardır. Yeni gelen insan grupları yerleşmek ve yaşamak üzere eski devletlerin kapılarını çalarken, içine girmiş oldukları devletlerin toplumsal yapılarını değiştirmek ya da eskisinden çok farklı çok kimlikli bir yapılanmaya doğru devletlerin sürünmesine zemin hazırlayarak, eski devletlerin tek kültürlü toplum yapılarını bozabilmektedirler. Tarihin belirli bir döneminde bir araya gelerek devlet kuran ve bu devletin çatısı altında geleceğe yönelen bir yaşam düzeni çerçevesinde yeni gelen toplulukların alt kimlikleri ile birlikte, çatısı altına  girilmekte olan devletlerin geçmişten gelen ulusal kimlikleri ile karşı karşıya kalmaktadırlar. Var olan ulus devletlerin sahip oldukları ulusal kimlik ile yeni gelen insan gruplarının alt kimliklerinin karşı karşıya geldiği görülmekte ve böylece bir sıcak çatışma ortamı kendiliğinden öne çıkmaktadır. İnsan toplumlarının hemen hemen hepsi  bir yaşam düzeni arayışı içinde oldukları için kendilerine kalıcı bir ulus ya da devlet yapısı aramaktadırlar. Dünya gezegeninin var olan doğal yapılanması çerçevesinde, insanların her aşamada bir yaşam düzeni arayışı içine girdikleri görülmektedir. İşte bu tür oluşumların birbiri ardı sıra gündeme gelmesiyle birlikte, bütün dünya ülkelerinde mübadele ya da benzeri girişimler birbiri ardı sıra gündeme gelerek yeni savaşlar ya da sıcak çatışmalar önlenebilmektedir.</p>
<p>İnsanlığın dünya kıtalarına yayılmasıyla başlamış olan kara parçalarına yerleşme girişimleri zaman içinde kalıcı yapılanmalara dönüştüğü aşamada, yerleşik devlet düzenleri ile yeni gelen ya da getirtilen farklı insan grupları önce çatışma sürecine girmekte ve konu daha sonraki aşamada uluslararası hukukun çatısı altında yeni bir çözüm denemesine konu olmaktadır. Tarihin her aşamasında ortaya çıkan devletler de kendilerinden eski devlet yapıları ile bölücülüğe doğru yönelen yeni göç ve sürgün olayları ile karşı karşıya kaldıklarında, bu gibi durumlarda daha sonraki aşamada mübadeleye dayanan yeni çözüm girişimleri görülebilmektedir. Doğa olaylarının insanlık için tehdit noktasına geldiğinde yaşanmaz hale gelen ülkelerden büyük göçler ortaya çıkabilmekte ve bu gibi girişimler sonucunda, gene mübadele antlaşmaları ile çözüme kavuşturulan yeni nüfus hareketleri gündeme gelmektedir. Toplumların kitleler halinde yer değiştirmeleri bazen bilinçli fetih hareketlerine konu olmasına rağmen, daha çok insanlık dramı olarak insanların yerlerinden ve yurtlarından kovuldukları oluşumlara dünya ülkeleri sahne olmaktadırlar. Son yüzyılda bütün dünya ülkelerini içine alan dünya savaşları, imparatorlukların parçalanmasına, yeni yeni küçük devletçiklerin oluşmasına ve böylece değişik bölgelerde mübadele uygulamalarına yol açılmıştır. Dünya savaşları sonrasında ulusların kendi  kaderlerini tayin etme haklarının tanınmasıyla bazı eski devletler bölünme ya da parçalanma gibi tehditler ile karşı karşıya kalmışlar ve bu durumdan kurtulabilmek üzere yerel ya da bölgesel düzeyde mübadele uygulamaları birbiri ardı sıra gerçekleşme aşamasına gelmiştir. Uluslararası düzenin korunması ve kollektif alanda bir güvenlik yapılanmasının gerçekleştirilmesinde nüfus değişimlerinin önlenmesi gerekirken ,insanların yaşadıkları bölgelerden dışlanmasına hatta daha da ileri gidilerek kovulmalarına neden  olan yeni devlet düzenleri oluşturulurken, gene yeni  bir mübadele gereksinmesini ortaya çıkaran gerginlikler ve silahlı çatışmalar ortaya çıkmıştır. Yeni oluşan azınlıkların milliyetçilik akımlarının etkileriyle bulundukları ülkelerden kopmaları, ya yeni devletlerin kurulmasına ya da yeni mübadele uygulamalarıyla azınlıkların ülke ve devlet değişimine yol açmıştır.</p>
<p>Birinci dünya savaşı sonrasında yeni bir ulus devlet olarak ortaya çıkan Türkiye Cumhuriyeti aynı topraklar üzerinde mirasçısı olduğu Osmanlı imparatorluğunun dağılmasından sonra dağılan imparatorluğun elden çıkan ülkelerinde ,yaşayan eski Osmanlı halkının sahip oldukları alt kimlikler üzerinden, imparatorluk hinterlandında yeni kurulan devletlerin vatandaşı olmaya yönelmeleriyle birlikte, mübadele sorunu Misakı Milli sınırları içinde kurulmakta olan yeni Türk devletinin de ana sorunu haline gelmiştir. İmparatorluk sonrası dönemde yeni Türk devletinin sınırlarını çizen bir ulusal sınır ittifakı olarak Misak-ı Milli, bir meclis kararı olarak ulusal kurtuluş savaşına giderken ulusal irade tarafından Türkiye’nin önüne konuyordu. Mudanya mütarekesi sonrasında Lozan barış antlaşması ile kurulan Türkiye Cumhuriyeti, ülkesindeki egemenliği ile diğer devletler ile birlikte uluslararası alanda  eşit bir statüde hak ve özgürlüklere sahip olduğunu kamuoyuna açıklıyordu. Ulusal kurtuluş savaşını kazanmış olan Türk devleti yeni ulus devletin sınırlarını çizerken, Osmanlı sonrası dönemin koşullarını dikkate alarak hareket ediyor ve Avrupa ülkelerindeki Müslüman topluluklar ile Orta Doğu bölgesindeki  Arap olmayan Türk topluluklarının  Misak-ı Milli antlaşması çizgisinde takas konusu yaparak devletin kuruluş temeline bir mübadele antlaşması konuyordu. 400 bin Müslüman ile 200 bin Hristiyan’ın değiş tokuş edildiği, &#8221;Yunan ve Türk halklarının mübadelesine ait protokol&#8221; ile Lozan ilkeleri uygulamaya geçirilmiştir. Lozan antlaşması sonrasında Anadolu’dan  1.5 milyon Hristiyan Balkanlara yerleşirken, 500 bin Hrıstıyanın da  Yunanistan sınırlarının dışına çıkartılarak Anadolu topraklarına mübadil olarak kabul edildikleri anlaşılmaktadır. Bu aşamada eski Osmanlı halkının ulus devletlere paylaştırılması sırasında ana kriterin ırk ya da dil olmaması ve dini kimliğin esas sayılması nedeniyle imparatorluk sonrası dönemde bugünkü harita ortaya çıkmıştır. Bu durum da Hristiyanlar arasında Gagavuzların, Karamanlıların, Ulahların, Pomakların, Patriyotların ve bazı Hristiyan Arnavutların  Müslüman olmayan topluluklar olarak, Hristiyanlar ile birlikte ele alınmalarına ve bu yüzden Misakı-Milli sınırları ötesinde, Balkan topraklarına yerleştirilmelerine neden olmuştur.</p>
<p>Batı Trakya Türkleri ile birlikte İstanbul, Gökçeada ve Bozcaada  Rumları mübadele dışında tutulmuştur. Bunların ötesinde mübadil olarak kabul edilen Müslüman halkın çoğunluğu Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı kabul edilerek, tarih sahnesine yeni çıkan Türk ulusunun bir parçası olarak sayılmışlardır. Mudanya mütarekesi ile başlayan mübadele süreci uzun sürmüş ve çeşitli aşamalardan geçilerek, bugünkü Türk ulusu gerçeğinin ortaya çıkmasına önemli katkılar sağlanmıştır. Osmanlıların sürekli olarak Ruslar ile savaştırılmaları yüzünden önemli göç hareketleri yaşanmıştır. Savaşlar sonrasında elden çıkan Orta Doğu, Kafkasya ve Karadeniz bölgelerinde yaşayan Türk asıllı topluluklar da ana vatan olarak benimsenen Anadolu topraklarına geldiklerinde, batı ve güney bölgelerinden gelen mübadillere kuzey bölgelerinden gelen önemli sayıda katılımcılar olmuş ve böylece zaman içerisinde Osmanlı hinterlandından gelen mübadillerin sayısı eskisine oranla fazlasıyla artmıştır. Türk devleti çağdaş bir cumhuriyet olarak kurulurken, imparatorluk sınırları ile ulus devlet sınırları arasında bir yeni yaklaşım ortaya konarak ,sorunların çözüme kavuşturulmasında mübadele başlıca köprü bağlantısı olarak öne çıkıyordu. Lozan konferansından beş yıl önce İstanbul protokolü imzalanarak nüfus kaydırma ve değişimi gereksinmelerinin karşılanmasında ,savaş ve çatışma değil ama barış içinde çözüm arayışı gündeme getiriliyordu. Osmanlıların son milliyetçilik akımı olan Jön Türklüğün ortaya çıkmasından sonra Balkanlar’daki Yunanistan ve Bulgaristan gibi devletler yeni Türk devleti ile yakından ilişki kurmak üzere harekete geçiyorlardı. Hristiyan azınlıkların yeni dönemdeki statüleri ana sorun olarak öne çıkıyordu. Yunanistan yeni bir Bizans oluşturma noktasında  büyük düşünce olarak adlandırdığı Megalo idea peşinde koşarken, birinci Balkan savaşı sonrasında ortaya çıkmış olan Hristiyan Balkan devletlerinin, kendi isimleri altında ulus devlet durumuna gelebilmeleri için mübadele kaçınılmaz bir biçimde zorunluluk kazanıyordu. Yunanistan Anadolu Rumlarını sınırları içine almaya çalışırken, Trakya ve Ege Rumlarının da Yunanistan devletine gönderilmeleri karara bağlanıyordu. İttihat ve Terakki hükümetinin aldığı bu nakil kararını, Yunan devleti hemen uygulama alanına koyuyordu. Mondros ateşkesinin çizdiği hatlar boyunca mübadele düzenlemeleri yapılıyordu.</p>
<p>Lozan sözleşmesi yapılırken, ülke, askerlik ve maliye olmak üzere üç ayrı komisyon çalışması yapılarak eski devletten yeni devlete geçiş gerçekleştirilmeye çalışılıyordu. Yunan ve İtalyan ordularının batı bölgelerine çıkartma yaparak ülke işgaline kalkışmaları, Avrupa ve Asya toprakları arasında nüfus değişimini engelliyordu. İngilizlerin kışkırtmalarıyla Yunan ordusu tüm Hristiyan yerleşim yerlerini işgal etmeye hazırlanırken, yeni kurulmakta olan Türkiye Cumhuriyeti de Türk ve Müslümanların çoğunlukta oldukları yerleri, Misak-ı Milli sınırları içinde toplayarak birleştirmeye çalışıyordu. Daha sonraki aşamada Türklerin ulusal kurtuluş savaşını kazanmaları üzerine, Türkler bulundukları yerlerde bırakılarak yeni ulusal vatanın haritasının çizilmesinde temel dayanak noktası olarak dikkate alınıyorlardı. Lozan öncesinde yapılan bütün hazırlıklar barış konferansına getirilerek eski Osmanlı toprakları üzerindeki savaşlar önlenmeye çalışılıyordu. Türkiye ve Yunanistan arasında bir çok sorun çıkmasına neden olan sınır anlaşmazlıklarının çözüme bağlanması için, önce doğu ve batı Trakya sınırları çizilmiştir. Doğu Trakya’dan getirilen Rumların Yunanistan vatandaşı olmalarına bu nedenle öncelik verilmiştir. Trakya’ya sahip çıkan Rumlar , küçük Asya tanımlaması ile Anadolu yarımadasını da kendilerine bağlamaya çaba gösteriyorlardı. Savaş sırasındaki yıkımlar ve yangınlar ile imparatorluk sınırları içinde halkların iç içe girerek ortak yaşam düzeni oluşturmaları da birlik nüfusunun alt kimliklere göre ayrıştırılmasını fazlasıyla zorlaştırmıştır. Ülke sınırları içerisindeki etnik grupların dağılımı esas alınarak yeni ulus devletlerin sınırları çizilirken, bazı içinden çıkılamayan karışıklıkların çözülebilmesi için bu alandaki uluslararası uzmanların bilgilerinden yararlanılmıştır. İngilizlerin desteği ile Müslüman ve Hristiyan topluluklar arasında mübadele yapılmış ama bir başka dinin temsilcisi olan Museviler bu mübadele girişimlerinde öne çıkmamış ve geride durarak yer almamışlardır. Bu antlaşma çerçevesinde Hristiyanlar aslında  batıya doğru kaydırılarak, Avrupa topraklarında kendi devletlerini kurmalarına yardımcı olunuyordu. Müslümanlar ise Hristiyanların terk ettikleri bölgelere yerleştirilerek İslam dinini Asya topraklarına doğru yönlendiriyorlardı. Türk-Yunan mübadeleleri için daha önce uygulanan Bulgar-Yunan mübadelesindeki yöntemlerin  benzerleri uygulanmıştır. Türk heyeti görüşmeler sırasında bulundukları bölgelerde ev içinde yaşayanlara aynı hak ve statünün tanınmasına ağırlık vermiştir. İngilizler mübadele için sürekli baskı yaparlarken Rumlar ortaya çıkan sorunların öncelikli biçimde çözülmesi için her aşamada itirazlar etmişlerdir.</p>
<p>Lozan görüşmeleri sırasında, Türkiye kurulurken azınlıklar sorunu ile mübadele uygulaması birlikte ele alınarak tartışılmıştır. Hristiyan batı dünyası, Osmanlı Hristiyanlarını her aşamada destekleyerek ve koruyarak azınlıklara yeni avantajlar sağlanmasına uğraşırken, Osmanlılar azınlıklara tanınan yeni hakları tanımayarak, onların tamamını mübadele yolu ile Avrupa’daki Hristiyan ülkelere göndermeye öncelik vermiştir. Azınlık grupları mübadele yolu ile ülkeden çıkartıldıkça, yeni Türk devletinin toprakları daha da bütünleşerek, Misakı Milli antlaşmasının tam olarak hayata geçirilmesine katkı sağlamıştır. Mübadele ile diğer din mensuplarına tanınan ayrıcalıkları önleyen Osmanlı devleti, çağdaşlaşma  hedefinde tanınan hak ve özgürlüklerin, Türk ve Müslüman toplum kesimlerine tam olarak uygulanmasını gerçekleştirilmiştir. Geçmişten gelen Hristiyan unsurlar içinde en büyük olan Rumlar Avrupa çizgisinde daha fazla hak ve özgürlük isterlerken, bunları kendi tekellerinde toplayarak bu gibi hak ve özgürlükler aracılığı ile Osmanlı toprakları üzerinde eskisi gibi hegemonya sahibi olabilmenin arayışı içine giriyorlardı. Kendi ulus devletini kurma yolunda Türkler mücadele ederken, ülke içindeki ulusal birlik ve bütünlüğün parçalanmasına  karşı  çıkarak her türlü yabancı ve dış unsurların müdahalesinden kurtulmak istiyorlardı. Türk ulus devletinin kurucuları, tıpkı Osmanlı imparatorluğunun etnik gruplarla Balkanizasyonu gibi, aynı çizgide Türk ulus devletinin de alt kimlikçi eyaletlerle parçalanmasına seyirci kalmak istemiyorlardı. Lozan konferansı sırasında daha önce savaşlar devam ederken, yer değiştiren azınlık gruplarına da daha sonraki aşamada geri dönme ya da başka yerlere gitme hakları tanınmıştır. Türk tarafı acil bir ulus devlet kurmak istediği için Türkiye adını benimseyerek  bunu önleyen etnik azınlıkların ülke dışına gitmesine olumlu katkıda bulunmuştur.</p>
<p>Mübadele sözleşmesi ve ilgili protokol ondokuz madde ve bir antlaşma metninden oluşmaktadır. Sözleşme Müslüman Yunan vatandaşları ile Hristiyan Türk vatandaşları arasında bir yeni yerleşim getirmiştir. Zorunlu değişim ile mübadele uygulanırken, İstanbul’da yaşayan Rumlar ile Trakya’da yaşayan Türkler bu değişimin dışında tutulmuşlardır. Mübadele sonrasında yer değiştirmek isteyenlere göçmen adı verilerek onlara uygun bir ortam hazırlanmaya çalışılmıştır. Mübadele edilecek topluluklara her türlü engelin önlenmesi karara bağlanmıştır. Mübadiller yeni vatanlarına gidince, eski devletleri ile ilişkileri kesilecek yeni gittikleri bölgenin devletinin uyruğuna gireceklerdir. Gayrimenkuller ile birlikte götürülmek istenen taşınır malların değiş tokuşunda da, ilgili komisyonların inceleme ve kararları doğrultusunda hareket edilecektir. Taşınmaz malların tasfiyesi ve diğer anlaşmazlık konularını çözmek üzere, karma bir komisyon kurulması kararlaştırılmıştır. Türk ve Yunan meclislerinden seçilecek üyelerce oluşturulacak alt komisyonlar, değişim işlemlerinin  barış protokolüne uygun olarak yapılması öngörülmüştür. Komisyonlar terk edilen ülkede bırakılan mallara eşit bir mal varlığının mübadillere tanınmasını bir ilkeye bağlamıştır. Her göçmen kendisine verilen mallar belgesindeki kadar yeni ülkesinde mal sahibi olabilecektir. Tasfiye işlemleri sonunda borçlu kalan ülkenin borcunu ödemesi karara bağlanacaktır. Borçların ödenme süreleri gene komisyon kararları ile  uygulama alanına getirilecektir. Mübadillerin iki ülke arasındaki gidiş ve gelişleri de gene karma komisyon kararları ile uygulama alanına getirilecektir. Mübadele kapsamı içinde yer alan toplam nüfusun içinde özgür olmak isteyenlerin serbest bırakılması da gene karma komisyon kararları ile belirlenecektir. Mübadele dışında tutulan insanlar ve toplulukların hakkında neler yapılacağı ve onların uyacağı kurallar ,gene  komisyon kararları ile belirlenerek uygulama alanına getirilecektir.</p>
<p>Kerkük ve Musul antlaşmalarının hükümete sunulduğu toplantı sırasında, Mübadele antlaşması ve ilgili hükümlerin bulunduğu protokol Çankaya yönetimine sunulmuştur. Misakı Milli  antlaşmasının ilgili olduğu Kuzey Irak konusuyla beraber Balkanlar’daki nüfus değişiminin birlikte ele alınması mübadelenin ulus devletin kuruluşu sırasında fazlasıyla önemsendiğini ortaya koymaktadır. Anadolu yarımadası üzerinden geleceğin ulus devleti kurulurken, devletin kurucusu olan ulusun adı Türk olarak belirleniyor ve Hristiyan Avrupa kıtası ile, Müslüman Orta Doğu bölgesine eşit ölçülerde ağırlık verilerek, doğu-batı ekseni çizgisinde Türklük ele alınıyor yeni ulus devletin kapsadığı topraklar ile sınır komşusu bölgelerin durumu ise yeni devletin konumu ile birlikte incelenerek siyasi değerlendirmesi yapılıyordu. Türk tarihi açısından Türklük olgusu değerlendirilirken, Avrupa ve Asya Türklüklerinin birlikte ele alınarak değerlendirilmesi, kurulmakta olan merkezi ulus devletin temellerinin gerçekçi bir yönde atılabilmesi açısından yararlı görünüyordu. Atatürk yönetimi yeni ulus devleti, dünyanın tam ortasında bağımsız bir devlet olarak ele alırken, Orta Doğu’ya Asya ve Avrupa kıtalarına eşitlikçi bir bakış açısı ile uzanıyordu .Hükümetin konu ile hemen ilgilenmesiyle birlikte, aynı zamanda Türkiye Büyük Millet Meclisi Lozan Antlaşmasıyla birlikte mübadele protokolünü de dikkate alarak, konuyu Meclis düzeyinde inceliyordu .Lozan görüşmeleri sırasında Patrikhane sorununun da ele alınması, çok boyutlu gerçekçi bir değerlendirme için zorunlu görülmüş ve buna göre hareket edilmiştir. Atatürk’ün Türklere yönelik her türlü kötülüğün kaynağı olarak gördüğü Patrikhane meselesinin mübadele sırasında ele alınmasının nedeni, Rumların Türkler ve Türkiye karşıtı girişimlerinin acil sorunlar olarak öne çıkmasıdır. Lozan antlaşması ile Patrikhanenin elindeki yetkilerin bir kısmının kaldırılması ve diğerlerinin de kısıtlanması ile mübadele yapan iki ülke arasındaki ilişkilerde yeni bir denge oluşturulmaya çalışılmıştır. Patrikhanenin eskiden olduğu gibi Rumları Türkiye aleyhine kışkırtmasının önlenmesiyle, mübadele için daha sakin bir ortam yaratılabilmiştir. Mübadele ile azınlıklar sorunu çözülürken, ulus devlete yönelen uluslaşma olgusunun sosyal bir taban kazanması elde edilmiştir. Hükümetin dikkatli davranması sayesinde Patrikhane sorunu da, yanlış anlamlardan uzak kalacak bir açıklığa kavuşturulmuştur. Görüşmeler sırasında İstanbul Rumları ile Trakya Türkleri’nin yerlerinde kalmasının, bütün dünya devletlerinin büyük baskıları yüzünden gündeme getirildiği açıklanmıştır. Ayrıca karşılıklı olarak her iki taraf mensuplarına mali ve ekonomik durumları için belirli güvenceler sağlandığı da Meclis konuşmaları sırasında dile getirilerek bir barış ortamı yaratılmıştır.</p>
<p>Balkanlar’da gerçekçi bir çözüm sağlamak için batı Trakya bölgesinin nüfusu içinde var olan büyük Türk çoğunluğunun dikkate alınması gerekiyordu. Nitekim bu doğrultuda Batı Trakya’daki Türk yapılanması kabul edilmiş ama bu bölge siyasal güç dengelerini korumak çizgisinde Türkiye sınırları dışında bırakılmıştır. Değişim ve nüfus hareketleri çerçevesinde, yerleşmiş kavramının batı dillerindeki karşılığı olarak “etabli” meselesi ortaya çıkmıştır. Yerleşik ya da yerleşmiş anlamındaki bu kavramın karşı taraf konumundaki iki ülke tarafından birbirinden farklı bir anlamda ele alınması, konu üzerinde bir fikir birliği yaratılmasını önleyerek  anlam üzerine tartışmaların sürüp gitmesine neden olmuştur. Türkiye değişim konusu olacak azınlıkların belirlenmesi konusunda, Türk yasaları ve düzenlemelerinin esas alınması gerektiğini vurgularken, Rum tarafı yalnızca 1918 yılının temel alınarak Rum azınlıkların belirlenebileceğini ısrarlı bir biçimde öne sürmüştür. Türkiye bu kavramın içeriğinin belirlenmesi sırasında daha dar kapsamlı bir yaklaşımı gerçekleştirmeye çalışırken, Yunan devleti etabli kavramını daha geniş kapsamlı tanımlayarak, kendi nüfusunu artıracak derecede bir azınlık yaratmaya öncelik tanımıştır. Yunan tarafı İstanbul’a en eski zamanlardan bu yana gelerek yerleşen bütün Hristiyan Rumlara, siyasal azınlık statüsünün tanınmasından yana bir tutumun daha gerçekçi olduğunu savunuyordu. Konstantinopolis adını verdikleri İstanbul kentini eski Roma ve Bizans imparatorluklarının merkezi olarak gördükleri için en eski yıllardan bu yana Konstantinopolis denen İstanbul’u gene eskisi gibi kendi merkezleri statüsünün tanınması için mücadele ediyorlardı. İstanbul’un Rum ahalisi kavramı ile Bizans’ın merkezinde yaşayan ve etabli olarak kabul edilen  siyasal azınlık olgusu burada dikkate alınmak zorundadır. Sonraki yıllarda Yunanistan’ın antlaşmalara aykırı davranarak, Türk asıllıların mal varlıklarına el koyması ve daha sonraları da Batı Trakya Türkleri üzerindeki baskıları artırması üzerine, Türkiye ve Yunanistan yeni bir savaşın önüne kadar gelmişler ama bu aşamada Türkiye yeni bir kanun çıkararak İstanbul’da yaşayan bütün Rumlar ile Batı Trakya’da yaşamakta olan tüm Müslüman Türkler, etabli anlamında siyasal azınlıklar olarak kabul edilerek yeni bir  hukuk düzenlemesi ile  çatışma ve savaşa giden yolun önü kesilmiştir.</p>
<p>Lozan’da imzalanan mübadele sözleşmesinde mübadillerin belirlenmesinde temel olarak din unsuru esas sayılmıştır. Türkiye’de ki Rum ve Ortodoks ahali ile Yunanistan’daki Müslümanların karşılıklı olarak etabli sayılmaları ile getirilen yeni yasal düzenleme iki ülke arasında savaş seslerinin bazen duyulmalarını önlemiştir. Türkiye Patrikhane’nin İstanbul kenti dışına çıkarılması için girişimlerde bulunmasına rağmen, batının önde gelen devletlerinin zorlamaları yüzünden Patriklik binası gene Bizans dönemindeki yerini  İstanbul’daki Fener semtinde korumaktadır. Arapoğlu Konstantin gibi bazı karma kişilikli Patriklerin göreve getirilmeleri ile gene eski hassas sorunların kaşınarak bölgedeki Lozan antlaşmasıyla gelmiş olan barış düzenini tehdit ederek, gene eskisi gibi sıcak çatışmalara elverişli olabilecek karışıklık ortamı yaratabilmenin peşinde koşan fanatik bazı din provokatörlerine rastlanmıştır. Patriklik kurumu tıpkı İstanbul Rumları ya da Batı Trakya Türkleri gibi mübadele dışında tutularak, bölgesel barışın Atatürk döneminde ortaya konan ilkeleri ile birlikte hukuki statüsü korunmaya çalışılmıştır. Patrikhane sorunu batının Hristiyan ülkelerinin baskıları yüzünden bugün de devam etmekte ve Türkiye karşıtı her türlü siyasal oyunda bu Türk düşmanı kurum her yönü ile kullanılmaya çalışılmaktadır. Atatürk’ün istediği gibi Patrikhanenin İstanbul dışına çıkarılarak Atina gibi Hristiyan merkezli bir büyük kente taşınması, bölge ve ülke barışlarının korunması için zorunlu görünmektedir. Yunanistan&#8217;ın zaman zaman batı dünyasının Hristiyan merkezli güç birliğine dayanarak, Birleşmiş Milletler ya da La Haye Adalet Divanı gibi uluslararası hukuk ve siyaset organlarına hem Patrikhane, hem de Etabli sorunlarını götürmeye çalışmış ama hiçbir sonuç alamamıştır. Ayrıca Türkiye ile Yunanistan arasındaki hukuk ve siyaset alanındaki sorunlar, batı bloku tarafından sürekli tırmandırılarak  bugün gelinen  aşamada yeni gerginlik ortamı yaratılmıştır. Türk tarafı bu  gibi sorunlarda daha dikkatli davranmasına rağmen, Yunanlılar batılıların şımarık çocukları gibi davranarak bölge barışını sürekli olarak engellemişlerdir.</p>
<p>Türk devletinin Müslüman bir topluma dayandığı dikkate alınarak  merkezi coğrafyadaki dinler arası kavga ve çekişmeler sürekli bir biçimde tırmandırılmaktadır. Şamanizm ve Budizm gibi Asya kökenli dinlerin bulunduğu alanlardan dünya sahnesine çıkmış olan Türkler, bugün gelinen aşamada kutsal topraklar adı verilen merkezi coğrafya toprakları üzerinde, üç tek tanrılı din arasındaki hegemonya kavgasının ortasına düşmüşlerdir. Kavimler kapısı adı verilen üç kıta arasındaki orta dünyanın yeniden yapılanması sırasında, hem dinler arası hem de uluslararası çekişmeler tarihin getirdikleriyle birlikte yaşanmaktadır. Müslümanlığın yaygın bir düzen içinde bulunduğu merkezi alanlar aynı zamanda Hristiyanlığın da ilgisini çekerek, yeni bir tarihsel çekişmenin temelleri atılmaktadır. Hiç Rumca bilmeyen Ortodoks Karaman Türkleri gibi toplumlar, bölgenin değişik yörelerinde yaşamlarını sürdürürken, Hristiyan Rumlar ile Müslüman Türklerin son aşamada büyük bir din savaşına doğru sürüklenmeleri ,dünya barışını üçüncü dünya savaşı ile tehdit etmektedir. Böylesine büyük bir din savaşının yaratacağı çok kanlı sahneler sonunda, bütün dinlerin ortadan kalkacağı ya da kaldırılacağı açıkça dile getirilerek, bu doğrultuda kamuoyu yaratılmaya çaba gösterilmektedir. Yirminci yüzyıl içinde iki büyük dünya savaşı yaşamış olan insanlığın çok yakında bir üçüncü dünya savaşına doğru sürükleneceği ve bu olumsuz karmaşık durumun Armegeddon ismi verilen üçüncü büyük savaş ile, bugün yaşanmakta olan dünyanın sonunu getireceğine dair önemli açıklamalar birbiri ardı sıra tekrarlanarak  cehennemin kapısı aralanmaktadır. İnsanlar arasında din, dil, millet, devlet ve etnik ayrılıkların sebep olacağı bir çatışma ortamının getireceği kaotik ortamın insanoğlunu ortadan kaldırabileceği, artık açıkça tartışılmaktadır. İnsanlar arasındaki küçük farklılıkların büyük savaşlara yol açabileceğini artık tartışılmasının zamanı gelmiştir.</p>
<p>Mübadele  yolu ile Avrupa ve Balkanlar’dan gelmiş olan Türkiyeli  Mübadiller, dünyanın merkezi olan Anadolu yarımadasının bütün bölgelerine yerleşmişlerdir. Türkiye Cumhuriyeti kuruluş döneminde Mübadillerin katkılarının aracılığı ile eksiklerini gidererek, uluslaşma sürecini tamamlayabilmiştir. Uygarlığın beşiği olan Avrupa ve Avrasya toprakları üzerinde tarih sahnesine çıkmış olan büyük dinler ve milletler siyasal gündeme oturarak gelecek için belirleyici olmaya başladıkları aşamalarda dünya barışının tehlikeye girmesiyle, evrensel barış ortamları zarar görmüştür. Böylesine çatışma ortamlarında sürtüşme ve çatışmalara yol açan din ve kültür farklılıklarının aşılması sürecinde, mübadele antlaşmaları savaş ve benzeri sıcak çatışmaları önleyebilmektedir. Bu nedenle Türkler birinci dünya savaşı sonrasında kendi ulus devletlerini, mübadele antlaşmalarının sağladığı yumuşama ve hoşgörü ortamlarına dayanarak kurabilmişlerdir. Yüz yıl önce dünya savaşları sırasında Türkler bulundukları bölge halkına mübadele ile yeni değişim düzeni getirerek, savaş ve çatışmaları önleyen, insan ile toplum takasları yolu ile hem yeni bir düzen kurabilmişler, hem de çağdaş anlamda yepyeni bir ulus yaratarak, bunun ulus devletini dünyanın merkezinde ilan etmişlerdir. Bugün gelinen aşamada ise gene yüz yıl öncesi gibi gerginlikler ve çekişmeler tırmanırken, yüz yıl önce başarıyla uygulanmış olan mübadele hatırlanmayarak, sığınmacılık gibi savaşların ortaya çıkardığı tehlikeli bir çatıştırıcı kavram öne çıkarılmaktadır. Yüz yıl önce mübadele yolu ile ve mübadillerin katkılarıyla gerçekleşen uluslaşma süreci, bugün benzeri çatışma ve gerginliklerin yeniden gündeme geldiği aşamada, yıkılma tehlikesi ile  karşı karşıyadır. Bu açıdan devletler yeniden uluslaşmayı destekleyen bir mübadeleyi  savunmak zorunda kalmaktadırlar. Bu ortamda savaş koşullarının çatışmalara sürüklediği cahil nüfusun uzantısı olan alt kimliklere sahip sığınmacıların, farklı kimlikler ve çatışmalar ile  birlikte, çok kültürlü toplum yapılarına doğru hızla sürüklenmesi önlenememektedir. Bugün mübadele antantı üzerine kurulmuş olan ulus devletler ve ulusal toplumlar, yeniden halkın mübadil toplum kesimleriyle  birlikte uluslaşmayı desteklemek durumuna gelmiştir. Dün mübadillerin katkılarıyla kurulmuş olan ulus devletler, bugün sığınmacı diye lanse edilen bazı maceracı, aktivist ve terörist grupların parçalayıcı saldırılarına hedef olduğu için, mübadiller kurucusu oldukları ulus devleti ulusal toplumla işbirliği içinde ulusalcılığı güçlü biçimde destekleyerek korumalıdırlar. Böylece alt kimlikli sığınmacılarla bölünmeye gidiş acilen önlenmelidir.</p>
<p>The post <a href="https://www.sonhaber16.com/turkiyede-mubadele/">Türkiye&#8217;de mübadele</a> appeared first on <a href="https://www.sonhaber16.com">sonhaber16.com</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.sonhaber16.com/turkiyede-mubadele/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Almanya&#8217;nın hatasını Türkiye tekrarlamamalı</title>
		<link>https://www.sonhaber16.com/almanyanin-hatasini-turkiye-tekrarlamamali/</link>
					<comments>https://www.sonhaber16.com/almanyanin-hatasini-turkiye-tekrarlamamali/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 30 Dec 2022 10:10:06 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Manşet]]></category>
		<category><![CDATA[Yazarlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sonhaber16.com/?p=284545</guid>

					<description><![CDATA[<p>Rusya Devlet Başkanı Putin’in Rus ordularını Ukrayna sınırlarına doğru sürmesi ile birlikte, üçüncü dünya savaşı resmen başlama noktasına gelmiştir. Sovyetler Birliği’nin dağılması sonrasında içine girilen küreselleşme döneminde, çeyrek yüzyıllık bir küresel emperyalizm dönemi başlatılmış ama artan dünya nüfusunun ortaya çıkardığı dev ülkeler ve devletlerin her açıdan uluslararası alanda devreye girmeleriyle birlikte, küresel bir emperyalist düzenin [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://www.sonhaber16.com/almanyanin-hatasini-turkiye-tekrarlamamali/">Almanya&#8217;nın hatasını Türkiye tekrarlamamalı</a> appeared first on <a href="https://www.sonhaber16.com">sonhaber16.com</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Rusya Devlet Başkanı Putin’in Rus ordularını Ukrayna sınırlarına doğru sürmesi ile birlikte, üçüncü dünya savaşı resmen başlama noktasına gelmiştir. Sovyetler Birliği’nin dağılması sonrasında içine girilen küreselleşme döneminde, çeyrek yüzyıllık bir küresel emperyalizm dönemi başlatılmış ama artan dünya nüfusunun ortaya çıkardığı dev ülkeler ve devletlerin her açıdan uluslararası alanda devreye girmeleriyle birlikte, küresel bir emperyalist düzenin ortaya çıkması önlenmiştir. Global bir hegemonya ile tek bir dünya devleti ortaya çıkarmaya çaba gösteren batı emperyalizminin, bu girişimleri sonuçsuz kalmıştır. Böylesine bir siyasal gelişmeyi beklenmedik biçimde gündeme getiren büyük dünya devletleri küresel saldırganlıkları önlediği aşamada da, yeni dünya düzeni çok kutuplu bir yapılanma içinde öne çıkmıştır. Bir tarafta batı dünyasının emperyalist büyük devletleri dururken diğer yandan da doğu dünyasının önde gelen büyük devletleri küresel hegemonya yarışına kalkışarak,dünyanın patronluğunu ele geçirmek üzere öne çıkmışlardır. ABD’nin içinde sürekli devam eden Siyonistler ile Anglo- Saksonların kavgaları tek bir dünya devleti oluşumunu önlerken, Almanya, Rusya, Çin, İran Hindistan, Avustralya, Brezilya, Arjantin, Nijerya ve Güney Afrika  gibi alanı geniş ve nüfusu fazla olan ondan  fazla ülke, çok kutuplu dünya yarışında ortaya çıkarak, ABD, Büyük Britanya ile Büyük İsrail arasında sürüp giden dünya egemenliği kavgasında yeni kutup merkezleri ya da hegemonya adayları olarak öne çıkmaktadırlar. Sosyalist blokun dağılması sonrasında yaşanan çekişmeler yüzünden tek bir dünya devleti kurulamazken, yeni dönemde yukarıda isimleri sayılan ülkeler ve devletler arasında sert bir çekişme dönemine girilecek gibi bir kaotik durum, yavaş yavaş gözler önüne çıkmaktadır. Dünyanın hazırlıksız yakalandığı böylesine bunalımlı  bir durum, içinde yeryüzünde geçmişten gelen bütün düzenlerin ağır ağır çözülme aşamasına geleceğini de açıkça göstermektedir. Uluslararası ilişkiler ve devletler arası yoğun temasları, böylesine bir yeni dönemin göstergesi olarak emperyal merkezler savaşa doğru yönlendirilmektedir.</p>
<p>Rusya’nın harekete geçmesiyle birlikte ortaya çıkan yeni durumda, Avrupa ve Asya kıtalarının kuzey bölgesinde yeni bir dönemin önü açılmış ve bu doğrultuda Rus uçakları ile ordusu uzun yıllar birlikte yaşadığı Ukrayna sınırlarını geçerek, dünyanın en geniş topraklarına  sahip olan ülkelerin başında gelen bir ülkeyi işgal ederek kuşatmışlardır. Birinci ve İkinci Dünya savaşlarının yürütüldüğü Kuzey ve Doğu Avrupa toprakları üzerindeki Rus ordusu,tıpkı cihan savaşları sırasındaki gibi saldırı ve işgal hareketlerini birbiri ardı sıra gündeme getirerek tırmandırdıkça, Üçüncü Dünya Savaşı yorumları ve tartışmaları uluslararası kamuoyunu işgal etmeye başlamıştır. Orta ve Doğu Avrupa bölgelerinin önde gelen büyük ülkesi olarak Almanya dünya savaşları sırasında hedef ülke haline gelerek geleceğe dönük olarak kullanılmaya başlandığı bu sırada, bölgelerdeki sıcak çekişme ve çatışmalar açıktan bir savaş sürecine dönüşmüşlerdir. Batı emperyalizminin dünyanın merkezi alanına yönelik askeri girişimleri orta ve doğu Avrupa ülkelerini savaş alanına dönüştürmüş ve Atlantik güçleri olan Birleşik Amerika ile Birleşik Krallık yönetimlerinin geçmişten gelen siyasal birikimlerinin yeni deney sahası olarak  Avrupa kıtasının  kuzey ve doğu bölgelerinin kullanıldığı ve çeşitli senaryoların uygulanma alanına aktarılması gibi,yeni bir durumun gündeme gelmesine elverişli ortamlar yaratılmıştır. Tam bu aşamada geçmişten gelen iki dünya savaşında yaşanan olaylar ve siyasal gelişmeler incelendiği zaman, bugün de her iki cihan savaşına benzer oluşumlar çerçevesinde, çeşitli savaş oyunlarının ya da siyasal senaryoların gene eskisi gibi batı dünyasından doğu bölgesine dönük   biçimde öne çıkarılmaya çalışıldığı  görülmektedir. Orta ve doğu Avrupa’da  dağınık bir biçimde yaşayan ve üç yüzden fazla yerleşim bölgesinde, parçalı bir biçimde yaşamakta olan Alman toplulukları önce bir siyasi rüzgar daha sonra da savaş fırtınaları ile büyük bir cihan savaşına yönlendirilirken, politikanın ve savaş oyunlarının her türlü hile, komplo ve askeri manevraların uygulama alanına getirildiği görülmüştür.</p>
<p>Yüz yıllar öncesinden başlayarak bugünlere kadar gelen siyasal dünya konjonktürü, Atlantik güçlerinin Avrupa ve Asya toprakları gibi dünyanın merkezi alanını ele geçirme aşamasına gelmesiyle  birlikte, önce Avrupa ve daha sonra da Asya toprakları üzerinde Atlantik emperyalizmi ve İsrail Siyonizminin çekişmelere sürüklenmesiyle birlikte, Avrupa’nın ortalarında yer alan Almanya iki kez dünya savaşına sürüklenerek  önce yıkılmış ve daha sonrada yok edilerek dünya haritası üzerinden silinmek istenmiştir. Okyanusları ele geçiren İngiliz emperyalizmi önce orta ve doğu Avrupa bölgelerinde hegemonya kurmaya çalışırken, Akdeniz ve Baltık denizi gibi su yollarından merkezi alanlara girmiş ama birinci cihan savaşı yeni bir düzen kurmak için yetersiz kalınca, bu kez savaş Avrupa kıtasını geride bırakarak Asya topraklarına sıçramıştır. Tam bu aşamada Sovyet devriminin gerçekleştirilmesi ile Alman emperyalizminin  önü kesilmiş ve sosyalist sistemin kurulmasıyla birlikte bütün Rusya ve Osmanlı toprakları savaş alanına dönüşmüştür. Osmanlı devletinin parçalanması ve Rusya’da rejim değişikliği dünya dengelerini köklü bir biçimde sarsmıştır. Dünyayı beş yüz yıl yöneten Avrupa emperyalizmi zamanla dünya yönetiminde etkinliğini kaybederken, orta Avrupa’nın büyük devleti olarak Almanya hiçbir biçimde emperyalizme kayamamış ve Atlantik güçleri merkezi alana girdikçe, Avrupa kıtasının dışında hegemonya alanları yaratarak Kuzey Afrika bölgesinde, Etiyopya gibi  kendisine bağımlı  yeni sömürge ülkeleri kurmağa çalışmıştır. İki Avrupalı güç olarak İngiltere ve Fransa Afrika kıtasının kuzey bölgesini işgal ederken, 1826 yılında Osmanlı topraklarına gelerek,Amerikan emperyalizminin uzantısı olarak bölgenin özel yerlerine yerleşen ABD okulları ve askeri tesisleri gizli bir düzen içerisinde,merkezi coğrafyanın her bölgesine yayılarak, Birinci ve İkinci dünya savaşlarının cephelerini oluşturmuşlardır. Okyanuslardaki hegemonya savaşları, merkezi dünya  toprakları ortaya çıktıkça  yeryüzü kıtaları üzerinde yayılmaya başlamıştır.</p>
<p>Bütün dünyayı işgal eden İngiliz ve Fransız emperyalizmleri Atlantik bölgesi ortakları olarak hem orta hem de doğu Avrupa bölgelerine dayanışma  içinde girerlerken, orta Avrupa ülkesi olarak Almanya savaşı kaybederek, ciddi bir çöküş süreci içine giriyordu. Almanya tarımın ötesine giderek dünyanın önde gelen sanayi ülkesi konumuna gelirken, Avrupa’nın ortalarına sıkışıp kalmak istemiyor aksine diğer emperyalist Atlantik ülkeleri gibi dünya denizlerine açılarak, en üst düzeyde sömürgecilik uygulamalarını İngiltere ve Fransa gibi ülkelere karşı ilerletmek istiyordu. Osmanlı yönetimi zamanla Doğu Avrupa topraklarını batılı ülkelerinin provokasyonları ile terk etmek zorunda kalınca, Almanya bir doğu Avrupa ülkesi olarak İngiliz, Fransız ve İtalyan devletlerine karşı, Balkan savaşları ile birlikte Çanakkale savaşında da Alman generaller ve subaylar, Osmanlı ordusunun yönetimini üstlenerek merkezi alanda ki dünya devletinin çöküşünü erteliyorlardı.Osmanlı devleti savaşta yenilince, İngiliz Fransız ve İtalyan orduları Osmanlı topraklarını paylaşmak üzere, ülkenin her tarafına girerek Türk yönetimi açısından geçerli olan hegemonya düzenine son veriyorlardı. Almanya birinci savaş sonrasında çökertildiği için bir an önce toparlanarak, dünyanın önde gelen sanayi gücü olarak öne çıkmak ve savaş alanında kaybettiği güç potansiyeline, ekonomik gelişme projeleriyle  ulaşabilmek için yeni stratejiler geliştiriyordu. Avrupa tarihinde iki bin yıllık bir süre içinde  Hristıyanlık, bir tek tanrılı din  olarak Vatikan yapılanması üzerinden  tüm Avrupa ülkelerini ele geçirirken, dünya ekonomisinin çatısı konumundaki bu kıtada bir Yahudi devleti kurulmasına izin verilmiyordu. Birinci Dünya Savaşını kazanan İngiliz başbakanı  Churchil Edirneli bir Yahudi aileden gelmesine rağmen, Avrupa toprakları üzerinde bir Yahudi devletinin kurulmasına karşı çıkıyor ve bu nedenle de İngiltere’de etkili olan Yahudi lobisinin baskılarıyla savaş sonrası genel seçimleri kaybederek geri çekilmek zorunda kalıyordu. Birinci dünya savaşı ile birlikte imparatorluklar parçalanarak ulus devletlere giden yol açılırken, bir imparatorluk kadar geniş topraklarda yaygın olan Alman topluluklarının  geleceği tartışma konusu oluyor ve bu aşamada büyük sanayisi ile Almanya bir durgunluğa sürüklenirken, Avusturya gibi çok uluslu bir ülkedeki Yahudi sermayesinin İngiltere, Fransa ve ABD tarafından desteklenerek, kısa zaman içinde dünyanın en zengin ülkesi ve bu konumu ile de patronu haline getirilmesine karşı, bütün Almanya ülkesi ve milletiyle birlikte,Alman toplumunun ulusal refleksleri tepki gösteriyordu.</p>
<p>İkinci dünya savaşının uyduruk kahramanı Adolf Hitler Siyonistler tarafından Nazizm görevine hazırlanırken, bütün dünya ülkeleri yarım kalan savaşın bitmemesini hayretle izliyordu. Bu aşamada Atlantik ülkelerinin Siyonistler tarafından yönetilmesi yüzünden Almanya, Rusya ve Osmanlı gibi merkezi alan devletlerinin  çökertilerek Atlantikçi emperyalistlerin ve Siyonistlerin desteklediği batı Avrupa ülkelerinin öne çıkarılması, merkezi alanda yeni bir dönemin önünü açıyordu. Bu aşamada iki bin yıldır Avrupa kıtası üzerinde kurulamayan Yahudi devletinin, Kutsal topraklar adı verilen  orta dünya bölgesinde kurulması  gündeme gelirken, bir büyük dünya savaşının hemen sonrasında böylesine büyük bir yeni yapılanmanın, bölge ülkeleri açısından katlanılamayacak ağır bir yük olarak görülebileceği ve bu yüzden ciddi tepkilerle karşı karşıya gelineceği görülünce, bu tepkilerin bir araya getirilmesiyle oluşabilecek yeni toplumsal ortam da Nazizm adı verilen yeni bir ideolojinin Siyonizm adı verilen eski bir ideolojinin birikimleri üzerinden geliştirilebileceği ve bu doğrultuda Alman toplumu ile devletinin birlikte kullanılarak, İkinci Dünya Savaşı senaryolarıyla İsrail’e giden yolun açılabileceğini düşünmeye başlayan bazı Siyonist merkezler, fazla zaman yitirmeden sonunda İsrail’in kurulabileceği bir ortama kavuşturulacak olan orta dünya bölgesindeki gelişmeleri, birbiri ardı sıra dünya gündeminin önüne getiriyorlardı. Bu doğrultuda atılan adımlar Birinci dünya savaşı sürecini ikinci bir dünya savaşına taşıyarak imparatorlukların egemen olduğu orta alanda, önce Türkiye daha sonra da İsrail devletleri yeni ulus devletler olarak Avrupa dışı bir bölge olan Orta Doğu’da dünya sahnesine çıkıyorlardı. Avrupa kıtasında başlayan dünya savaşları sürecinin, birinci savaştan ikinci savaşa götürülmesi için yeni bir senaryoya ihtiyaç duyuluyordu. Normal koşullarda olağan bir senaryo ile karşılanamayacak bu gereksinmenin, akıl ve gerçek dışı unsurların da içinde bulunacağı ve siyasal alandaki zorunlulukları bugünlere taşıyarak bir komplo yapısında çözümler getirmesi gerekiyordu.</p>
<p>Ulus devletler çağında Siyonistlerin ayakta kalabilmesi ancak bir Yahudi devletinin Avrupa dışı topraklarda kurulabilmesi ile mümkün olabiliyordu. Tarihin ilk dönemlerinden bu yana yaşanan dönemler birbiri ardı sıra izlendiğinde Siyonistlerin her dönemde ön planda oldukları ve kendi çıkarları ya da planları doğrultusunda hareket ederek, perde arkasından dünyadaki siyasal gelişmeleri yönlendirdikleri görülüyordu. Ekonomi üzerinden dünyayı yöneten ticaret burjuvazisi her dönemde olayları izleyerek, bunları kendi çıkarları çizgisinde yönlendirmeye kalkıyorlardı.Böylesine bir genel tutumu izleyen ticaret burjuvazisi, kapitalist sistem içindeki sermayeyi yönlendirme amacıyla birinci savaş sonrası aşamada, bu paylaşım savaşının sonuca bağlanması ve ulus devletlerin kuruluşu sonrasında, İsrail’in bir Yahudi devleti olarak  kutsal topraklarda ortaya çıkması üzerine, İlluminati isimli gizli örgütün üçüncü dünya savaşı senaryosunun devreye girmesi bekleniyordu. Ne var ki, orta dünyada böylesine bir Yahudi devletinin küçük bir devlet olarak kurulması sorunu çözemiyor ve bu nedenle de buralarda bulunan küçük devletlerin teröre yönlendirilmesiyle, sonunda İslam dünyasının tam ortasında bir Musevi devletinden dünyayı kurtaracak bir üçüncü dünya savaşına gereksinme duyuluyordu. İşte bu hedef çizgisinde önce ikinci ve daha sonra da üçüncü dünya savaşları çıkartılarak merkezi alandaki dünya barışı bozulacaktı. Aslında Birinci dünya savaşı sonrasında Almanya’nın yaşadığı ekonomik çöküntü yirminci yüzyılın ortalarında ikinci dünya savaşı için elverişli bir ortam yaratmıştı. Bu konuda Hitler’in <strong>&#8221;Kavgam&#8221;</strong> isimli kitabı incelendiğinde Yahudi iş adamlarının üstün bir sınıf oluşturduğu ve bu durum üzerinden batı sömürgeciliğini doğu Avrupa ile Asya bölgelerine getirerek eşitsizlik koşulları altında sermayenin patronluk düzeni kuruluyordu. Siyonistler dünya sermayesinin sahibi olarak kendi kontrolları altında bir yeni düzene yönelirken, ikinci dünya savaşını yaratabilecek düzeyde komploları, kışkırtıcı bir üslup içinde dünya basınına ve medyasına taşıyorlardı. İşte böyle bir ortamda, Adolf Hitler gibi görevlendirilmiş bir deli Avusturya’dan getirtilerek Almanya  için devşiriliyordu. Almanya’da Hitler gibi bir Siyonist senaryoya uygun akılsız birisi bulunamadığı için Viyana meyhanelerinde her gece kafa çeken bir üçüncü sınıf ressam, geleceğin <strong>“Führeri” </strong>ya da önderi olarak bir eğitim döneminden geçiriliyordu. Sahne sanatları konusunda yetiştirilen yeni önder bozuntusu, savaşın hem öncüsü hem de yöneticisi oluyordu.</p>
<p>Dünya tarihi incelendiği zaman bugünkü İsrail devletinin gerçek kurucusunun Thedor Hertz, Golda Mayer ya da Menahem Begin gibi siyaset adamları değil, ama Adolf Hitler gibi sonradan olma bir sahte komutan ve Siyonistler tarafından gerçek amaç olan İsrail’in kuruluşunun önderliği  için özel olarak yetiştirilen maceracı bir sokak serserisi olduğu görülmektedir. Hiçbir biçimde akıl sahibi siyaset adamlarının ya da askeri komutanların veremeyeceği saçma sapan kararları alarak, durduk yerde dünya savaşı çıkarma potansiyeline sahip olan bu Avusturyalı göçmen kimliğindeki  bir serserinin maceraları yüzünden,dünyanın en kanlı savaşı çıkartılmış ve savaşın sonuçları kullanılarak Siyonizmin ana hedefi olan İsrail devleti kurulmuş ve Yahudi devletinin kurulması için iki büyük dünya savaşı komplolar aracılığı çıkartılmıştır. Böylece iki cihan savaşı sonrasında Siyonizm kendi devletini kurma şansını elde etmiştir. Ne var ki, devletin kurulması ile mesele bitmemiş asıl sorun kuruluş sonrası dönemde kendini göstermiştir. Yeni devletin iki dünya savaşı sonrasında kuruluşundan sonra, devletin yoluna devam etmesi yani  devamlılığının sağlanması gerekmektedir. Bunun için de üçüncü bir dünya savaşı çıkartılarak,küçük devlete komşu olan bütün büyük devletlerin parçalanması isteniyordu. Bir anlamda İngilizlerin Yirminci yüzyılın başlarında öne sürdüğü Sevr haritası ve projesinin devamı olacak ve bu çizgide merkezi coğrafyayı parçalanmış bir çöküş ortamına doğru sürükleyerek, merkezi alanda İsrail’den daha büyük bir devlet bırakmayarak Sevr planı doğrultusunda İsrail’in güvenliği sağlanacaktır. Ayrıca Kudüs kenti kutsal bir yerleşim merkezi olarak Büyük İsrail’in merkezi olarak benimsenirken,İsrail devleti üzerinden Kudüs önce İsrail’in sonra Orta Doğu’nun daha sonra da Büyük İsrail Federasyonu kurulduğu zaman da dünyanın başkenti olacaktır. Siyonist planlar Museviler için bir hegemonya düzeni öngörürlerken, geleceğin dünyası için hayal olan bir düzeni dile getirerek olmayacak işleri öne çıkarmaktadırlar. İkinci Dünya Savaşına giden yolda Siyonistler in yetiştirdiği bir kukla olan Hitler figürünü iyi anlamak ve incelemek gerekmektedir. Kendisine verilen dersler ile aldığı eğitimin gereği olan  her türlü rolü iyi başaran Hitler, geleceğin dünyası için  Siyonistlerin bütün isteklerini yerine getirerek, Siyonist İsrail devletinin kurulmasını sağlamıştır.</p>
<p>Almanya’da olamayacak kadar olumsuz bir lider bozuntusu olarak Hitler, egemen güçler adına dünya olaylarını yönlendirerek geleceğin dünyasında belirleyici olurken, Avusturya’daki Yahudi hegemonyasını  açıkça ortaya koyarak, mazlum millet konumundaki Alman asıllı halk topluluklarına sahip çıkarak açıktan Alman milliyetçiliği yapmıştır. Savaş koşullarında diğerlerine oranla daha sert bir çizgide aşırı milliyetçilik çizgisinde bir Nazizm ideolojisini gündeme getirerek savunabilmiştir. İşte buna benzeyen bazı çelişkili durumlar karşısında  Hitler, Avusturya Yahudilerini dayanak noktası yaparak Alman dünyasının kurtarıcı babası rolüne soyunmuştur. Vatansever milliyetçi aydınların ya da saldırı, komplo ve siyasal saldırıları karşısında sıkışan bütün ulus devletlerin gösterdikleri direnişler ve yürüttükleri mücadeleler, zaman içerisinde Alman toplumu içinde etki ve yansımalara neden olabilmiştir.Bir anlamda ikinci dünya savaşının ortaya çıkmasına yol açan gelişmelerin arkasında Alman milliyetçi refleksinin bulunduğu açıkça görülmektedir. Birinci Dünya Savaşı sonrasında çökmüş olan Alman devleti hiçbir güçlü bir ortam bulunmamasına rağmen, Siyonizmin tezgahladığı gibi bir yeni dünya savaşını Nazizmin ana çizgisi olarak görmüş ve son derece olumsuz koşullarda olmasına rağmen, Rusya’ya karşı savaş açarak ikinci dünya savaşını başlatması, normal koşullardaki bir devlet yöneticisi ya da Alman milliyetçisi toplum kesimlerinden gelebilecek bir tutum ya da davranış biçimi değildir. Aslında böylesine bir olumsuz durumu ortaya çıkaran nedenler  topluca ele alınarak tartışıldığı zaman, Siyonistlerin oyununa gelen bir Almanya’nın yüzyılların sorunu olan Siyonistlerin oyununa kurban gittiği söylenmektedir. Almanlar kendi sanayilerine  ve ordularına dayanarak bütün Avrupa kıtasında  üç yüzden fazla yerleşim yerine dağılmış Alman topluluklarını tek bir çatı altında toplarken, Siyonist komploların etkisi altında kalarak haksız savaşın karşı cephesini oluşturacak Alman milleti, kendi ülkesine tam olarak sahip çıkamamıştır. Sanayi gücünü askeri güce dönüştüremeyen Almanlar ekonomik güçlerini savaş alanında kullanamazken,Siyonist savaş senaryolarının  istemeden karşı tarafını temsil ederek, dünya savaşı yaratan çok olumsuz bir konuma sürüklenmişlerdir.</p>
<p>Nazizmin Siyonizm tarafından yaratıldığı yönündeki iddialar tarihsel konjonktür içinde ele alındığı zaman, olayların birbirini doğrulamasıyla durum daha doğru bir çizgide anlaşılabilmektedir. Alman milleti tarihin bir aşamasında çok dağınık bir biçimde yaşayan Alman asıllı toplulukları daha sonraki aşamada bir Alman ulus devleti kurulması olgusu öne çıkınca, bu gereksinme doğrultusunda Prusya devletinden uzaklaşarak Almanya devletini Deutschland adı altında  yeniden kurabilmiştir. Yirminci yüzyılın başlarında iki dünya savaşı peş peşe gündeme gelirken,orta Avrupa’da yaşayan Alman toplulukları Alman ordusunun büyük gücü altında toplanarak,Rus tehlikesinden kurtulabilmek çizgisinde direnç hareketleri geliştirmişlerdir. Alman devleti Alman topluluklarını toparlayabilmek çizgisinde hareket ederken, Avrupa’nın orta ve doğu bölgelerinde büyük  bir devlet arayışlarının gündeme geldiği görülmektedir. Dünya savaşları sırasında Hitler ve ailesine karşı olumsuz tutumlarını sürdüren Alman asıllı bazı kişiler, son dönemlerde dünyayı yıllarca uğraştıran bu adamın hem anne hem de baba tarafından Yahudi asıllı olduğunu ortaya koyan bazı belgeleri gündeme getirmişlerdir. Gerçek kimliğini devletinden ve milletinden saklayan bu savaş oyuncusu, güç merkezlerinin özellikle de Siyonistlerin etkisi altında hareket edebilmiş ve böylece içine girdiği bütün oyun sahnelerinde kendisine düşen rollerini aksatmadan yerine getirmiştir. Dünyayı yöneten imparatorlukların içinde her zaman var olarak yaşamlarını ekonomik sektör içinde geliştirmeye çalışan Yahudiler, geleceğin dünyası için yeni senaryo ve planları gündeme getirirlerken  İngiltere ile İsrail arasında kalmaktadırlar. İngiltere dünya devletinin kurucusu olarak İsrail devletinin kurulmasına karşı çıkarken, bugün gelinen aşamada İsrail de kendisinin merkezinde yer alacağı bir büyük İsrail devletinin kurulmasına çaba gösterirken, İngiltere ile olan ilişkilerin yeniden düzenlendiğini ileri sürmektedir. Avrupa Birliği çatısı altında yapılan her referandum oylamasından İskoçlar için gündeme getirilen   özerklik konusu yavaş yavaş Avrupa ülkelerinde yaygınlık kazanırken var olan Avrupa ulus devletlerinin çok zor durumda oldukları göze çarpmaktadır. Önümüzdeki aylarda İskoçya ile birlikte hareket edecek bir İsrail desteği, İskoçya’yı bağımsızlaştırarak Britanya imparatorluğunun yıkılmasına neden olabilir.</p>
<p>Geçen yüzyılın başlarında ortaya çıkan milliyetçilik cereyanları idealist topluluklar tarafından taklit edilerek bugüne doğru getirilirken, üçüncü dünya savaşı senaryolarının yeniden öne çıkarılarak savunulmaya çalışıldığı bugünkü dünya konjonktüründe, savaş tehditleri yeniden hızla yükselmeye başlamıştır. Siyonizm kutsal topraklarda kendi devletini kurarken, Alman milliyetçiliğinin zaaflarından yararlanmasını bilmiştir. İkinci dünya savaşına giden yolda,Alman milliyetçiliğinin konumunu Rusya karşıtı bir çizgiye çekerek savaş çıkarmayı iyi bilen Siyonizm, bugün de son yüz yıllık zaman dilimi içinde Türk milliyetçiliğinin zaaflarını benzer biçimde Türk Birliğini oluşturma gibi bir ulusal misyona terk etmeden, kendi Siyonist politikaları doğrultusunda bunlarla oyun oynamayı bir marifetmiş gibi göstererek, olayları yeni bir savaş sürecine doğru sürüklemektedirler. Almanların zor durumuyla oynamasını bilen Siyonizm,geçen yüzyılda Almanlar ile Rusları karşı karşıya getirirken, Almanya ve Almanları zor bir dönemeçten geçmeye alet etmiştir. Bugün de aynı oyun bu kez gene Armageddon  savaşı senaryoları  aracılığı ile, gene Rusya ve Türkiye arasında cereyan edebilecek savaş senaryoları aracılığı ile gündeme getirilmektedir. Geçen yüzyıldan kalma bir sorun olarak Türk dünyasının bölünmüşlüğü ve dağınıklığı, bu yıl içinde alınan bir uluslararası toplantı kararı aracılığı ile Türk Devletleri Teşkilatı kurularak, Çin, Rusya ve Hindistan gibi Türklerin de büyük devlet yapılanmasına doğru yönlendirildiği bir aşamada bir Rusya-İran ve Türkiye savaşı çıkarılmamalıdır. Geçen dönemde Siyonizmin oyunu Rusya ile Almanya’yı savaştırarak ikinci dünya savaşına doğru dünyayı sürüklerken, aynı Siyonizmin benzeri bir savaş senaryosunu gerçekleştirme çizgisinde, Türkiye’nin Almanya’nın  geçen yüzyılda yaptığı yanlışı yapmayarak, Alman devletini ve toplumunu çökertecek bir güce sahip olan Rus ordusu ile Türkiye devleti ya da ordusu yanlış bir hesaplaşma girişimine kalkışmamalı ve bu doğrultuda yeni bir kanlı senaryo ile  hesaplaşma içine girmemelidirler. Başta Atatürk olmak üzere filler ile yatağa girilmeyeceğini iyi bilen Türk devletinin kurucuları, Türkiye’nin yoluna devam edebilmesi için Rusya ve İran gibi büyük devletlerle  savaşmayı düşünmemelidirler.</p>
<p>Hazar devletinin dağılması üzerine merkezi coğrafyaya gelen Selçuklular, eski bir Hazar kolu olarak dünyanın ortalarını işgal etmeye başlamaları sonrasında, Orta Doğu bölgesindeki siyasal gelişmeler sürekli olarak savaş olgusunu öne çıkarmıştır.Türkler merkezi alana egemen olma doğrultusunda üç kıtada savaş seferlerine çıkarken, dünya barışı sürekli olarak bozulmuş ve dünya egemenliğine soyunan Selçuklular ile,daha sonraki aşamada dünya haritasında merkezi imparatorluk olarak Osmanlı devletinin bin yılı aşkın bir süre savaşlar ile uğraşmak zorunda kaldığı ve bu yüzden de kalıcı bir dünya düzeni kurarak, evrensel bir barış ortamını bir türlü gündeme getiremediği göze çarpmaktadır. Selçuklu ve Osmanlı çizgilerinde merkezi coğrafya halkı bir büyük imparatorluğun çatısı altında yaşama şansını elde ederek, toplumsal barış ve kişisel güvenlik sorunlarını çözmeye çaba göstermişler ama, böylesine  kutsal bir hedefi  bölge jeopolitik yapısının kayganlığı yüzünden bir türlü gerçekleştirememişlerdir. Üç büyük kıta arasındaki bağlantı noktalarının bir arada ele alınmasıyla ortaya çıkan orta dünya alanının kalıcı bir barış düzenine sahip olamamasının arkasında, Asya, Avrupa ve Afrika gibi kıtalardaki yeni siyasal gelişmelerin dünyaya egemen olma doğrultusunda merkezi alan toprakları üzerinde etkili otorite merkezli yeni yapılanmalara  yönelmeleri yüzünden sorunlar çıktığı ve bu yüzden de kalıcı bir barış düzenine bu topraklar üzerinde kavuşabilmenin neredeyse olanaksızlığı gibi bir görünüm, merkezi alan üzerinden  kalkışılan hegemonya düzeni oluşturma çabalarının başarısız kalması gibi bir sonucu  öne çıkarmaktadır. Merkeze gelen topluluklar kendilerinin merkezinde yer alacakları bir yeni düzeni diğer devletlere ve halk kitlelerine komşu olan topluluklara benimsetemedikleri gerçeği karşısında, geçmişteki gelişmelerin yeniden ele alınarak bölgesel düzeyde komşuluk ilişkilerinin geliştirilmesi doğrultusunda, kalıcı barış ve güvenlik oluşturma girişimlerinin daha üst düzeyde kurulabilmesi gerekmektedir. Ancak böylesine bir hedefe varabilmek için de yeni geliştirilmekte olacak çok yönlü uluslararası ilişkiler sürecinde, kalıcı ve güven verici girişimlerin geliştirilmesine gerek olduğu anlaşılmaktadır.</p>
<p>İkinci Dünya Savaşı öncesinde <strong>“Kavgam”</strong> isimli kitabın yazarı olarak Adolf Hitler’in Avusturya yaşamı, işsizlik ve açlık dönemi ile dolu geçen sefalet yılları Hitler’in sosyalizme yönelmesinin temelini oluşturmuştur. Avusturya yıllarında bir Yahudi ve zenginlik düşmanı olarak yetişen Hitler’in daha sonraki aşamada Almanya’ya gelerek  Nasyonel Sosyalist partinin başına geçirilmesi ve yeni ülkesinde   geleceğin önderi sıfatını kazanması, belirli bir program içinde hazırlanarak Siyonist merkezler tarafından yoğun eğitim programları ile Hitler’e aktarılıyordu. Sosyalist Hitler Alman milliyetçiliğinin başına geçince,Yahudi düşmanlığı gündeme getirilerek Nasyonel bir sosyalizm projesi öne çıkarılıyordu. Hitler’in Avusturya yıllarında biçimlenen milliyetçi ve Faşist karakteri daha sonraki aşamada Avusturya Yahudilerine düşmanlık çizgisinde belirginlik kazanmıştır. Hitler’de Avusturya deneylerinin sonucu olan olarak gelişen saldırgan bir kişiliğin belirginlik kazanması, Nazi ordularının Avusturya üzerinden bütün doğu Avrupa ülkelerine saldırarak, Siyonizmin istediği merkezi coğrafya savaşı çizgisinde  bir ikinci cihan savaşının dünyanın ortasında meydana çıkmasına giden yolu açmıştır  Siyonizm Hitler’in önderliğinde bir Nazizm hareketini  Alman orduları üzerinden dünya kamuoyunun önüne çıkarırken, önce Atlantik ülkelerine karşı bir savaş senaryosu pompalanmıştır. Tarih boyunca birbirlerine karşı  hiç düşman olmayan Almanlar ile Rusların son aşamada karşı karşıya gelmesi, Nazi ordularının Yahudi olmakla suçladığı  bütün Doğu Avrupa ülkelerinin,tarihin tozlu sayfaları arasında kaybolmuş <strong>“12 Kabile“</strong> suçlaması ile birlikte, topluca Yahudilik suçlamalarını ve bu doğrultuda Siyonizmin tırmandırılmasını hızlandırmıştır. Hitler’in Avusturya incelemeleri Siyonizm olgularını ve suçlamalarını son derece hızlandırırken, bu yönden çıkartılan karışıklık ortamının sağladığı çamur atma senaryolarının günümüzde Rus düşmanlığını körükleyerek savaş ortamını gündeme getirildiğini göstermektedir. Hazar imparatorluğu uzantısı olan çeşitli göç dalgalarının Asya topraklarından Avrupa topraklarına doğru yönelişi gündeme getirilirken, her doğu Avrupalı insanın geçmişi açısından hesap vermesini ve kişilik sorgulamasını Siyonizmin iktidarı açısından  zorunluluk kazanıyordu. Her Doğu Avrupalı&#8217;nın Siyonistlikle suçlanması aslında Siyonizmin İsrail idealine hizmet ediyordu.</p>
<p>Hitler Viyana merkezli bir Siyonizmi  Avusturya yıllarında yaşadıktan sonra tüm Doğu Avrupalı topluluklara düşman olunca, Nazi orduları önce Polonya ve daha sonra da diğer doğu Avrupa topraklarına girerek batı bölgesinin içinden çıkan bir hegamon güç olarak  tüm doğu bölgesini işgale kalkışıyordu. Bu yüzden Napolyon gibi bir Moskova senaryosunu sonu hüsranla biten bir macerayı yaşamamak üzere, eski Hazar imparatorluğunun merkezi olan Hazar bölgesini hedef olarak seçerek, Kırım üzerinden Hazar’a ulaşacak bir  köprü kurmanın arayışı içine giriyordu. Bu nedenle doğu Avrupa ülkelerini çiğneyerek doğuya açılıyordu. Ne var ki, aynı Hitler <strong>“doğuya doğru”</strong> savaş senaryosu içinde Balkan ülkelerini ele geçirerek daha sonraki aşamada da Hazar bölgesine sıçrama yapmayı denemek  istiyordu.Ne var ki, o aşamada Hitler’in Hazar yolu üzerinde bir köprü olarak duran Türkiye’yi pas geçtiği ve Türk ülkesine dokunmayarak, savaşın Türkiye üzerinden Orta Doğu bölgesine sıçramasının önlenemeyeceğini de Hitler iyi biliyordu. İki bin yıllık süre içinde Avrupa topraklarında kurulamayan İsrail’in Orta Doğu bölgesinde kurulabilmesi için, Avrupa kıtasındaki savaşın Orta Doğu bölgesine gelmemesi gerekiyordu. Hitler bunu iyi bildiği için Yunanistan işgali sonrasında Türkiye’ye girmeyerek savaşı Avrupa kıtasından Hazar bölgesine taşımış ve böylece Orta Doğu bölgesinde İsrail’in devlet olarak örgütlenebilmesi için elverişli bir barış ortamını, Orta Doğu bölgesine yönelik olarak  korumaya çaba gösterdiği o dönemin koşullarındaki Nazi politikaları içinde açıkça belli oluyordu. Bu durumda yeni İsrail’in üçüncü kez  eski İsrail toprakları üzerinde kuruluşu yolunda, Siyonistlerle Naziler arasında bir işbirliği,dayanışma ve ortaklık aşamasına gidildiği söylenebilmektedir.</p>
<p>Dünya tarihinin gözler önüne serdiği gibi iki bin yıl önce Orta Doğu topraklarında kurulmuş olan İsrail devletinin üçüncü kez kutsal topraklarda kurulabilmesi için geliştirilen Siyonizm akımının temsilcileri, Nazilerle işbirliğine giderek ve karşılıklı ilişkiler geliştirerek anti ulus devlet politikalarını nasyonalizm görünümünde uygulayarak, gerçek amaçlarına ulaşabilmişlerdir. Hitler gibi nasyonalist bir önderin yetiştirilmesi Siyonizmi başarılı kılarken, daha sonraki aşamalarda dünyayı sürekli savaş, terör ve kargaşa gibi olumsuzluklarla karşı karşıya getirmiştir. Bugün gelinen son aşamada var olan sorunlar çerçevesinde, ikinci dünya savaşı öncesindeki Almanya’daki milliyetçilik olarak, Nasyonel Sosyalizm akımının  iyi incelenmesi gerekmektedir. Halk kitlelerinin gereksinmeleri için geliştirilen bu siyasal hareketin nasıl bir anda Faşizme dönüştüğünün iyi incelenmesi ve bu çizgide  provokasyonların önlenmesi,dünya barışı için bugün bilinmesi gereken önemli konular olarak ele alınmasında yarar vardır. Yüz yıl önceki koşullarda Almanya’nın milliyetçiliğe gibi yönelmesi bir durum, bugünün koşullarında Türkiye açısından önem kazanmaktadır. Alman devleti orta ve doğu Avrupa ülkelerinde yaşayan tüm Alman asıllı toplulukları bir büyük Alman devleti kurarak, tıpkı Rusya ve Çin’de olduğu gibi büyük bir şemsiye ya da çatı altında toplamayı hedeflerken, aşırı milliyetçilik nedeniyle Avrupa kıtasında ikinci cihan savaşının yolunu açmışlardır. Yüz yıl sonra ise bugün, dün Sovyetler Birliği çatısı altında yaşayan bütün Türk ülkeleri ve topluluklarının bir araya gelerek, Çin ve Hindistan’da olduğu  gibi bir büyük Türk devleti arayışı, günümüzde hedefe doğru tırmandırılmaktadır. Almanlar aşırı milliyetçilikle savaşa ve bölünmeye doğru sürüklenirken, yüz yıl sonra benzeri bir olumsuz siyasal süreçte, Türkiye’yi giderek içine alacak üçüncü dünya savaşı  benzeri bir kıyamet senaryosu yaratılarak, tıpkı Almanya gibi savaş koşullarında Türk devleti dağılma tehlikesi ile karşı karşıya  getirilebilir. Türk Devletleri Teşkilatının kurulması ile birlikte, Türk milliyetçiliği bütün Türk dünyasını Rusya ve Çin gibi büyük bir bölgesel Türk devletinin çatısı altında toplanması için harekete geçilmesiyle, Türklerin yeniden birleşmeleri sağlanarak ve diğer ülkelerdeki Türk topluluklarının Türk devletlerinin birliği içinde bir araya gelmeleri, yeni dünya düzeni içinde bütünleşmiş bir Türk dünyası ile yer alınması, dünya dengelerinin yeniden tesisi için zorunlu görünmektedir. Dün Hitler yüzünden Almanya’nın yaptığı hatayı bugün Türkiye tekrarlayamaz. Türkçülük ve milliyetçilik çizgisinde yapılacak çalışmaların tamamen tersi bir çizgide, Rusya ve İran ile Türkiye’nin savaşması artık düşünülemez. Bugün Irak ve Suriye üzerinden geliştirilen savaş stratejilerinin bundan sonra İran ve Rusya’ya karşı dayatılmasına, Türkiye hiçbir biçimde aracı ya da alet olamaz.</p>
<p>The post <a href="https://www.sonhaber16.com/almanyanin-hatasini-turkiye-tekrarlamamali/">Almanya&#8217;nın hatasını Türkiye tekrarlamamalı</a> appeared first on <a href="https://www.sonhaber16.com">sonhaber16.com</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.sonhaber16.com/almanyanin-hatasini-turkiye-tekrarlamamali/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Türk Dünyası bütünleşiyor</title>
		<link>https://www.sonhaber16.com/turk-dunyasi-butunlesiyor/</link>
					<comments>https://www.sonhaber16.com/turk-dunyasi-butunlesiyor/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 02 Nov 2022 13:46:44 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Manşet]]></category>
		<category><![CDATA[Yazarlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sonhaber16.com/?p=271395</guid>

					<description><![CDATA[<p>Tarihin her döneminde var olan ve kurdukları devletler aracılığı ile  öne çıkan Türkler, her dönemde dünya siyaseti üzerinde etkili olmuşlar ve dünya tarihinin dönemeçleri dönülürken, en son noktada yönlendirici olarak tüm insanlık ve dünyanın geleceği doğrultusunda  önderlik etmişlerdir. Tarih öncesi dönemlerden gelerek Milat sonrasındaki tarihsel dönemlerde eskisinden çok daha fazla ağırlık koyarak dünyanın yönlendirilmesinde etkin [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://www.sonhaber16.com/turk-dunyasi-butunlesiyor/">Türk Dünyası bütünleşiyor</a> appeared first on <a href="https://www.sonhaber16.com">sonhaber16.com</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Tarihin her döneminde var olan ve kurdukları devletler aracılığı ile  öne çıkan Türkler, her dönemde dünya siyaseti üzerinde etkili olmuşlar ve dünya tarihinin dönemeçleri dönülürken, en son noktada yönlendirici olarak tüm insanlık ve dünyanın geleceği doğrultusunda  önderlik etmişlerdir. Tarih öncesi dönemlerden gelerek Milat sonrasındaki tarihsel dönemlerde eskisinden çok daha fazla ağırlık koyarak dünyanın yönlendirilmesinde etkin olan Türk  toplulukları, kavimleri ve de boyları tüm zamanlarda dünyanın ilerlemesi ve gelişerek daha üst düzeyde yeni bir  dünya düzeninin kurulması için  her türlü mücadeleyi yaparak bugünlere gelmişlerdir. Uluslararası alanda gündeme gelen yenilik ve gelişmeler birbiri ardı sıra öne çıkarken, dünya tarihinin sayfalarını dolduran siyasal ve düşünsel birikimin oluşmasında ve geleceğe dönük bir biçimde yönlenmesinde, her dönemin Türk devletlerinin ve de bu devletlerin sınırları içinde yaşamlarını sürdüren Türk kavimlerinin yönlendirici etkileri ve önderlikleri olmuştur. Yeryüzünde yaşamakta olan diğer toplulukları ve milletleri ele alarak Türklerin tarihsel serüvenleri ile karşılaştırıldığı zaman, tarihin en zengin birikiminin Türklerin kendi topluluklarında olduğu görülmektedir. Günümüzde Türk dünyası bu nedenle birliğe yönelmektedir.</p>
<p>Tarihin derinliklerinden gelen Türk kavimleri yeryüzünün beş kıtasından dördünde siyaset sahnesine çıkmışlardır. İnsanlığın ilk dönemlerinin yaşandığı Asya kıtasında, Hun ve Avar devletleri ile bir egemenlik düzeni kuran Türkler, daha sonraki aşamalarda da Göktürk, Uygur ve Hazar devletleri gibi kendi dönemlerinin uygarlık düzenini kurmuşlar ve uzun yıllar yaşatan Türk kökenli hegemonyaları  birbiri ardı sıra gündeme getirmişlerdir. Büyük imparatorluklar aracılığı ile Avrupa, Afrika ve Asya kıtalarının önemli bölgelerinde devletler ve imparatorluklar kurma şansını elde eden Türkler, bir anlamda da tarih öncesi dönemlerden gelen uygarlık birikimini yirmi birinci yüzyıla  taşımışlardır. Bu nedenle eski dünya düzeni geride kalırken ve yeni bir dünya düzenine doğru bir geçiş dönemi yaşanırken Türkiye Cumhuriyeti devleti ile Türk dünyası devletlerinin uluslararası konumları son derece önem kazanmıştır. Tarihin derinliklerinden gelen Türklük ve Türk dünyası bugünün dünyasında merkezi alanlarda varlıklarını sürdürmekte, Asya kıtasının kuzeyi, ortası ve de batı bölgelerinin tamamı, Orta Doğu bölgesinin bütünü, Avrupa kıtasının doğusu ile Afrika kıtasının kuzeyi gibi bölgelerde hem Türk devletleri hem de  bu devletlerin ötesinde toplumsal ağırlıklarıyla Türk boyları varlıklarını koruyarak, tüm  etkinliklerini daha da artırma olanaklarını elde edebilmiştir. Türklerin tarih öncesinden gelen ağırlıklarıyla dünya haritasına dağılmaları dikkate alınırsa, Proto &#8211; Türklerden gelen bir uygarlık çizgisinin bugünlere kadar Türk devletleri ve toplulukları aracılığı ile taşındığı görülmektedir. Bu kadar uzun bir geçmişe sahip olan Türklerin dünyanın her kıtasına dağıldığı ve günümüzün üç büyük devleti olan Çin, Rusya ve Hindistan topraklarında daha önceki dönemlerde  devletler ile birlikte imparatorluklar da kurdukları anlaşılmaktadır. Böylesine yaygın bir yapılanmaya sahip olan Türk boyları bazan yaşadıkları toprakları kendilerine yurt edinmişler, bazan da at sırtında göçebe bir toplum olarak dünya kıtaları üzerinde sürekli olarak seferlere çıkarak yeni ele geçirdikleri topraklar üzerinde eskisinden çok daha farklı devletler kurarak ve uygarlığını  yeni ülkelere taşıyarak, evrensel egemenlik yarışında diğer toplulukları arkada bırakabilmenin başarısını göstermişlerdir. Bugünün dünyasında yeryüzü haritasına bakılırsa her dönemin etkin gücü olan Türklerin fazlasıyla yeryüzü kıtalarına dağılmış oldukları görülmektedir. Uygarlığın en eski temsilcisi olan Türkler  günümüze uygarlığın birikimlerini taşırken, bir araya gelmeyi unuttuklarını ve de  bu yüzden Çin, Rusya, Brezilya, Hindistan ve ABD gibi çok geniş alanlara sahip olan bir büyük devleti, Türklerin ortak devleti olarak kuramadıkları görülmektedir. Çok eski geçmişten gelmek ,bütün dünya kıtalarına yayılmak, sürekli olarak yer değiştirmek gibi sorunlarla uğraşmak zorunda kalan Türkler, kıtasal büyüklüğe sahip olan büyük devletlerle rekabet edebilecek düzeye gelmişlerdir.</p>
<p>Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra iki kutuplu dünyadan ABD merkezli tek kutuplu bir dünya arayışına sürüklenen dünya konjonktürü bu hedefi gerçekleştiremeyince, bu duruma tamamen ters düşen bir çizgide çok kutuplu dünya oluşumu insanlığın önüne gelmiştir. Batı dünyasının ABD ve AB gibi büyük devlet yapılanmaları sürdürülmeye çalışılırken, dünyanın ortasında Türkiye ile birlikte Türk dünyasının kopukluğu bir mesele olarak gündeme gelmiştir. Orta Doğu bölgesinde yeni bir düzen arayışı içinde olan batılı emperyalistler eskisi gibi bu bölgede etkin olamadıklarını görünce, merkezi alana Rusya, Çin, Hindistan ve İran gibi doğu bölgesinin büyük devletlerinin  girmeye çalıştıkları öne çıkmıştır. İşte bu aşamada doğunun büyük devletlerinin dünyanın merkezi alanında yeni emperyal güçler olarak görünmesiyle birlikte, eski dönemin Türkiye Cumhuriyeti ile Türk dünyasını birbirinden kopuk bir konuma getiren jeopolitik dengelerin de değiştiği ortaya çıkmaya başlamıştır. Batı emperyalizmi bütün dünyaya egemen olurken, Türkleri devre dışı bırakabilmek üzere Türkiye ile Türk dünyasının birbirinden kilometrelerce uzak bir konumda kalmalarını, merkezi coğrafyada Türklerin etkinliğinin kırılabilmesi için batı dünyasının temsilcisi olan İngiltere ve Fransa gibi  büyük emperyalist güçler devreye girerek sağlamışlardır. Osmanlı topraklarında oluşturulan batı hegemonyası, daha sonraki aşamada Orta Doğu’nun yeni haritasında Sovyetler Birliği ile müstakbel İsrail devletinin arasına yeni bir tampon devlet olarak Türkiye Cumhuriyetinin konulmasını öne çıkarınca, Orta ve Kuzey Asya bölgelerinde varlığını sürdüren Türk devletlerinin, Orta Doğu bölgesinde merkezi bir devlet olarak kurulan Türkiye Cumhuriyetinden fazlasıyla uzak düştükleri görülmüştür. Bu yüzden on sekizinci yüzyılda başlayan Türk milliyetçiliğinin ana hedefi olan Türk birliğinin sağlanması konusu, yirminci yüzyılın başlarında siyasal gündemden düşerek, cihan savaşları sonrasında kurulan yeni dünya düzeninde Türklerin parçalanmış bir durumda yeniden yapılandırılmasına gidilmiştir. Türklerin büyük çoğunluğu Sovyetler Birliği içinde bırakılırken, bir kısım Türk Doğu Türkistan üzerinden  Çin sınırları içinde terk edilmiş ve Osmanlı uzantısı bazı Türk boylarının ise, Avrupa kıtasında farklı devletlerin ülkelerinde yaşamalarına ise zemin hazırlanmıştır.</p>
<p>Çinliler, Ruslar ve Hintlilerin büyük ülke sınırları içinde yaşamalarına izin veren o dönemin emperyalist güçleri, yüz yıldır Türk boylarının  kurulacak büyük bir Türk devletinin çatısı altında ortak bir yaşam düzenine kavuşmalarını önlemişlerdir. Batılı emperyalistler Türklerin parçalanması ve birlik olmaması için yürüttükleri bu bölücü  girişimlerin benzerini Araplar için de gündeme getirerek, halen var olan elliden fazla Arap devleti içinde Arap topluluklarının parçalanmış bir biçimde yaşamalarını her türlü baskı ve komplo oyunlarını oynayarak sürdürmeye devam etmişlerdir. Ne var ki, batılı emperyalistlerin bu oyunlarını yeni dönemde sürdürebilmeleri giderek zorlaşmış, Çin, Rusya ve Hindistan uluslararası alana girerek  ve yeni emperyal güçler olarak hareket etmeye başladıklarında batı blokunun uygulamaları etkisini yitirmiş ve bu doğrultuda, Türk toplulukları ile Arap kavimlerinin kendi ortak büyük devletlerinin çatısı altında Rusya ve Çin gibi büyük devlet yapılanmalarına benzer bir yeni siyasal düzen kurabilmeleri konusu ,yeni dönemde dünyanın esas  gündemine girmiştir. Milyonlarca  nüfusa sahip olan Çinli, Hintli ve Rus asıllı topluluklar kendi büyük devletleri çatısı altında yaşarken, benzeri bir yeni düzeninin Türkler ve Araplar için düşünülmemesi, dünya barışı açısından çok önemli bir eksikliği yeniden gündeme getiriyordu. Araplar ikinci dünya savaşı sonrasında Cemal Abdülnasır’ın öncülüğünde Birleşik Arap Cumhuriyetini kurarak, merkezi alanda büyük bir Arap devletini emperyalistlere karşı kurmaya çalışmışlar ama Atlantikçiler ve Siyonistlerin etki ve baskılarıyla bu yeni oluşum önlenmiştir. Yirminci yüzyılda Türkler ile birlikte Araplar’ın da Çin ve Rusya gibi büyük devletler olarak varlıklarını sürdürmelerine izin verilmezken, geçmişten gelen devletler arası rekabet gene de devam etmiş ve bunun sonucu olarak da soğuk savaş dönemi sonrasında yeni bir siyasal ortam konjonktürel olarak gündeme gelmiştir. Geçmişteki olaylardan ders almasını bilen Türkler ve Türk dünyası birlikte daha dikkatli bir yaşam düzenine yönelerek, dünya barışının daha güçlü  bir temele oturtulabilmesi için ciddi mücadeleler verilmiştir. Artan ilişkiler zamanla ekonomik ve kültürel ilişkilere doğru ilerleyince, Türklerin birleşme yolları açılmıştır.</p>
<p>Sovyetler Birliği’nin kurulması nedeniyle yüz yıl önce gündeme getirilemeyen Türk dünyasının bir araya gelerek ortak bir devlet çatısı altında bütünleşmeye yönelmesi konusu, yirminci yüzyılın başlarında çözüme kavuşturulamayarak, bir sonraki yüzyıla ertelenmiş ve aradan yüz yılı aşkın bir süre geçtikten sonra ancak yirmi birinci yüzyılın ilk çeyreği dolarken, uluslararası alanda genel bir sorun olarak ele alınabilmiştir. Sovyetlerin dağılması aşamasında on beş devlet bağımsız olurken, orta Asya ve Kafkasya’da bulunan Türk kökenli devletler daha sonraki aşamada  diğer rakip siyasal  oluşumlara ve dış  dünyaya karşı bir Türk dayanışmasının örneği olarak önce Türk Keneşi adı altında resmen her türlü uluslararası çalışmalarını sürdürmüşlerdir. Zaman içinde uluslararası diplomasinin temel kavramı olan Konsey başlığı altında Türkiye’nin öncülüğünde bağımsız Türk devletlerinin birlikteliği geleceğe yönelik bir biçimde  örgütlenerek yeni bir dünya düzenine giden yolda, Türklerin kültürel birlikteliği ve bu çizgide dayanışma içinde olabilmeleri için çaba gösterilmiştir. Soğuk savaşın bitişi ile gündeme gelen Türklerin birliği meselesi, aradan çeyrek yüzyıllık bir zaman dilimi geçince bu kez birliktelikten daha da ileri giderek bir bütünleşme çizgisi doğrultusunda, bu kez Türk Devletleri Teşkilatı adı altında tıpkı diğer uluslararası organizasyonların kurulması gibi ,yeni bir yapılanma modeli çerçevesinde gündeme getirilmiştir. Böylece soğuk savaş sonrası dönemde gündeme getirilen Türklerin birlikteliği sorunu, yirmi beş sene sonra  tam anlamıyla bir bütünleşmenin konusu olarak ele alınarak aynı zamanda  geleceğe dönük kalıcı bir örgütlenmenin konusu yapılmıştır. Yeni dönemde artık Türk Keneş’i ya da Türk Konseyi gibi temsili katılım aracılığı ile oluşturulan gevşek bir yapılanma değil ama tıpkı diğer uluslararası bütünlüklü örgütlenmeler gibi daha güçlü bir bütünleşme ve tamamlanmayı sağlayan yeni bir yapılanma, tam bir asır dağınıklığa mahkum edilen Türk dünyasına karşı, Türk Devletleri Teşkilatının kuruluşu ile yapılan haksızlık ortadan kaldırılmıştır .</p>
<p>12 Kasım 2021 tarihi Türk dünyasının bütünleşme adımının atıldığı gün olarak, gelecekte tüm Türk devletleri ve toplulukları arasında kutlanacak bir ortak bayram günü olacaktır. Beş bağımsız Türk devletinin bir araya gelmesi ve bu toplantıya Avrupa kıtasına Asya’dan göç etmiş Türk asıllı  Macarları temsilen Macaristan devletinin de gözlemci bir ülke olarak katılması ile Türk Devletleri Teşkilat’nın sadece bir Asya örgütlenmesi değil ama aynı zamanda Avrupalı Türklerin de katılımı ile oluşan uluslararası bir örgütlenme olduğunu ortaya koymuştur. Halen bağımsız olan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin de böylesine bir evrensel birlikteliğin içinde yer alması, örgütlenmenin imzalandığı gün gündeme getirilerek, dışarıda kalan diğer Türk devletlerinin de böylesine bir birliktelik içinde yer alabilecekleri dünya kamuoyuna açıklanmıştır. Türk Devletleri organizasyonu ,bağımsızlıklarını, egemenliklerini ve toprak bütünlüklerini korumaya çalışan, ortak bir tarih ve kültürel arka plan ile birlikteliğe ve gelecek hedeflerine sahip olan Türk devletlerinin, kendilerini korumaya ve Türklerin kazanılmış hak ve özgürlüklerine karşı  olabilecek her türlü saldırı ve haksızlıklara karşı ortak dayanışma içinde mücadele etmeye, Türk dünyasının kararlı bir biçimde karşı koymasını sağlayacak bir kurumsal yapılanmanın siyasal alana getirilmesidir. Ruslar, Çinliler, Hintliler ,Avrupalılar ve de Amerikalılar bu tür mücadeleleri yıllarca vererek büyük devletlerini kurabilmiş ve onun sağladığı ortak savunma alanı içinde siyasal mücadelelerini diğer devletlere karşı sürdürerek, evrensel alanda daha güçlü konumlara sahip olabilmişlerdir. Bütünleşme toplantısında Türk devletlerinin birliği konusu görüşülerek karara bağlanmıştır. Ortak toplantının resmi adı  ise dışa karşı resmen <strong>&#8221;Yeşil Teknolojiler ve Dijital çağda akıllı şehirler&#8221;</strong> olarak ilan edilmiş ve böylece günümüzün en önemli üç konusu toplantının resmi adında ifade edilerek, Türk dünyasında önümüzdeki dönem çalışmalarında, yeşil teknolojiler, dijital yapılanma ve akıllı şehirler gibi kritik konuların en güncel  sorunlar olarak  öncelikle ele alınacağı ilan edilmiştir. TİKA (Türk İşbirliği Teşkilatı )isimli kuruluş aracılığı ile Türk işbirliği çalışmalarında ilk adım atılmış, TÜRKSOY isimli kuruluşla ise bir Türk uluslararası kültürel işbirliği örgütlenmesi ikinci aşamada oluşturulmuş ve daha sonra da Türk Keneş’i aracılığı ile bütün bu oluşumların çatısı altında birlikte var olacağı, Türk Devletleri Teşkilatı son aşamada kurulmuştur. Böylece Türk dünyası ilişkilerinin zamanla bütünleştirilmesi bir gereksinme olarak öne çıkmıştır.</p>
<p>2021 yılının Kasım ayı Türk dünyasının bir araya getirilerek  bütünleşmesinin gerçekleştirildiği bir tarih olmuştur. İstanbul Boğazının tam ortasında yer alan Demokrasi ve Özgürlükler adasında atılmış olan bütünleşme adımı ile hem Türk dünyasına hem de dünya kamuoyuna  önemli mesajlar verilmiştir. Türkiye’nin ev sahipliğinde yapılan İstanbul toplantısı gelecek yüzyıllara dönük sağlam bir işbirliğinin ve bu doğrultuda atılan emin adımların atıldığı aşama olmuştur. İstanbul zirvesinde üst birlik kuruluşu tamamlanırken aynı zamanda güncel bazı konularda önemli kararlar alınmıştır. En son savaş olarak Azerbaycan’ın Karabağ’da zafer kazanması ve Türkiye’nin bu aşamada büyük yardım ve destek sağlaması ile ortaya çıkan sıcak yakınlaşma ortamı İstanbul Kongresine katılan Türk devletlerini eskisine oranla daha çok ortak bir çalışma düzenine doğru yönlendirmiştir. Türkiye’nin Karabağ’da Azerbaycan’a ağırlıklı destek sağlaması ile diğer Türk devletleri de Türkiye benzeri bir destek dayanışmasına girmelerine elverişli bir ortam hazırlamıştır. Böylesine bir ortamda Türk devletleri otuz yıllık haksız işgale uğratılan Azerbaycan’a toplu destek sağlarken, aynı zamanda savaşı kazanan taraf olarak Azerbaycan devleti ile çok yakın bir dayanışma içine girmişlerdir. Bu nedenle Karabağ zaferi bütün Türk dünyasının ortak zaferi olarak değerlendirilmiştir. Azerbaycan gibi bir Türk devletinin Karabağ’da zafer elde etmesi, diğer Türk devletlerinin de devreye girerek  bütünleşmeye yöneldiklerini göstermiştir. Türk devletleri resmi adımlarla bütünleşmeye yönelirken, Rusya, Ukrayna, Balkanlar, Avrupa ve Afrika gibi bölgelerde yaşamakta olan Türk asıllı topluluklar da, Türk Konseyi ile ilişki kurmaları sayesinde, uluslararası alandaki örgütlenme üzerinden milli bir kamuoyu oluşumunu dolaylı yollardan meydana getirmişlerdir. Türk Konseyi kongre sırasında izlediği yakın ve sıcak diyalog ortamı ile bütün Türk devletleri ile birlikte diğer ülkelerdeki Türk asıllı topluluklara da yakın ilgi göstererek, uluslararası Türk örgütlenmesinin daha güçlü bir biçimde tamamlanabilmesine elverişli bir ortam hazırlanmıştır. Geçmişten gelen tarafsızlık statüsü ile tartışmaların orta noktasında yer alan Türkmenistan devleti Kongreye devlet başkanı düzeyinde katılarak, yeni bütünleşme aşamasında Türk Devletleri Teşkilatı’nın tam üyesi olarak yola devam etmek istediğini göstermiştir.</p>
<p>İstanbul zirve toplantısında Türk Devletleri Teşkilatının ortaklık statüsünün oluşturulmasına dikkat edilmiş ve bu doğrultuda 121 Maddelik bir bildiri hazırlanarak üyelerin onayına sunulmuştur. Ayrıca, Türkiye’de geleceğe dönük yapılanmalar düzenlenirken 2023 ya da 2071 gibi Türk tarihi açısından anlam taşıyan yıllarda, Türklük duygusunu ayakta tutan yıldönümü ve anma günlerinde dile getirilen Türk kültürü ve siyasal birikimini taşıyan organizasyonların bir benzeri için, 2040 yılı Vizyonu adı altında ayrı bir metin olarak İstanbul toplantısında oybirliği ile kabul edilmiştir. Böylece yeni kurulmakta olan Türk Devletleri Teşkilatı’na gelecek için yeni bir vizyon getirilmeye çalışılmıştır. Bu bildiri de geleceğe dönük bir çalışma ortamı ve ortaklık statüsü oluşturmaya öncelik verilirken, Türk dünyasında var olan önemli bazı sorunlara da çözüm getirebilecek yaklaşımlara yer verilmiştir. Hazar bölgesinin durumu, Türk devletleri için ekonomik işbirliği, Türkistan’da TURANSEZ adı altında örgütlenecek özel bir ekonomik bölge oluşturulması, Türkçülüğün esası olarak işte ve fikirde birlik ilkesi genel anlamda benimsenmiş, ortak bir  kültürel ortam yaratabilmek için TRT &#8211; AVAZ gibi Türk dünyası ile ilgili yayınlar yapan kanalların desteklenmeleri gerektiği toplantı sırasında üye devletlerin desteği ile vurgulanmıştır. Türk dünyasının kültürünün önemli şahsiyetlerini birlik ve beraberlik ruhu içinde tanıtmak ve yaygınlaştırmak, Türk dünyası ile ilgili bilimsel ve edebi alanda yapılan çalışmaların ödüllendirilmesi ,Avrupa Birliği’nin <strong>&#8221;Erasmus&#8221; </strong>programı ile yaptığı eğitim değişimi programının benzerinin <strong>&#8221;ORHUN&#8221; </strong>adı altında geliştirilecek değişim programıyla, Türk dünyası için de devreye sokulması, okullarda ortak bir Türk tarihi, coğrafyası ve edebiyatı okutulması için özel kitapların hazırlanması, Türk dünyasının önde gelen kişilerinin yaşamları ve eserlerinin tanıtımı ile ilgili olarak yeni bilimsel çalışmalar yapılması, Tuna nehrinden Orhun vadisine İpek Yolu rallisi yapılması, Türk dünyasının kutsal mekanlarını bugünün gençliğine anlatacak eserlerin yayınlanması, Türk ülkeleri arasında çeşitli alanlarda sosyal ve sportif yarışmaların düzenlenmesi gibi ortak konular da 120 maddelik  kongre bildirisi ile dünya kamuoyuna yansıtılmıştır.</p>
<p>İstanbul zirvesine giden yolda Türk Keneşi her geçen yıl daha da çalışmalarını artırarak bugün gelinen örgütsel  oluşumunu  tamamlayınca, konseyden teşkilatlanma aşamasına  geçilmiştir. İsim değişikliği konusu çalışmaların artışının gereği olarak gündeme gelmiştir. Örgütlenmenin bağımsız bir teşkilatlanma sürecine yönlendirilmesi, Türk Devletleri Teşkilatının üyelerinin  bulundukları bölgelerdeki jeopolitik gelişmelere karşı muhatap olması gibi yeni bir durumu ortaya çıkarmaktadır. İstanbul bildirisi bu çizgide Türk Devletleri Teşkilatının dünya jeopolitik alanlarında meydana gelen değişikliklerin yansımaları ile de önümüzdeki dönemde fazlasıyla uğraşacağı yeni bir durumun öne çıkmasına yol açmaktadır. Türk Dünyası 2040 vizyonu ile ilgili olarak yayınlanmış olan konsey bildirisi aynı zamanda, bütün Türk devletlerine ve Türk dünyasına gelecek için  yön çizerek, üye devletlerin zamanla gelişecek ilişkilerde ters durumlara sürüklenmesine önleyecek düzeyde, ağırlıklı bir gelecek değerlendirmesini de beraberinde getirmektedir. 2023 ve 2071 yılları gibi 2040 yılı da Türk dünyası için önemli olacak ve Türk devletleri teşkilatı bu yıldönümlerinde kurucusu oldukları Türk birliğinin önümüzdeki dönemde karşı karşıya kalabileceği siyasal virajları aşarak, küresel alanda güçlü bir Türk hegemonyası oluşturabilmesi, geçmişten gelen birikimin önemli tarihlerde ve yıl dönümlerinde  gerektiği çizgide temsil edilebilmesine dayalı olarak mümkün olabilecektir. Bu da yeni kurulan Türk Devletleri Teşkilatının gelecekteki gücüne bağlı olarak belirlenebilecektir. Uluslararası alandaki gelişmelerde, Türk dünyasının daha hareketli olabilmesi için yeni oluşturulan üst kurulun, Türk devletleri adına gerekli olan adımları atabilmesine bağlı bulunmaktadır. Düşünce kökeni yüz yıl önce doğan yeni dünya düzeni savaş sonrasında kurulurken gündeme gelen Türk Devletleri Teşkilatı, artık bir asır sonra Çinlilere, Ruslara, Hintlilere ve diğer uluslara karşı, Türklerin de büyük devletleri  ile hareket etmesiyle daha geniş alana yayılmış bir Türklük bilincinin, getireceği yeni dengelerin öncüsü ve örgütleyicisi olabilmesi gerekmektedir. Daha düzenli ve istikrarlı  yeni bir dünya düzeninin kurulabilmesi için gerekli olan yeni dengeleri Türk Devletleri Teşkilatının oluşturması beklenebilir.</p>
<p>Türkiye Cumhuriyeti devleti ile Türkistan bölgesinin farklı jeopolitik konumda olmaları gibi İran’daki Türklerin doğu Türkleri olarak, Anadolu yarımadası üzerinde yaşamakta olan batı Türklerine uzak düştükleri görülmektedir. Önümüzdeki dönemde Türkiye Cumhuriyeti ile Türk dünyası devletlerinin bir araya gelerek ortak bir jeopolitik konumda birleşmeleri, Türk Devletleri Teşkilatının gerçekleştireceği yeni açılımlar sayesinde mümkün olabilecektir. Böylece yüzyıllar boyunca sürüp gelen doğu ve batı Türklerinin birbirlerinden  farklı  devletler içinde ayrı yaşamaları  önlenebilecektir. Bu aşamadan sonra gerçekleşebilecek bütün Türklerin büyük bir devlet çatısı altında bir araya gelebilmeleri daha gerçekçi boyutlarda sağlanabilecektir. Dünyanın geleceğinin Avrasya bölgesine kilitlendiği yeni aşamada, otuz yılı aşkın bir süredir bağımsızlıklarını yaşamakta olan Türk devletlerinin sahip oldukları siyasal birikim, yakın komşuları ile kardeşlik anlayışı içinde bir araya gelebilmelerini ve zaman içinde bütünleşerek ve Çin, Rusya ve Hindistan’a karşı yeni ağırlıklar oluşturarak, evrensel barış düzeninin üçüncü cihan savaşı  arayışı içindeki maceracı çabalara karşı  gerektiği gibi korunabilmesi açısından son derece yararlı olacağı açıktır. Doğu ve Batı Türklerinin bir araya gelmesinde Nahcivan bölgesindeki Zengezur koridorunun açılmasının ilk adımda gerçekleştirilmesi çok önemli katkılar sağlayacaktır. Çin’in yeni gündeme getirmiş olduğu genişletilmiş ipek yolu projesinin orta kesiminde kalan Zengezur geçidinin açılmasıyla birlikte Asya ve Avrupa kıtaları arasındaki ticaret yolu daha da genişleyecek ve böylece Türklerin merkezinde yer aldığı yeni bir ekonomi düzeninin kurulması, ipek yolu hattı üzerinden mümkün olabilecektir. Bu yoldan daha da genişleyecek olan doğu-batı ticaretinin merkezi alanına Türklerin yerleşmeleriyle, Türk dünyasının  ekonomik koşulları daha da iyileşerek küresel ekonomik dengelerde Türklerin daha etkin bir konuma kavuşmalarına yardımcı olabilecektir. Yeniden güçlenecek bir Türk dünyası küresel işbirliği ve barışın gerçekleştirilmesinde ana merkez durumuna gelebilecektir. Dünya coğrafyasının doğu- batı bölgeleri arasında uzayıp gitmesi dikkate alınırsa, Türk devletlerinin güvenlik, refah ve ortak çıkarlarının  bütünleşmeden geçtiği  açıkça görülmektedir .</p>
<p>Asya ve Avrupa gibi iki kıtanın tam ortasında  bin yıldır yaşamakta olan Türkler geniş alanlara yayılarak imparatorluklar kurdukları için, geçmişten gelen bir dağınık düzende kendi bölgelerinde yaşamlarını sürdürmeye çalışmışlardır. Ortak bir tarih ile coğrafyanın getirmiş olduğu birliktelik çerçevesinde bir arada yaşamaları gerekirken, Asya ya da Avrupa’da kurulan büyük imparatorlukların değişik alanlardaki sınır çizgileri, Türklerin merkezi alanda olmalarına rağmen birleşme ya da bütünleşmelerini önlemiştir. Tarihin derinliklerinden gelen Türk uygarlığının bugünkü uzantıları olan Türk devletlerinin ilan ettikleri 2040 vizyonu çerçevesinde, yirmi yıllık bir geçiş döneminden sonra tam anlamıyla bütünleşmeye dönülecek gibi görülmektedir. Şimdiye kadar sürekli olarak küresel projeler çerçevesinde ifade edilmekte olan büyük Türk birliğine giden yolda, Türk Devletleri Teşkilatının yeni bir dönemeç olduğu ve artık bugüne kadar konuşulan ve yazılan öneriler doğrultusunda bir eylem planı doğrultusunda hareket edilerek yapıcı adımların atılacağı anlaşılmaktadır. Bu çizgide yeni adımların atılmasıyla birlikte, Türk Devletleri Teşkilatı uluslararası alanın önde gelen güçlü ve etkili aktörlerinden birisi konumuna gelebilecektir. Geçmişten bugüne kadar uzanan çizgide bazı büyük oluşumların hegemonya kurmasına karşı, yeni dönemde büyük Türk birliğinin oluşumu aracılığı ile evrensel barış için daha farklı dengeler gündeme getirilebilecektir. Artık dünyanın geleceği için yeni politikalar ya da siyasal senaryolar sadece Avrupa, Amerika, Çin ve Rusya gibi büyük merkezlerden gündeme getirilmeyecek, Türk Devletleri Teşkilatının öncülüğünde Türk dünyasından kaynaklanan  yeni çıkışlar aracılığı ile daha uyumlu ve eksikleri giderilmiş  barış planları ya da girişimleri küresel diplomasi alanında boşlukları doldurarak, dünya politikaları alanında daha istikrarlı bir çizginin izlenmesine katkı sağlayacaktır.</p>
<p>Türkler ve Türk toplulukları bulundukları farklı ülkelere ve de birbirinden ayrı zaman dilimleri çerçevesinde farklı dinler ile karşı karşıya gelmişlerdir. Tarihin başlangıç dönemlerinde uzak doğuda Şamanizm ile tanışan Türk toplulukları, sonraki dönemlerde Asya kıtası önünde  Müslümanlık, Musevilik, Hristıyanlık gibi tek tanrılı  dinler ile sonradan ortaya çıkan Budizm, Brahmanizim, Taoizm ve Şintoizm gibi Asya kıtasının kültürel değerlerinden doğan dinlerle de karşılaşarak, zaman zaman bunların etkileri altında kalmışlardır. Gökoğuzlar Hristiyan olurken, Hazarlar Museviliği seçmiş, Orta Asya topraklarında değişik dinler karşı karşıya gelirken, Türk kavimleri  Karahanlılar ve Gazneliler&#8217;in devletleşme dönemlerinde büyük bir hareketlilik ile İslamiyete yönelmişlerdir. Bu aşamadan sonra dünya sahnesine Türkler çıkarken Müslüman kimliği de ağırlık kazanmış ve bu doğrultuda Türk topluluklarının diğer dinlerin dışında ama bütünüyle İslam dünyası içinde oldukları genel anlamda kabul edilmiştir. Tarihin en eski aktörlerinden birisi olarak Türkler, her dönemde farklı zaman dilimi içinde bulunarak, birbirinden ayrı dinlerin etkisi altına girmeleri yüzünden ortaya çıkan çok dinlilik olgusu, Türk devletlerinin bir araya gelerek bütünleşmeye yönelmeleri sayesinde, İslam ağırlıklı bir dinsel yönelişin yeni dönemde  bütün Türk toplulukları ve devletleri üzerinde ağırlık kazanmasına giden yolu açmıştır. Türk toplulukları bir araya geldikçe ve ortak toplumsal çalışmalara elbirliği ortamında yönelmeleri ile dünyanın Müslüman nüfusunda eskisine oranla hızlı bir artış meydana gelmiştir. Rusya, Çin, Hindistan, Avrupa ve de Amerika gibi büyük devlet yapılanmaları altında kalabalık nüfuslar bütünlük içinde hareket ederlerken, Türkler de yeni dönemde Türk dünyasının geniş nüfusu üzerinden yeni kurulan Türk Devletleri Teşkilatı’nın çatısı altında, benzeri bir büyüklük konumunda ağırlıklarını evrensel siyaset sahnesinde öne çıkarabileceklerdir. Din konusu siyaset alanında etkin olmaya devam ettiği sürece, önümüzdeki dönemde  Türk Devletleri Teşkilatı ile İslam dünyası örgütleri arasında yakın ilişkiler ortaya çıkabilecek ve böylesine bir yaklaşımdan Türk dünyası yararlanarak, diğer büyük merkezi yapılanmalara karşı Türk tezleri ya da politikaları gündeme gelen sorunlar karşısında daha güçlü çözümler üretilmesinde Türkler’e yardımcı olabilecektir. Bu açıdan Türk Devletleri Teşkilatının oluşturulması, önümüzdeki dönemde Türk dünyasının çok dinlilik çıkmazından kurtulmasına yardımcı olabilecektir. Tek bir din çatısı altında bir araya gelmek sayesinde Türk toplulukları arasında daha sıkı bir yakınlaşma gerçekleştirilebilecektir.</p>
<p>Türk Devletleri Teşkilatının kurulmasıyla birlikte evrensel alandaki Türk ağırlığı, merkezi coğrafyadan doğu dünyasına doğru bir kayma göstermektedir. Yeni dönemde Balkanlar’dan başlayan Türk çizgisi Türkiye üzerinden ortaya çıkıyor, Azerbaycan üzerinden Kafkasya’yı geçiyor ve Orta Asya Türk dünyasının içinden geçerek Kırgızların başkenti Bişkek&#8217;te Çin sınırına ulaşmaktadır. Böylece evrensel alanda Türklerin ağırlık merkezi orta dünyadan doğu dünyasına doğru bir kayma göstererek Türkistan bölgesinin en uç sınırına doğru uzanmaktadır. Türk Devletleri Teşkilatı yeni dönemde Balkanlar’dan  başlayarak Çin sınırına kadar uzanan bir toprak genişliğine  sahip olduğu için Türkiye Asya kıtasının içlerine doğru bir genişleme içine girmektedir. Bu yılın başında Türk Dışişleri Bakanlığı “Yeniden Asya” başlıklı toplantılar düzenleyerek, dünyanın en küçük kıtası olan Avrupa’ya sıkışıp kalmaktan kurtularak ve dünyanın en büyük kıtası olan Asya toprakları üzerinde yeniden yere sağlam basmaya başlayarak, Asya bölgesinden yeni dönemin ağırlıklı politikalarını yaygınlaştırmaya yönelme şansına sahip olmaktadır. Son beş asırlık dönemde Atlantik merkezli politikalar dünya siyasetine yön verirken, bugün gelinen aşamada artık eskisi gibi Atlantik politikaları geride bırakılarak <strong>&#8221;Yeniden Asya&#8221;</strong> dönemine geçilmektedir. Türk Dışişleri bu konularda gerekli olan hazırlıkları tamamlayarak, Asya ülkeleri ağırlıklı yeni açılım politikalarını  dünyanın en büyük kıtasının üzerinde gündeme getirme çalışmalarına  başlamıştır. Balkanlar’dan Çin sınırlarına uzanan birliktelik içinde Çin ve İngiltere işbirliği ile devreye girmiş olan Tek yol-Tek kuşak ismini taşıyan yeni ipek yolunun, küresel oluşumun sürecinde Türkler aracılığı ile dengelenmesi sağlanabilecektir. Böylece Çin’in emperyalizmi ya da İngiltere’nin eskisi gibi devreye sokabileceği bir Atlantik emperyalizmine karşı, merkezinde Türk topluluklarının egemen olduğu Türk Devletleri Teşkilatı aracılığı ile yeni orta Asya dengeleri devreye sokulabilecektir. Çin-İngiltere ortaklığında tek bir yolun değil ama Türk Devletlerinin öncülüğünde çoklu bir yeni yapılanmaya gidilmesi, dünya dengelerinin yeniden kurulması için olumlu katkılar getirecektir. Doğu Asya-Avrasya hattına Orta Asya’dan Batı Avrupa’ya kadar yeni bir Türk açılımının getirilmesiyle, dünya dengelerinin yeniden kurulabilmesi için elverişli bir ortam yaratılmaktadır.</p>
<p>Yüz yıl önce gerçekleştirilemeyen Türk Birliği bir asır sonra yeniden gerçekleştirilmeye çalışılmaktadır. Dünyanın merkezi coğrafyalarında sayısız Türk devletleri kurmuş olan Türk inisiyatifi, bugün de Türk Devletleri Teşkilatı’nı oluşturarak yeniden uluslararası alanda ön plana geçmektedir. Her alanda Türk toplulukları arasında dayanışma ve işbirliği’ne yer veren Türk Devletleri Teşkilatı hızlı bir kurumlaşma dönemine girerek, dünyanın önde gelen büyük devletleri ile küresel barış yarışına girmektedir. Örgüte üye olan Türk devletlerinin sınırları içinde yaşamakta olan Türk topluluklarını bir araya getirerek, Türk dünyasının  birbirini daha yakın bir ortamda  tanıyabilmesi, ortak bir düzen oluşturarak böylesine bir ortam içinde birlikte yaşama yönelmeleri, örgütün geleceğe dönük kurumlaşması açısından önem taşımaktadır. Yüz yıl sonra Türkler yeniden bir küresel birlik ortamına girerken, öne çıkan yeni nesil Türk kuşaklarının tarihten gelen siyasal ve kültürel birikimi öğrenmeleri ve bu çizginin yeni nesil ortak değerler ile uluslararası bir dayanışma düzenine doğru geliştirilmesinde, Türkiye Cumhuriyeti devleti hem ağabeylik hem de öncülük yapmak durumundadır. Türk dünyası bugünün koşullarında hızla bütünleşmeye doğru yol alırken, Türkiye sahip olduğu geniş olanaklar ve sosyo-kültürel birikim ile her alanda bütün Türk devletlerine sahip çıkarak ve onlarla  bütünleşerek, yeni dünya düzeninin sağlam temeller üzerinde kurulmasına katkı sağlamak durumundadır. Günümüzde Türkler Türk olmanın onuru ve güveni ile  küresel yeni yapılanma girişimlerinde öne geçmek zorundadırlar. Türk Devletleri Teşkilatı sadece Türklerin birliğini değil ama tüm Türk Devletleri ile topluluklarının diğer büyük devletler gibi bütünleşmesini, bugünün gündemine getirmektedir. Bu aşamadan sonra Türkler her yeni adım attıklarında önceliklerini ülkesel bütünleşme hedefi doğrultusunda belirleyeceklerdir.</p>
<p>The post <a href="https://www.sonhaber16.com/turk-dunyasi-butunlesiyor/">Türk Dünyası bütünleşiyor</a> appeared first on <a href="https://www.sonhaber16.com">sonhaber16.com</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.sonhaber16.com/turk-dunyasi-butunlesiyor/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Türke Doğru</title>
		<link>https://www.sonhaber16.com/turke-dogru/</link>
					<comments>https://www.sonhaber16.com/turke-dogru/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 19 Oct 2022 14:14:49 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Manşet]]></category>
		<category><![CDATA[Yazarlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sonhaber16.com/?p=268300</guid>

					<description><![CDATA[<p>TÜRKE DOĞRU, Türkiye Cumhuriyeti devleti kurulmadan önce başlatılmış olan Türk’e, Türklüğe ve Türkiye Cumhuriyeti devletinin kuruluşuna yönelme doğrultusunda başlatılmış bir vatansever hareketinin adıdır. On dokuzuncu yüzyılın sonlarında doğmuş ve yetişmiş, yeni eğitim almış kuşaklar, yüksek öğretim aşamasından geçince çökmekte olan imparatorluk devletinin yıkılışına karşı yeni arayışlar gündeme gelmiştir. Özellikle Fransız devrimi sonrasında Osmanlı gençleri Avrupa [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://www.sonhaber16.com/turke-dogru/">Türke Doğru</a> appeared first on <a href="https://www.sonhaber16.com">sonhaber16.com</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>TÜRKE DOĞRU, Türkiye Cumhuriyeti devleti kurulmadan önce başlatılmış olan Türk’e, Türklüğe ve Türkiye Cumhuriyeti devletinin kuruluşuna yönelme doğrultusunda başlatılmış bir vatansever hareketinin adıdır. On dokuzuncu yüzyılın sonlarında doğmuş ve yetişmiş, yeni eğitim almış kuşaklar, yüksek öğretim aşamasından geçince çökmekte olan imparatorluk devletinin yıkılışına karşı yeni arayışlar gündeme gelmiştir. Özellikle Fransız devrimi sonrasında Osmanlı gençleri Avrupa ülkelerinde tahsil yaparak çıkış yollu arayışları sürdürmüşler ve zaman içerisinde Osmanlı ülkesini de Avrupa uygarlığının uzantısı olabilecek, çağdaş bir yaşam düzenine dönüştürmeye çaba gösteriyorlardı. Müspet bilimin fakülte ve üniversite düzeyinde örgütlendiği aşamada, Osmanlı gençleri de uygun gördükleri Avrupa ülkelerinde yüksek öğrenimlerini tamamlayarak ve Atatürk Türkiye’sine koşarak çağdaş cumhuriyetin kuruluş aşamasının erleri ve neferleri olarak öne geçiyorlardı. Atatürk Cumhuriyeti olarak modern Türkiye’nin ortaya çıkmasında son derece etkili oluyorlardı.</p>
<p>Saray yönetiminin çökmesi üzerine önce halk kitleleri ile bütünleşmeye öncelik verilerek halka doğru hareketi başlatılıyordu. Halkevlerinin ve Halkodalarının ülkenin dört bir yanında açılması üzerine cumhuriyeti kuran parti, ulus devleti halkçı cumhuriyet açılımı ile bir araya getirerek ulus devlet ile halkçı cumhuriyet rejimi bütünleştirmesine yöneliyordu. Rusya’dan gelen Türkçülük rüzgarları doğrultusunda yeni devletin adında bir millet ismi olarak Türkiye kavramı belirleniyordu. Millet Mektepleri, Türk Ocakları ve Halkevleri gibi kitlesel örgütlerin kurulmasından sonra, ülkede yepyeni bir devletin çağdaş toplumu oluşturuluyordu. Paris ve Londra gibi batılı başkentlerde okuyan genç Osmanlılar buralarda öğrendiklerini hemen devreye sokarak Avrupa benzeri   çağdaşlaşma düzenine bir an önce geçiş için girişimlerde bulunuyorlardı. Halkevleri çatısı altında arayışlar halka doğru hareketi içinde bütünleşirken, o dönemde önceleri çok aktif olan ama daha sonraları da iç ve dış baskılar nedeniyle kapatılmak durumunda kalınan Türk Ocaklarından yetişen Türkçüler öne geçerek, yeni bir Türk’e doğru hareketinin öncülüğünü yapmaya çalışıyorlardı. Bu Türkçüler arasında, 27 Mayıs sonrasında Halkevleri genel sekreteri olarak tanımak şansına sahip olduğum Prof. Dr. İsmail Hakkı Baltacıoğlu önde gelen bir yere sahip olarak Türk’e doğru hareketinin önderliğini yapıyordu. Yıllarca edebiyat alanında çalışan Baltacıoğlu aynı zamanda pedagoji eğitimi de almış olan bir sosyoloji uzmanıdır. Dil, Tarih ve Coğrafya eğitiminden geçerek uzun yıllar bilim adamı ve öğretim üyesi olarak görev yapmıştır. Türkiye’deki Türkçülük hareketlerinin önde gelen temsilcilerinden olan Prof. Dr. İsmail Hakkı Baltacıoğlu bilimsel çalışmalarını tamamladıktan sonra, Kırşehir milletvekili seçilerek Anadolu halkının içine çıkmaya çalışmıştır. Bu makalede, Türk’e Doğru hareketinin öncüsü olan İsmail Hakkı Baltacıoğlu’nun Türkçülük hareketini başlatmış ve halk kitlelerini   yazdığı Türk’e Doğru kitabını kitlelere öğretmek üzere hareketin öncüsü konumunda kitabını yayınlamıştır. Türk İslam Enstitüsü ile Uluslararası Sosyoloji kurumlarında yetişmiş olan yazar, Türk’e Doğru kitabıyla Türklere Türkçülük öğretmiştir.</p>
<p>I942 yılında İş Bankası Kültür yayınları arasında basılan ve daha sonra Cumhuriyetin genç kuşakları için üçüncü kez yayınlanan bu eser, Türkiye’deki Türkçülük birikimi açısından önde gelen kaynaklardan birisidir. Önce gazete yazılarıyla ortaya konan kitabın içeriği daha sonraki aşamada kitaplaştırılınca bilim çevrelerinden önemli ölçülerde ilgi görmüş ve Türklük ile ilgili her konuda bir temel çıkış noktası olmuştur. Yepyeni bir Türk toplumu yaratmak için her yol denenmiştir. Bir oldu bitti ile işgale kalkışılan Osmanlı toprakları üzerinden yeni bir gelecek kurmak üzere yola çıkıldığında, öz benliğini arayan Türk toplumunun ve emperyalist işgale karşı çıkan Türk gençliğinin ideolojik çizgisi, yeni dönemde Türkçülük olarak seçilmiş oluyordu. Dünya savaşı sırasında Türk ulusu bir yandan Avrupalılaşarak  modern dünyaya açılıyor diğer yandan da Asyalı kökenden gelen geleneksel değerlerini zaman içinde elinden kaçırarak millet olma hakkını veren özellikler geride kalıyordu .Yaşanmakta olan zaman dilimi içinde imparatorluk düzeni geride kalırken yeni bir cumhuriyet dönemine açılım yapılıyordu. Böylesine  köklü değişimin yaşandığı dönüşüm aşamasında artık eskiden olduğu gibi yeni doğan çocuklar anne ve babalarına benzemiyordu .Yeni doğan nesillerin artık eski kuşaklara benzememesi ile birlikte imparatorlukların dağınık ortamından çıkılıyor ve yeni kurulmakta olan ulus devletlerinin  yeni toplum yapılanmalarına doğru bir eğilim öne çıkıyordu.</p>
<p>Avrupalılaşan milletler uygarlığın yolunda emin adımlarla geleceğe doğru yönelirlerken, orta Asya’dan yola çıkarak Akdeniz’in bağrına doğru yol alan Türkler, sürekli bir hareketlilik içinde oldukları için, biz kimiz ve neyiz, ya da nereden gelip nereye gidiyoruz gibi soruların yanıtlanmasında, Tanzimatçılar ve Meşrutiyetçiler gereken önlemleri alamadıklarından, gerekli olan yanıtları tam olarak karşılayamamışlardır. Osmanlı kimliğinden Türk kimliğine geçiş zaman almış ve böylesine büyük bir dönüşümün tamamlanmasında bilim ve kültür adamlarının çaba gösterdiği arayışlar geleceğe yönelik girişimlerin sürekliliğini sağlamıştır. Milliyet fikri, yüksek benlik fikri, orijinal oluş fikri, öz kültür fikri, kendine inanma fikri, kendine güvenme ve yeterlilik fikri, kendi ülkesini diğerlerinden daha yeterli ve iyi bulma fikri, ulusun tarihi varlığına inanma düşüncesi, ülkenin dününe, bugününe ve yarınına sahip çıkma düşüncesi vatanseverler tarafından yerine getirilen ülke görevi uluslaşmakta öncülük görevini yerine getirmiştir. Yabancı ülkelerin kültürünü ve ahlakını ve felsefesini kendisininkinden üstün bulanlar yabancı kültürlerin esiri olmaktan kurtulamazlar. Bu tür toplumlar da bağımsız bir biçimde ayakta kalamadıkları için ayrı bir uluslaşma sürecine giremezler. Emperyalist saldırılara ve yabancı egemenliğine karşı koyamayanlar yabancı kültürlere teslim olanlar millet olma şansını elde edememiştir. Milliyet şuuru ya da ulus olma bilinci diğer toplumlara karşı bir üstünlük bilincidir. Bu nedenle milliyet şuuru hiçbir zaman aşağılık duygusu ile birleşemez. Her ulus diğerlerinden ayrı olmak, bağımsız bir yaşam düzeni kurmak, yaşam savaşında kendi yolunu belirlemek üzere ulus olma bilincini kullanabilir. Milletler sahip oldukları üstünlük duygusu sayesinde diğer uluslara karşı mücadele ederler ve böylece uluslararası düzeni bir barış ve kardeşlik ortamı konumuna getirirler. Dünya tarihi açısından bu konulara bakıldığında batı medeniyetinin çıkış noktası olan Avrupa kıtasının, aynı zamanda ulus devletlerin tarih sahnesine çıkış yeri olarak öne çıktığı anlaşılmaktadır. Uluslaşma sürecinde ulusun adı Türk olarak belirlendiğine göre, uluslaşma, bağımsızlaşma ve çağdaş toplum olma aşamasında artık her şey Türk’e doğru olacak ve Türkleşilecektir.</p>
<p>İsmail Hakkı Baltacıoğlu’na göre, Türkçülük başlıca üç aşamadan geçmiştir. Türklük ise tarihsel bir olgu olarak toplumsal yapıda yerini almıştır. Türklük bir oluşum olarak toplumdaki yerini alırken Türkçülük üç aşamalı bir gelişme çizgisi göstermiştir. Önce düşünce boyutunda, daha sonra duygusallık aşamasında ve son olarak da iradi çizgide Türkçülük akımı toplum içinde gelişmeler göstermiştir. Necip Asım Harp okulunda öğrenciliği sırasında imparatorluğun çeşitli yerlerinden gelen Arap, Çerkez ve Boşnak öğrencileri görünce, kendisini de doğal bir tepki içinde Türk olarak ifade etmiştir. Osmanlı gibi çok uluslu bir imparatorluğun çeşitli bölgelerinde öncelikle Türkçülük bir düşünce olarak öne çıkmıştır. Necip Asım‘ın Harbiye öğrenciliği sırasında kendisinin alt kimlik boşluğunu Türklük ile ifade etmesi imparatorluktan ulus devlete geçiş aşamasının belirginlik kazanmasıdır. Harp okulu gibi devletin merkezini oluşturan bir yüksek eğitim kurumunda kimlikler arası çekişme ve rekabet aşamasında Türklük oluşumunun öne çıkışı artık Türklüğün zamanının geldiğinin normal göstergesi olarak görünmektedir. Bu gibi gelişmelerin kültür ve sanat ortamlarına yansıması da Türklük oluşumunun toplumsal düzeyde gelişimini tamamlamasına katkıda bulunmuştur. Romantik ya da sentimental düzeyde Türkçülük arayışları da Osmanlı toplumundaki Türkçülük hareketlerinin desteklenmesine katkılar getirmiştir.</p>
<p>Fikri ya da hissi düzeydeki Türkçülük hareketlerinin birbiri ardı sıra öne çıkarak güçlenmesinden sonra, üçüncü aşama olarak iradi Türkçülük öne çıkmıştır. Türkçülük akımının gelişmesinin son aşamasında Atatürk gibi bir hareket önderinin ortaya çıkması Türkçülüğün gelişimi açısından çok yararlı olmuştur. Atatürk’ün ulus devleti kurarak başkanlığını üstlenmesi, Türkçülüğün şahlanmasında zirvedeki tepe noktası olmuştur. Küresel emperyalizmin karşısına çıkarken yeni Türk devleti oluşumu, Atatürk’ü önder seçerek iradi Türkçülüğün en önemli adımını atmıştır. Atatürk işbaşına gelene kadar Türk hareketi başsız kalmış ama hareket önderini bulunca o zaman en zirve noktasına ulaşan Türkçülük hareketi, bütün dünyaya karşı Türkiye Cumhuriyeti’nin başkenti Ankara’dan selam durarak egemenliğini ilan etmiştir. Atatürk’ün Ankara’ya gelerek Türkiye Büyük Millet Meclisini açmasından sonra Türkiye’nin önderi Atatürk aynı zamanda bütün Türk dünyasının önderi olarak görülmüştür. Avrupa eğitimi almış olan Mustafa Kemal’in devlet başkanı olması üzerine yeni Türkleşme oluşumu Avrupa uygarlığına yakın durarak bu birikimden en çağdaş düzeyde yararlanmasını bilmiştir. Her alanda Türkçü çalışmaları başlatan Atatürk, Türk Dil Kurumunu kurarak dilde Türkçülük akımını öne çıkarmış ve genç cumhuriyet devletinin destekleri ile Misakı Milli sınırları içinde Türkçe dilini konuşmayan hiç kimse bırakılmamıştır. Dil alanındaki hareketlilik daha sonraki aşamada edebiyat ve toplum ağırlıklı alanlarda yansımamış, aydınların tembelliği yüzünden cumhuriyet yönetiminin devrimciliği yaygınlık kazanamamıştır. Atatürk asker kökenli bir cumhurbaşkanı olarak devleti ve toplumu kucaklayarak, çağ atlatacak adımları birbiri ardı sıra atarken, ülkede sosyal ve siyasal alanlarda toplu bir sıçrama yaşanmış ve ortaçağ imparatorluğundan çağdaş cumhuriyete geçiş süreci tamamlanmıştır. Atatürk’ün başlattığı Türkçülük devrimi sırasında ülkedeki aydın potansiyelinin tümüyle devrimi desteklememesi yüzünden Atatürk her aşamada karşı devrimci güçler ile karşı karşıya kalarak mücadele etmek zorunda kalmıştır.</p>
<p>Tarihin derinliklerinden gelen, Alman, Fransız, İngiliz ve İtalyanlar gibi büyük uluslar tarihin her döneminde var oldukları için olaylara ve gelişmelere bağlı bir yaşam düzeni çizgisinde varlıklarını sürdürmüşlerdir. Türklerde batının önde gelen büyük ulusları gibi tarihin her döneminde var olan ve dünya haritası üzerindeki gelişmeler doğrultusunda hareket ederek, bugünün önde gelen ulus devletlerinden birisine sahip olmuşlardır. Orta çağ imparatorluğundan çağdaş ulus devlet toplumuna dönüşürken, Türk toplumunun gösterdiği çabaları dikkate alınırsa o zaman devrime giden yolun açıldığı görülmektedir. Ne var ki, batının ileri ülkelerindeki kültürel ve bilimsel değerler doğu toplumunda gavurluk, alafrangalık, züppelik ya da psikopatlık gibi uyumsuzluk rahatsızlıklarına dönüşmekte ve doğulu toplumların batının çağdaş uygarlığı ile birlikte var olabilmesinin çok fazla mümkün olamayacağını ortaya koymaktadır. Batıcı aydınların sırtlarını kendi toplumlarına dönerek her türlü iş birliğine yönelerek hareket etmeleri sonucunda, Türk halkı ile aydınları arasında kopma noktaları gündeme gelmiştir.</p>
<p>Türkiye’nin çağdaş bir ulus olma çabası öz milliyetçilik ve ciddi medeniyetçilik açısından doğru görülen bir yöneliştir. Türkiye Avrupa ve Asya arasında kalan ve iki kıtanın da özelliklerini barındıran bir ülke olarak  sahip olduğu öz kültürünü merkezi nokta olarak korumak ve bu noktadan ortaya çıkarak hareket etmek durumundadır. Türkiye geleneksel kültürden koparken ve batı kültürü ile yakınlaşırken gene kendisi olmak üzere hareket etmiş ve bu konuda çeşitli devrimler yaparak kararlı bir biçimde cumhuriyet yolunda hedefe yönelmiştir. Türkler gibi asil bir milletin tarihin derinliklerinden gelen yönleri geleceğin Türkiye’sini yaratmak açısından yeterli destek sağlamıştır. Cihan savaşları ile kapalı toplumlar geride kalırken uygarlık dünyasının ışıltıları giderek karanlıkta kalan ülkeleri de aydınlatmaya başlamıştır. Vicdan alınmaz ama medeniyet alınır. Bu doğrultuda bütün ülkeler kendi aralarında medeni ilişkilere girerek geleceğin barış ve refah düzenini elbirliği ile kurabilirler ve geleceğe dönük daha güvenli bir ortam üst düzeyde bir yaşamın öncüleri olabilirler. Kendi kültürünü kaybederek yolunu şaşıranlara milli birikimi ayakta tutan kültür merkezlerinde yeterli destek ortamları oluşturarak yola devam edilmelidir. Avrupa medeniyeti tankları, topları, uçakları tam anlamıyla kapitalist batı uygarlığıdır. Kapitalizmde her şey vardır ama vicdan ve ahlak olmadığı için Türklerin geçmişten gelen sosyal ve siyasal birikimlerine gereksinme her zaman vardır. Medeniyet alınır ama vicdan ya da ahlak alınamaz. Çağdaş dünyaya ayak uydurma girişimleri bir aşamaya kadar  anlayışla karşılanabilir ama her ulusun kendi geleceği için bir durma noktasında kendine dönmesi gerektiği, ulusun ve ülkenin gelecekte varlıklarını koruyabilmeleri  açısından zorunlu görünmektedir. Bu aşamada kendine dönmesi gereken halk kitleleri değil ama aydınlardır. Küresel değişimler her geçen gün farklı bir dünya yaratırken yeryüzü daha hızlı dönmekte ve bu yüzden de uçurumun kenarına doğru sürüklenilmektedir. Her toplumun okumuş kesimleri aydın tavrı ile kendi halklarına öncülük de yapabilirler, ama bunun tamamen tersi bir çizgide kendi çıkarları doğrultusunda dışarıyla iş birliği yaparak, kendi ülkelerinin halk kitlelerinin geride kalmalarına yol açarak, yoksulluk ve geri kalmışlık çıkmazından ülkelerinin kurtarılması işinde üzerlerine düşen milli görevleri yerine getirmeyebilirler. İşte böyle bir noktaya gelindiğinde Türklük olgusu gene güme gitmektedir. Böylesine olumsuz gelişmelerin önünün kesilmesi için ananelerin canlandırılması gerekir.</p>
<p>Halktan kopuk aydınlarda var olan anane düşmanlığını dikkatle incelemek gerekmektedir. İrtica ve muhafazakarlıktan bıkmış olan aydınların anane düşmanı kesilmeleri toplumsal alanda çekişme ortamı yaratmıştır. Anane fikrinin irtica ile aynı anlama geldiği bir aşamada, milli kültürün yıllardır sürüp gelen kurallarını temsil eden ananeler öne çıkarılarak toplum ve devlet yapısının ana merkezleri korunabilmektedir. Anane demek tam anlamıyla belkemiği demektir. Toplum, devlet ve millet yapılarının dayandığı ananeler sayesinde eski düzenler bugünlere kadar gelebilmekte ve varlıkları gene bu belkemikleri ile de korunmaktadır. Ananeler var oldukça milletler de var olur ve bu milletlerin devletleri de siyasal düzenlerini korurlar. Ananeler toplumları ve devletleri ayakta tutan dış akıl ürünleridir. Ananeler kalıcı örflerdir ve milli soyun özünü oluştururlar. Ananelerin orijinleri mitolojilere dayanırlar. Ananeler orijin, kafa ve ruh birliği olarak  toplumlardaki milli kaynaşmaları yaratan ögelerdir. Bir ülke ya da toplum yapılarının istikrarı ananelerin güçlü olması ve bu sayede devam etmesi ile mümkün olmaktadır. Türklerin yeni yüzyıllarda yoluna devam ederek cumhuriyet rejimini sürdürebilmesi için gene siyasal geleneklerden gelen ananelerin dikkatli biçimde uygulamaya getirilmeleri gerekmektedir.</p>
<p>Çağdaş uygarlık insanlık diye bir kavram üretmiştir. Her şeyin ölçüsü insan kabul edilmiş ve bu doğrultuda insanlık her şey için son bir değerlendirme ölçüsü olarak ele alınmıştır. Son yüzyılda iki büyük dünya savaşının çıkması ve bu doğrultuda büyük savaşların kıtalar üzerinde yaygınlık kazanması üzerine Birleşmiş Millet örgütlenmesi kurulmuş medeniyet kavramının bir uzantısı anlamında insaniyet kavramı öne çıkarılmış ve daha sonra da bu kavram üzerinden insan hakları başlığı altında hukuk alanının yeniden düzenleyen, yeni bir yapılanmaya Birleşmiş Milletler çatısı altında girilmiştir. İnsan toplumları arasında barış, sevgi ve iş birliği yaklaşımlarının yaygınlık kazanarak küresel bir barış ortamı yaratılmasında insaniyet kadar insan hakları kavramları da önde gelen doğrultularda etkin olmuşlardır. Sosyologlara göre hukuk ve ahlak diye iki ayrı kurum yoktur. Hukuk ahlakın yazılı ve örgütlü biçimidir. Ahlâk her toplumun içinden çıktığı için milli olmak zorundadır. Genç Türkiye Cumhuriyet’ ini ideal bir hukuk devleti konumuna getirebilmek üzere hukuki Türkçülük adı altında yeni bir adım atılması gerekiyordu. Hukukta milli bir yapılanma sağlamak üzere hukuk alanında var olan bütün temel ananelere dayanan yeni bir düzen oluşturulması gerekmektedir. Yabancı kurallara karşı yerli hukuk ananelerine dayalı bir hukuk düzeni kurulması gerekmektedir. Türk hukuk tarihinin her açıdan bilimsel olarak incelenmesi ve bu aşamadan sonra milli bir hukuk düzeni kurulması amacıyla düzenlemelere gidilmesi gerekmektedir. Milli ananelere uygun düşmeyen yabancı hukuk kuralları ve ananelerine karşı çıkılması ve bunların zaman içinde hukuk düzeninden çıkartılarak temizlenmeleri gerekmektedir. Hukukun Türkleşmesi, Türk devletinin kurulmasına giden yolda ana dönemeçlerden birisi olmuştur. Türk devletlerinde eskiden olduğu gibi geleneksel değerler ve saygı düzeni içerisinde milli terbiye, talim ve eğitim ile adap düzenlerinin sağlanmasında da, hukukta esas kabul edilen ananelerin dayanak noktası alınmasında yarar vardır. Ayrıca tiyatro ve sahne sanatları alanında da verilen eğitimin milli tiyatro yapılanmasını geliştirerek sürdürmesi Türk’e doğru hareketinin temelinde öne çıkması gerekmektedir. Edebiyatta kendine dönecek Türkler kültür sanat dünyasına yeniden Türklük eserlerini taşıyacaklardır.</p>
<p>Uluslaşma sürecinde Türklük kavramının kullanılması özellikle edebiyatın biçimlenmesinde rol oynamaktadır. Bu yolda tiyatro ve sahne eserlerinin yazılması Türk düşün dünyasında Türk’e doğru hareketini hızlandırarak, ülkeye yeni eserlerin kazandırılmasını sağlamıştır. Hiç kimse Türk tiyatrosu fikrine karşı çıkmamış ama gene de sahne sanatlarında Türkleşme hareketleri ağır işlemiştir. Geleneksel Türk sahne sanatlarının dünya Tiyatrosuna armağanı olan Hacivat ve Karagöz gösterileri eski zamanlardan bu yana her dönemde etkili olan bir Türk çıkışı olmuştur. Avrupa ülkelerinin müzik ve sanat gösterileri sergileyen merkezlerine benzeyen kültür ve sanat yapılanmasına giden yollara benzer çeşitli girişimler, genç Türkiye Cumhuriyetinin çatısı altında da uygulanmaya çalışılmıştır. Türk halkının ananevi tiyatrosu olan orta oyunu, meddah, kukla, tuluat. Hacivat ve Karagöz gibi geleneksel Türk sahne sanatlarının ürünleri sürekli olarak sahnelerde sergilenmişlerdir. Yabancı eser fazlalığı yüzünden bir milli tiyatro sorunu ortaya çıkmış ama genç cumhuriyetin Kültür bakanlığı tiyatro eseri yarışmaları düzenleyerek, Türk tiyatrosunu yabancı eserlerin baskılarından kurtarmıştır.</p>
<p>Prof. Dr. İsmail Hakkı Baltacıoğlu yarım yüzyıl boyunca çıkardığı YENİ ADAM başlıklı aylık fikir dergisi ile siyaset dahil hemen her alanda Türklük, Türkçülük ve milli devlet olmanın getirdiği sorunlar üzerine kamuoyu oluşturabilmek üzere  çabalar göstermiştir. Akdeniz gibi bir büyük denizin ortasında yer alan Türkiye’nin de kendi yolunda giderek mimarlık alanında da Türk ülkesinin sınırları içinde bulunan çeşitli taşların toplanması ve birlikte kullanımıyla kesin hatlarıyla bir Türk mimarisi ortaya konulmaya çalışılmıştır. Bir millet kendi kültürünün özgünlüğüne sahip çıkabiliyorsa o zaman hiçbir yabancı kültürün etkisinde kalamaz. Ev düzeninde geleneksel Türk mimarisi öne çıkarılırken, benzeri biçimde bahçe uygulamalarında da Türk stili bahçe ve çevre  düzenlemeleri geliştirilmiştir .Resim alanında da Türk’e doğru bir arayış öne çıktığı zaman geleneksel Türk karakterli resim, boya ve desen çalışmalarını öne çıkartan çalışmalar, çeşitli sergiler ve gösteriler ile kamuoyunun önüne çıkartılmışlardır. Dünkü ve bugünkü halk resimlerinin incelenerek ortaya çıkan ana karakterdeki ananevi Türk resmi belirlenmeli ve bu aşamadan sonra tüm resim çalışmalarında bu tür bir yapı esas alınmalıdır.</p>
<p>Şehircilikte Türkçü çizginin belirlenmesiyle yeni bir dönem başlatılmalı ve bu doğrultularda bütün şehirlerde yeni yerleşim planları eski Türk kentlerindeki yapılara uygun bir biçimde yeniden yapılanma uygulamalarına yönelinmesi bir zorunluluk olarak öne çıkmaktadır. Şehirler yeniden yapılandırılırken, heykelde öne çıkan yenilikler kentlerde yeni ürünler aracılığı ile kamuoyuna yansıtılmalıdır. Giyim, kuşam, süslemecilik, müzik ve ses sanatları alanlarında yeni tür sanat eserleri sergilenmelidir. Teknoloji alanı ile birlikte yayın ve neşriyat konularında da yenilikçi çalışmalar gerekmektedir. Düşünce hayatında Türkiye’nin öne geçebilmesi için Felsefe de Türk’e doğru yönelen bir çıkışa gereksinme vardı. Felsefe alanında yeni bir Türkçü akımın ortaya çıkışı ile birlikte bir Türk felsefesine geçiş olabilecekti .Benzeri bir biçimde devlette, toplumda, rejimde Türk’e doğru yönelişler, Türklüğün her alanda kendini yenileyerek güçlenmesi açısından yarar sağlayacaktır. Her Türk vatandaşı ülkesine karşı vazifesini yaparsa beklenen olumlu gelişmeler kendiliğinden gerçekleşebilecektir. Yurdunu seven, devletini sayan Türkler, Türk’e doğru hareketinin öncüleri olacaklardır.</p>
<p>The post <a href="https://www.sonhaber16.com/turke-dogru/">Türke Doğru</a> appeared first on <a href="https://www.sonhaber16.com">sonhaber16.com</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.sonhaber16.com/turke-dogru/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Afrika&#8217;da terör oyunları</title>
		<link>https://www.sonhaber16.com/afrikada-teror-oyunlari/</link>
					<comments>https://www.sonhaber16.com/afrikada-teror-oyunlari/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 21 Sep 2022 13:27:40 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Manşet]]></category>
		<category><![CDATA[Yazarlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sonhaber16.com/?p=261760</guid>

					<description><![CDATA[<p>Habeşistan dünyanın en eski ülkelerinden birisi olduğu gibi, Türklerin de Osmanlı döneminden kalma coğrafi bilgilere sahip olduğu en eski Afrika ülkelerinden birisidir. Ne var ki, bugünün dünyasında Habeşistan’ın adının değiştiğini ve bu ülkenin isminin artık Etiyopya olarak söylendiği görülmektedir. Osmanlı döneminin Habeşistan eyaletinin, bugünün bağımsız ve güçlü devleti olarak öne çıkan Etiyopya olduğunu bilmek, geçmişten [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://www.sonhaber16.com/afrikada-teror-oyunlari/">Afrika&#8217;da terör oyunları</a> appeared first on <a href="https://www.sonhaber16.com">sonhaber16.com</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Habeşistan dünyanın en eski ülkelerinden birisi olduğu gibi, Türklerin de Osmanlı döneminden kalma coğrafi bilgilere sahip olduğu en eski Afrika ülkelerinden birisidir. Ne var ki, bugünün dünyasında Habeşistan’ın adının değiştiğini ve bu ülkenin isminin artık Etiyopya olarak söylendiği görülmektedir. Osmanlı döneminin Habeşistan eyaletinin, bugünün bağımsız ve güçlü devleti olarak öne çıkan Etiyopya olduğunu bilmek, geçmişten bugüne uzanan Afrika kıtasına doğru açılımın ilk adımı olmaktadır. Bir milyon iki yüz bin kilometre karelik büyük bir toprak alanına sahip olan Etiyopya, aynı zamanda yüz elli milyona yaklaşan nüfus yapısı ile tıpkı Türkiye’ye benzeyen büyükçe bir orta boy devlet olarak, doğu Afrika’nın önde gelen en büyük devletlerinden birisidir. Resmi dili Amharca olan bu devletin başkenti de renkli çiçek anlamını taşıyan Addis Ababa kentidir. Tarihin en eski devleti olarak ilk çağlardan bu yana gelen Etiyopya devletinin toprakları ,ilk çağlarda ilkel insan topluluklarının yaşadığı bölgelerden birisi olduğu için, tarihteki ilk insanın çıktığı ülke olarak da tarih kitapları bu ülkeye yer vermektedirler. Ülkenin kuzeyinde yer alan Amhara bölgesi, ilk insanların yaşadıkları yer olarak daha sonraki dönemlerde Etiyopya’da yaşanan olaylarda etkili olmuştur. Ülkenin ortalarında yer alan dağlık bölgelere yerleşerek Etiyopya nüfusunun ülke bütününe yayılması, zaman içinde Amharalıların ülkenin değişik bölgelerine yerleşmeleri ile mümkün olmuş ve böylece Etiyopya Afrika kıtasının ilk oluşan devleti olarak tarih sahnesine çıkmıştır. Tarih kitaplarına bakıldığı zaman Afrika kıtası ile Etiyopya ülkesinin bir bütünlük arz ettiği görülmekte ve bu doğrultuda Afrika kıtasını her alanda Etiyopya devleti, bölgesel platformlarda en eski ve siyasal birikimli ülkesi olarak  temsil etmektedir. Uluslararası platformlarda önde gelen Afrika ülkesi olarak, Etiyopya kendi kıtasını en önde temsil eden bir devlettir.</p>
<p>Afrika kıtasının tek sömürge olmayan ülkesi olarak Etiyopya, ikinci dünya savaşı sırasında altı yıllık bir İtalyan işgali dışında her zaman için bağımsız ve özgür bir ülke olarak ayakta kalmıştır. Kara ırkın temsilcisi olan ülkelerden birisi olarak Etiyopya Afrika ile özdeşleşen bir devlet yapılanmasıdır. Doğal olarak üç büyük bölgeye ayrılan Etiyopya’da birinci bölge kuzey kesimindeki Amharaların yaşadıkları topraklardır. Ülkenin kuzeyinde Hristıyanlık, güneyinde Müslümanlık tek tanrılı dinler olarak yaygın egemenlik kazanırlarken bir çok bölgede ya da toplulukta yerel ölçülerde yaygınlık kazanmış olan ilkel dinlerin uzantıları görülebilmektedir. Afrika’nın en verimli topraklarının sınırları içinde kaldığı Etiyopya doğal konumu gereği bir tarım ülkesidir. Geniş toprakları ve sınırları içinde kalan bölgelerde dünyanın her türlü bitkisi yetiştirilirken, ülke bu yönü ile her zaman için bir gıda deposu olarak insanlığın yararlanması için açık bir yapılanma içindedir. Geleneksel tarzda üretim yapan Etiyopya, son yıllarda gelişen teknolojinin üretim alanına aktarılmasıyla birlikte, çağdaş dünyanın en önde gelen gıda üreticisi olan ülkeler arasında yer almasını bilmişlerdir. Amharalıların sonradan gelen başka halklarla karışması sonucunda bugünkü  Etiyopya halkı ortaya çıkmıştır. Eritreliler, Tigreliler ve Amharalılar ile birlikte olunca ülkede çalışma hayatı ve üretim normal koşullarda gelişmekte ama bu gruplar arasına birileri girerek, bunları birbirlerine karşı kışkırtırsa o zaman iç savaşlar ve sıcak çatışmalar öne geçtiği için üretim düzenleri de bozulmaktadır. Bu yüzden Etiyopya devleti ayakta kalabilmek ve yaşamını sürdürebilmek için kendi toplumu içindeki farklı  etnik grupların çatışmalarını önlemek ve bu doğrultuda ülkedeki çalışma hayatına ülkede var olan bütün etnik topluluklardan eşit katılımlar sağlayarak, iç barış ortamında tarımsal üretimin en üst düzeyde olmasına karşılık  küçük endüstri üretimi sınırlı kalmaktadır. Buna karşılık hayvancılık tarım alanının bir parçası olarak Etiyopya’da her yönü ile geliştirilmektedir.</p>
<p>Tarih açısından Afrika’nın hem en eski, hem de en birikimli ülkesi Etiyopya’dır. Kara derili insanların dünya sahnesine çıkması ile birlikte, Afrika kıtası ile birlikte kıtanın en eski ülkesi olarak Etiyopya gündeme gelmekte ve yöndeki gelişmelerle, Afrika kıtasının içinde yetişen zencilere uluslararası alana açılma hakkı verildiği aşamada, Etiyopya güçlü bir devlet olarak dünya sahnesinde öne çıkabilmektedir. Zenci kimliği ile Afrika kıtası dünyaya açıldıkça diğer kıtalardaki ülkeler ve topluluklar arasında çok yönlü ilişkiler  geliştirilebilmektedir. Sekizinci yüzyıldan itibaren devlet düzenine geçen Etiyopya, Saba ve Aksum krallıkları ile tarih öncesi dönemdeki gelişmelerini tamamlayarak, gelecek yüzyıllara doğru sahip olduğu ilkel birikimin ötesinde hazırlık geçirmiştir. Milat’tan sonra üç yüzlü yıllardan  başlayarak Etiyopya bölgesinde, Afrika boynuzunu merkeze alan devletler ve imparatorluklar kurulmuştur. Hristiyanlığın yayılma döneminde Etiyopya din üzerinden Mısır merkezli kurulan devletlere bağlanmıştır. Afrika kıtasının dışa açılması ve dünya ülkeleriyle ticaret yaparak bölge ürünlerinin pazarlanması gibi etkinlikler , gene Afrika boynuzu bölgesi üzerinden yürütüldüğü için Etiyopya bölgesi tarihin her döneminde Afrika’nın merkezi konuma sahip ülkesi olmuştur. Zaman içerisinde Sana merkezli Yahudi yapılanmaları da gündeme gelerek  bölgenin gelişimi sürecinde zaman zaman etkin olmuşlardır. Bugünkü Mısır ve Arabistan bölgelerinde yeni yerleşim alanları ile birlikte bölgesel devlet düzenlerine yönelme, bir süre sonra Etiyopya ülkesini merkezi yapıdan uzaklaştırarak, daha kuzeydeki Mısır ve Arabistan bölgelerine doğru bağlantılar içerisine girmesine elverişli ortam yaratmıştır. Etiyopya toprakları üzerinde kurulmuş olan Aksum krallığı bir süre sonra Kızıldeniz de ticaret yapan  dinsiz toplulukların saldırıları sonrasında, yıkılmak durumunda kalıyordu .Binli yıllarda bölgede kurulan yeni devletler zamanla genişleyerek kuzey Afrika hegemonyalarını birbiri ardı sıra kuruyorlardı. Bu gibi devletlerin genişlemeleri üzerine kıtanın doğusundan batısına doğru bir genişleme görülüyor ve yerel kabileler bu dönemden sonra bölgesel devletlerin çatısı altında korunma arayışıyla yeni yapılanmalarda öne çıkıyorlardı. Tek tanrılı dinler yayıldıkça, Hristiyanlık ve Müslümanlık arasındaki çelişkiler de keskinleşiyor ve kabileler dinler üzerinden çekişme ya da savaş ortamına doğru sürükleniyorlardı.</p>
<p>On beşinci yüzyıl sonrasında Endülüs’ün yıkılması üzerine ve Akdeniz kıyılarında yeni yerleşim düzenlerinin öne çıkmasıyla birlikte, Etiyopyalılar dünyaya açılan Portekizlilerin işgal girişimleriyle mücadele etmek zorunda kalmışlardır. Dine dayalı uygarlık düzeni Portekizlilerin bölgeye gelmeleriyle yıkılmıştır. Bu aşamadan sonra Osmanlı imparatorluğu kuzey Afrika’ya girdikten sonra Portekizlileri kılıçtan geçirerek yok ettiler ve daha sonra da bu bölgeyi Arabistan eyaleti üzerinden kendi merkezleri olan İstanbul’a bağlayarak bölgenin yeni egemenleri oldular. Hristiyanlık ve Müslümanlık gibi iki büyük dinin Afrika kıtasının kuzeyini ele geçirmek üzere harekete geçmeleriyle, uzun süreli ve çok kanlı savaşlar birbiri ardı sıra yaşanmıştır. Portekiz istilası üzerine bu bölgeye Vatikan’a bağlı Katolik papazlar  gelmişler ve kısa zamanda Roma Hristiyanlığının temsilcileri olan bu din adamı kadroları kıtanın kuzey bölgesinde Hristiyanlığı yaymak için çok uğraşmışlar ama Osmanlı devletinin müdahalesi ile bunların önü kesilince, Müslümanlık Afrika’nın kuzey bölgelerinde Etiyopya üzerinden yaygınlık kazanmıştır. Osmanlı devleti merkezi bir imparatorluk düzenine sahip olduğu için Balkanlar’dan Kafkaslar’a, Kırım’dan Habeşistan’a kadar merkezi alanın dört bir yanında, egemenliğini sürdürmek üzere sürekli akınlar ve fetihler düzenleyerek dünyanın tam ortalarında sözlerini geçerli kılmaya çaba sarf ediyorlardı. Roma dönemi sonrasında Portekizlileri bölgeye gönderen Hristiyan batı dünyası, Müslüman Osmanlıların önünü kesmek için her türlü manevrayı yaparak, kuzey Afrika bölgesinde tek tanrılı dinler için çatışmaları sürekli kılıyorlardı. On beşinci yüzyıldan itibaren Etiyopya bölgesine girmiş olan Osmanlılar, yirminci yüzyıl başlarında Birinci Dünya savaşı sürecine kadar siyasal ve ekonomik  hegemonyalarını sürdürmüşlerdir. Savaş sırasında önce Almanlar daha sonra da İtalyanlar askeri birlikleri ile bölgeye gelerek kendi sömürgelerini batı Avrupalı emperyalistlere karşı kurmak istemişler ama savaşı kazanan İngiltere ve Fransa ittifakı böyle bir yeni hegemonyaya izin vermeyerek İtalyan ve Alman egemenliğinin önünü kesmişlerdir.</p>
<p>Bugünkü Çağdaş Etiyopya devletinin oluşumu, Osmanlı devletinin bölgeden çekilmesi ve Birinci dünya savaşının galipleri olarak İngiltere ile Fransa’nın öne geçmesiyle birlikte biçimlenmiştir. Süveyş kanalının açılmasıyla birlikte bölgeye İngilizler ve Fransızlar gelerek yerleşmişlerdir. Böylece Afrika boynuzu Orta Doğuluların elinden çıkarak Atlantikçilerin eline geçmiştir. İngilizler bölgeye geldikten sonra kuzey Afrika’nın yönetimini Mısır üzerinden oluşturduğu yeni yönetim merkezine bağlayarak, Osmanlı devletinin orta dünyadaki konumunu ele geçiriyordu. Süveyş kanalının yapımı sonrasında Kızıldeniz’in doğu ve batı arasındaki ticaret yapılanmasının merkezi durumuna gelmesi üzerine, Avrupa ülkeleri bu bölgeye yerleşerek yeni bir hegemonya arayışı içine giriyorlardı. Boynuz bölgesindeki sıcak gelişmeler Etiyopya aracılığı yayılma alanı bulurken, zaman zaman da Tigre bölgesinde yaşayan kabilelerin yöneticileri bölgesel devlet oluşumları içinde yer alabiliyorlar ve bu doğrultuda bölgesel yönetim sorumluluğunu Etiyopyalılar ile de paylaşma şansını elde ediyorlardı. Birinci Dünya Savaşı sırasında İngilizler bölgeye gelerek Aden körfezine kadar olan alanı kendilerine bağlamalarıyla, kuzey Afrika’da İngiliz hegemonyası düzeni kuruluyordu. On dokuzuncu yüzyılın son yıllarında Afrika boynuzu merkezli ticaret alanı Osmanlıların elinden çıkıyor ve İngilizlerin mutlak anlamda kontrolları altına giriyordu. Bölgeye daha sonra gelen İtalyanlar bölgede kendilerine yer ararken, Eritre bölgesini işgal ederek burada kendilerine yeni bir sömürge oluşturuyorlardı. Asmara kentine kadar yayılan İtalyanlar bu bölgede protektora adı altında  savaş ve işgal girişimlerine karşı bir koruma düzeni oluşturuyorlardı. İngilizler ve Fransızlar bu aşamada bir ortak yönetim arayışına girerek, Orta Doğu hegemonyaları çizgisinde bir de Kuzey Afrika’ya düzen vermeye çalışıyorlardı. Birinci Dünya Savaşı sürecinde Libya’ya asker çıkartan ve İtalyanlara karşı çıkan İngiliz ve Fransız orduları bu bölgede üç büyük gücün hegemonya savaşına girişmelerine kapı açıyorlardı .Bu süreçte Etiyopya bu üç büyük güce karşı kendini korumak çizgisinde, Osmanlılar ile birlikte Alman askerlerine güven besliyorlar ve onların desteği ile bir işgal hareketine karşı gerekli olan önlemleri alıyorlardı. Avrupalı devletlerin kuzey Afrika’da çekişmelerinin bölgeyi parçalamaması için Etiyopya yönetimi o aşamada savaşan ülkelerin temsilcilerinden oluşan bir ortak konsey kurarak, bölgede barışı korumaya çalışmış ve bölgedeki sıcak savaş olaylarının bu tür bir yapılanma ile önlenmesine çaba göstermiştir.</p>
<p>İkinci dünya savaşı öncesinde Etiyopya kralı olarak ilan edilen Haile Selasiye isimli yönetici devletin başına geçerek eylemsel diktatörlük oluşturmuş ve İtalyan taleplerine karşılık Milletler Cemiyetinin üyesi olarak, uluslararası güçleri Afrika boynuzunda barışı sağlamaları için  sürekli olarak çaba göstermiştir. Dış yardım gelmeyince bunun üzerine kral Haile Selasiye kendisini diktatör  yapan  yeni bir anayasayı ilan ederek, ülkede mutlak bir barış düzeni kurmayı denemiştir. Ne var ki, o dönemde İtalya’da iktidara geçen Benito Mussolini, önce Arnavutluğu ve daha sonra da Etiyopya’yı işgal ederek, Akdeniz üzerinden bir kuzey Afrika hegemonyası kurabilmek için harekete geçiyordu. Bu aşamada İngiltere ve Fransa  Milletler Cemiyeti çatısı altında Etiyopya için bir İtalyan Vesayeti kararı almaya çalışırken Mussolini daha hızlı hareket ederek ikinci dünya savaşının başlangıcında Eritre üzerinden Etyopya ülkesini işgale yönelince, Etiyopya kralı İngiltere’ye kaçarak onların koruması altına girdi. İtalyan birliklerinin bu ülkeyi işgal etmeleri sonrasında ise, İtalyanlar, Somali, Eritre ve Etyopya üçlüsünden meydana getirdikleri Doğu Afrika İtalyası ile dünya savaşı koşullarında yeni bir küresel denge oluşturarak, büyük ülkeler arasındaki yarışı daha da yükseltmek hedefinde Etiyopya’yı yeni bir döneme doğru zorladılar. İkinci dünya savaşının bitişi  ile birlikte Etiyopya İngiliz ve Fransızların ortak ordusu aracılığı ile İtalyan işgalinden kurtuluyordu. Bu aşamada Eritre yalnız kalmamak için  bir referandum düzenlemesi ile Etiyopya imparatorluğunun bir parçası konumuna geliyordu. Bu olaydan sonra İngilizler işgal ettikleri Ogaden bölgesini  Etiyopya yönetimine terk ettiler ve daha sonra da Somali bölgesinin bağımsız devlet olmasını gerçekleştirdiler. Bu noktada Somali ile Etiyopya arasında sınır ihtilafları ortaya çıkınca gene batının emperyal devletlerinin devreye girerek bölge ülkeleri üzerinde hegemonyalarını sürdürmek istedikleri görülüyordu. Somali daha sonra bağımsız devlet statüsüne kavuşunca bölgedeki ihtilaflar bir süre için askıya alınıyordu.</p>
<p>İkinci Dünya Savaşı sonrasında bölge yeniden düzenlenirken ülke 12 ayrı eyalete bölünüyordu. 80 etnik grubun açık düzen içinde yaşadıkları bölgelerde, eyaletlerin  yerel otonomi peşinde koşmaları yüzünden ülkede silah dağıtımı yasaklanıyor ve böylece etnik grupların isyan ya da ayaklanma gibi sonu hüsran ile bitebilecek, yanlış maceralara kalkışmaları önlenmek isteniyordu. Eyaletlerin bir araya gelmesinden oluşan Etiyopya devleti, federal bir krallık statüsü altında hiyerarşik bir hukuk düzeni kurarak Müslümanlar ile Hristiyanlar arasında, bir ortak yaşam düzeni oluşturabilmenin çabası içine giriyordu. Devletin başında bulunan kral mutlak anlamda devlet başkanı statüsüne sahip olduğu için otoriter sistem çatısı altında 12 eyaletin uyum içinde var olabilmelerini sağlayacak, yeni bir sistemin oluşması sağlanıyordu. Savaş sonrası yıllarda ülkenin başkenti Addis Ababa kentinde Afrika Birliği adı altında bir kara kıta örgütlenmesi gerçekleştirilmeye çalışılıyordu. Etiyopya’nın başkentinin aynı zamanda tüm Afrika ülkelerini birleştirerek bir kıtasal devlet yapılanmasının önünü açacak, bu yeni örgütün merkezi konumuna gelmesi ile Afrika’nın en eski devletinin aynı zamanda kıtanın da merkezi  konumuna  geldiği görülüyordu. Haile Selasiye isimli kralın  uyguladığı çok aktif bir dış politika ile tüm Asya, Afrika ve Latin Amerika ülkeleri ile yakın ilişkilere girmesiyle, Etiyopya’nın devlet olarak prestiji hem Afrika’da hem de dünya ülkeleri arasında yükseliyordu. Bir anlamda kara Afrika kıtasının doğal temsilcisi olarak dünya çapında bir sempati kazanan Etiyopya, aynı zamanda doğu ve batı bloklarına karşı bir araya gelerek örgütlenen  üçüncü dünya hareketinin önde gelen kurucusu oluyordu. İkinci dünya savaşı sonrasında gündeme gelen bağımsızlık hareketlerinin canlanması ve sayısının artmasında, batı emperyalizmine karşı her zaman direnmiş olan Etiyopya’nın önde gelen bir katkısı olmuştur. Yirminci yüzyılın ikinci yarısına girerken, krala karşı bir darbe yapılmaya çalışıldı ama iç karışıklıklar çıkınca kısa  bir süre içinde eski düzen yeniden kuruluyordu.</p>
<p>Yirmi birinci yüzyıla doğru Etiyopya devleti yoluna devam ederken, Etiyopya kralı batı ülkelerindeki liberal programlardan esinlenerek  devletin yapılanmasında daha çok demokratikleşme sağlayacak bir açılımı gündeme getirdi. Böylesine bir açılım sayesinde, ülkedeki bağımsızlık isteyen eyalet ayaklanmalarının da önünü kesmeyi düşünüyordu. Halk kitleleri bu dönemde ülkedeki açlık sorununu ortadan kaldıracak bir tarım reformu peşinde koşarlarken, kral  ülkede demokratik parlamenter rejimi kurabilecek bazı liberalleşme adımlarının atılmasını tercih ediyordu. Bu tür demokratikleşme girişimlerinin istenen sonucu alamamasına yol açabilecek derecede iç isyanların eyaletler düzeyinde yeniden gelişmeye başladıkları görülmektedir. Ogaden bölgesinde silahlı çatışmalar birbirini izlerken, öbür tarafta İsrail’in Kızıldeniz de etkinliğini artırmak üzere Eritre halk kurtuluş ordusu kurularak önce sahil boyu gelişen terör hareketlerinin  ülkede can güvenliğini ortadan kaldırdığı ve daha sonra da Eritre bölgesindeki isyanın o topraklarda yeni bir siyasal düzene doğru yönelerek, Eritre’yi yeniden bağımsız devlet olarak dünya sahnesine çıkarttığı görülüyordu. Din alanında Etiyopya’nın kuzey ve güney bölgeleri olarak iki kampa ayrılması yüzünden ülkenin bölünmesine yol açacak bir biçimde kopukluk yaşanıyordu. Etiyopya uçaklarının kaçırılarak bombalanmaları, ülkedeki siyasal gerginliği tırmandırırken , o dönemin sosyalist blok temsilcilerinin olaylara karışarak müdahale ettikleri göze çarpıyordu. Yirminci yüzyılın son çeyreğine girilirken ülkeyi çok ciddi bir açlık ve bunun sonucu olarak isyan koşullarına sürükleyen bir kargaşa ortamı gündeme geliyordu. Bu koşullarda öğrenciler, işçiler ve memurlar genel greve giderken, yoksul köylüler de toprak sahiplerine karşı ayaklanarak harekete geçiyorlardı. Bu kadar karışıklığın bir arada ortaya çıkması üzerine, gündeme gelen siyasal krizi gerekçe göstererek kara kuvvetleri ayaklanma yoluna gidiyordu. Askeri hareket koşullarında sosyalist aydınlar ve politikacılar öne geçerek, batı emperyalizmine karşı  her zaman direnen bu ülkede bir antiemperyalist sosyalist düzenin kurulmasına giden yolu açıyorlardı. Askeri bir ihtilal yolu ile işbaşına gelen ülke ordusu önde gelen siyasetçilerin yargılanarak asıldığı bir gelişmeyi silahlı kuvvetlerin desteği ile gerçekleştiriyordu. Böylece ilk kez resmen bir sosyalist yönetim Afrika’nın en eski devletinin başına geçiyordu.</p>
<p>Sovyetler Birliği’nin destekleri ile iktidara el koyan askeri konseyin önde gelen yöneticisi olarak Haile Mengüstü  isimli yüzbaşı sosyalist cuntanın başı olarak devlet başkanlığına getiriliyordu. Aynı zamanda Küba’daki Castro rejiminin desteklerinden yararlanan Etiyopya’nın askeri cuntası, dış yardımların desteği ile toparlanarak ve harekete geçerek Eritre, Ogaden ve Tigre gibi eyaletleri yeniden Addis Ababa kentindeki devlet merkezine bağlamıştır. Askeri yönetim zaman içinde iktidardaki yerini sağlamlaştırdıkça özyönetim, millileştirme, devletleştirme ve kamu yararına devlet hizmetlerinin yeniden  ülkenin çıkarları doğrultusunda örgütlenebilmesi için devrimci adımlar atmıştır. 27 Ağustos 1977 tarihinde sosyalist yönetim resmen işbaşı yaparak, devleti yeniden yapılandırmak üzere yola çıkıyordu. Mengüstü yönetiminde otoriter bir Marksist sistem  kuruluyordu. Yeni yönetim halkın açlığını önleyecek bir tarım reformu ile birlikte, ülke nüfusunun daha kolay ve örgütlü bir yaşama kavuşacağı yeni bir yerleşim düzeni, ülkenin kuzey eyaletlerinde devletin yardımı ve öncülüğünde gerçekleştirilmeye çalışılıyordu. Yoksul halk kitlelerinin kuzeydeki verimli topraklara taşınması üzerine nüfus dengeleri bozulunca, ortaçağ döneminde bu ülkeye gelerek yerleşmiş olan ve Falaşa adıyla anılan kara derili Yahudiler İsrail’e taşınmışlardır. İsrail böyle bir organizasyon amacıyla Rusya ile birlikte hareket ederek, Etiyopya’nın sosyalist  yönetimini her zaman için desteklemiştir. Siyah derili zenci Yahudiler ile nüfusunu artırmaya çalışan Yahudi devleti, sosyalist Etiyopya devletinin en yakın destekçisi olarak, Afrika kıtasında yeni kurulmuş olan bir devletin üzerinden  hegemonya arayışını sürdürmüştür. İsrail Orta Doğu bölgesinde yayılırken, Kuzey Afrika bölgesinden de yararlanarak Orta Doğu hegemonyasını genişletmiştir. Afrika’nın boynuz bölgesinin merkezi bir konuma sahip olması ve Orta Doğu’nun güneyini temsil etmesi üzerine gelişmeler değerlendirildiği zaman, kuzey Afrika’nın aynı zamanda güney Orta Doğu olduğu anlaşılmaktadır. Bu açıdan kuzey Afrika’ya egemen olanların Orta Doğu’da da hegemonya sahibi olabileceklerini  siyasal gelişmeler göstermektedir. İsrail’in konumu bu açıdan en açık örneği ortaya koymaktadır. Orta Doğunun ortasından yola çıkan İsrail’in, Afrika’nın kuzeyinde hegemonya araması bu jeopolitik bütünleşmeyi açıkça kanıtlamaktadır.</p>
<p>Marksist askeri dönemde ülkede bir sosyalist işçi partisinin kurulması, siyasal iktidarın kurumlaşmasının ilk adımı olmuştur. İktidara gelen askerler hızlı hareket ederek ve hemen bir yeni anayasa  hazırlayarak, Etiyopya devletini Sovyet tipi bir demokratik halk cumhuriyeti modeline dönüştürmüşlerdir. Yeni anayasa ile birlikte askeri konsey kaldırılarak, ülkede demokratik halk cumhuriyeti rejimi ilan edilmiştir. Konsey başkanı Mengüstü yeni kurulan parlamento aracılığı ile devlet başkanlığına seçiliyordu. Eritre, Tigre, Asep, Ogaden ve Dire Dava bölgeleri ayrı bir statü ile özerk bölgeler olarak ilan ediliyordu. 80 etnik topluluğun yaşadığı 12 eyaleti bir arada tutabilmenin karşılığı olarak, sosyalist yönetim beş ayrı bölgede de yerel yönetimleri öne çıkarıyordu. Sosyalist yönetim siyasal ve toplumsal yapıyı dönüştüren yeni adımları atarken, Küba sosyalist devletinin yardım için gönderdiği Küba askeri birlikleri ile  ideolojik dış destekler de alınıyordu. Yirmi birinci yüzyıla on yıl kala Sovyetler Birliği dağılırken dış desteğini yitiren Etiyopya’da da sosyalist sistemden uzaklaşarak çok partili demokrasiye geçiliyor ve farklı çizgilerde batı tipi siyasal partiler de resmen kuruluyordu. Özel sektör, liberal siyaset ve parti içi muhalefete de izin veren yenilikler, neo-liberal çizgide gelişen küreselleşme akımının etkileri ile Etiyopya’yı sosyalist düzenden çekip çıkaran yapısal dönüşümler devlet desteği ile gerçekleştiriliyordu. Liberalizmin öne geçmesi ve Marksist rejimin devre dışı kalması yüzünden, ülkedeki sosyalist ekonomiden karma ekonomiye geçilerek özel sektörün de önü açılıyordu. Bu değişikliklerin yapıldığı yıllar içinde çok partili sisteme geçilerek bu doğrultuda serbest seçimler yapılıyor ve halk kitlelerinin desteği ile başka partilerin iktidara gelmesinin yolu açılıyordu. Ne var ki, ülkede demokrasiye geçilmesi ve özerk bölgelerin yeni anayasa ile ilanıyla ülkede yumuşama sağlaması beklenirken, bu beklentinin tamamen tersi bir çizgide yeni kurulan Etyopya halk cephesinin ülkenin kuzeyini denetim altına alarak, başkent Addis Ababa’ya doğru yönelmesi ile birlikte ülkede yeni bir gerginlik tırmanırken askeri yönetime geçiliyordu.</p>
<p>Bugün gelinen noktada sosyalist sistemin ile soğuk savaş döneminin geride kaldığı ve yerine küreselleşme akımının kapitalist sistem üzerinden uluslararası alanda etkin olduğu, yeni bir yapıya doğru açıkça dünyayı dönüştürmektedir. Bağımsız bir Afrika ülkesi olarak tam bu aşamada Etiyopya’nın sosyalist sistemden kapitalist bir sisteme doğru evrildiği görülmektedir. Bu dönüşüm küresel kapitalist sistemin küreselleşme akımı doğrultusunda bütün dünya ülkelerine empoze edilen neo-liberal çizgideki küresel plan ve programlar aracılığı ile gerçekleştirilirken, dünya başka yerlere doğru kaymış ve ortaya küresel düzenin kurulmasından sonraki yapılanmanın, bugünün koşullarında hazırlanması gibi yeni bir durum çıkmıştır. Dünya tarihinde her dönem kendisinden sonra gündeme gelen yeni dönemlerin hazırlayıcısı olmaktadır. İlk çağlardan orta çağa, orta çağdan yeni ve yakın çağlara geçiş birbirini izlemiş ve bu doğal gelişim süreci içinde her çağ kendisinden sonra gündeme gelen yeni çağları içinden çıkartan ya olumlu yönleriyle düzenleri ve kurumları geleceğe taşıyan ya da olumsuz gelişmelere karşı tepki olarak karşıt değerleri öne çıkaran yeni oluşumların, bir bütünlük içinde geleceğe doğru yöneldiği bir süreç kendiliğinden işleyerek insanlığı yönlendirmektedir. Bu açıdan günümüzde yaşanan olayların yarın tamamen tersi ile ya da bütünüyle aynısının tekrarı ile veya ikisinin arasındaki etki ve tepki yansımaları doğrultusunda oluşacak olan yeni sentezler ile insanlığın karşılaşmasının mümkün olabileceği  görülebilmektedir. Bu doğrultuda bütün dünya ile birlikte Etiyopya ülkesine bakıldığı zaman günümüzde yaşanmakta olan olayların geçmişten gelen ve de geleceğe uzanan boyutları görülebilmektedir. Savaş ve barış dönemleri birbirini izlerken, kendi aralarında tepkisel gelişmelere de aracı olabilmektedirler. Bazan savaşlar barış ortamını gündeme getirirken, bazan da bu durumun tamamen tersi bir çizgide barış ortamları yeni savaşların gündeme gelmesine yol açabilmektedir. Bu çerçevede bugün halen var olan savaşların ve çatışmaların, geçmişten gelen uzantıları iyi değerlendirilebilirse o zaman gerçek boyutları görülebilmektedir.</p>
<p>Günümüzde yaşanan savaşlar ve sıcak çatışmaların bir bütünlük içerisinde ele alınarak incelenmesiyle ve ihtilafların ortaya çıktığı ortam ve durum ile birlikte daha sonraki dönemlerde içinden geçilen aşamaların topluca değerlendirilmesiyle ihtilaflar ya da çatışmaların altında yada arkasında yatan gerçek nedenler ve koşulların belirlenebildiği görülebilmektedir. Bu çizgide devletler, ülkeler ve de anlaşmazlıklar konu olarak incelenirse o zaman bilimsel metotlar aracılığı ile gerçekçi değerlendirme yapmak mümkün olabilecektir. Bu çerçevede Etiyopya devleti ya da bu devletin içinde gelişen bir iç savaş ya da benzeri bir ihtilaf inceleme konusu olarak ele alındığı zaman doğru bir sonuca gidebilmek için konu ya da sorunun tüm cepheleri önce tek tek ele alınacak ve de sonraki aşamada da belirli bir bütünsellik içinde bilgiler toplu bir değerlendirmeden geçirilecektir. Etiyopya neresidir, bugün ne durumdadır, nasıl bir geçmişten gelmektedir, bugün hangi koşullar altındadır, bu ülke ya da bölgede yaşanan sıcak çatışmalar ile iç savaş yansımalarının geçmişten gelen nedenleri nedir, bugün bunlar nasıl bir görünüm altında ya da nasıl bir konjonktürün etki ve baskıları ile karşı karşıyadır. Tüm bu soruları dikkatle ele alacak ve birbirini etkileyen faktörler çizgisinde  genel değerlendirmesini yapacak bir yaklaşımın uygulanacağı bir girişim, konu olarak seçilen ülke ile o ülkede yaşayan insan topluluklarını doğrudan birinci derecede etkileyecektir. Sorunun ele alınarak incelenmesi sırasında uygun bir zamanlama ile hem ortamın hem de durumun açıkça yol göstermesi sağlanabilecektir. Koşullar ülkeden ülkeye, sorunlar ise toplumdan topluma değişiklik ve başkalaşma ile karşı karşıya kalmaları yüzünden, insanlar bu tür çalışmaları yaparken zorlanabilir ya da yanılma durumuna sürüklenebilirler. Böylesine bir çıkmaz ile karşılaşıldığı anda yapılması gereken ilk iş, böylesine olumsuz bir durumu yaratan sorunların ve de olumsuz koşulların ortadan kaldırılması olacaktır. Çözüm yolunun önünü kapatan olumsuz engellerin önceden belirlenerek ortadan kaldırılması, çözüme doğru daha yakın bir yaklaşımı devreye sokacaktır. Konu ile ilgili çözüm üretme konumundaki kişilerin bu gibi durumlarda, daha etkili bir biçimde devrede olmasında olumlu sonuç elde edebilmek açısından yarar bulunmaktadır. Bilimsel sonuç elde edebilmek için bilimsel çizgideki yöntemlerin iyi kullanılması son derece önemlidir.</p>
<p>İkinci Dünya Savaşı sonrasında dünya yeniden düzenlenirken, Orta Doğu bölgesinde İsrail adıyla bir Yahudi devleti iki milyarlık Müslüman coğrafyasının tam ortasında kuruluyordu. Birinci dünya savaşını kazanan İngiltere, Fransa ile işbirliği yaparak merkezi coğrafyayı kendi çıkarları doğrultusunda düzenlerken, ikinci dünya savaşı sonrasında da bu büyük savaşı kazanan Amerika Birleşik Devletleri ise Orta Doğu bölgesini kendi çıkarları doğrultusunda  düzenlemeye yöneldiği aşamada, İngiltere ve Fransa ikilisinin ötesine giderek bu coğrafyanın tam ortasında Müslüman komşuların karşısına İsrail devletini kurarak giriyordu. Böylece Orta Doğu bölgesindeki siyasal hegemonya, İngiltere ve Fransa ikilisinin elindeki birliktelikten çıkarak ABD ve İsrail ikilisinin eline geçiyordu. Osmanlı sonrasında bölgede ulus devletler dönemine geçilirken Etiyopya gibi eski ulus devletlerin konumunun daha da önem kazanmasıyla yeni dönemin temelleri atılıyordu. Dünyanın süper gücü ABD yerkürenin her bölgesinde çıkarları doğrultusunda adımlar atarken, Amerikan rejimi içinde çok önemli bir yere sahip olan Yahudi ve Evanjelik lobilerinin isteklerine de ağırlık vererek, Orta Doğu’nun geleceği için hazırlanmış olan Büyük İsrail projesini devreye sokuyorlardı. Yüz yıl önce hazırlanmış olan bu proje devreye sokulurken, eski merkezi devlet olan Osmanlı İmparatorluğunun bütün bölgelerinde geçerli olacak bir Büyük İsrail projesi gündeme getiriliyordu. Bu projeye göre Orta Doğu’nun tam ortasında Yahudi devleti kurulacak ve bu bölgede yer alan Kudüs şehri bölgenin merkezi olacaktı. İsrail’in tam ortasında olduğu bir merkezi coğrafya planının uygulanabilmesi için bu bölgenin her tarafında Kudüs merkezli yeni yapılanmaya uygun düşecek Büyük Orta Doğu yapılanması hedefleniyordu. İşte bu noktada Orta Doğu’nun güney kısmı ile Afrika’nın kuzeyinin aynı bölge olduğu öne çıkıyordu. Etiyopya denen bir Afrika ülkesinde Sovyetler Birliğinin dahil olduğu bir sosyalist devlet oluşumu bu çizgide gerçekleştirilmeye çalışılıyordu. Bölgedeki Arap ve zenci devletleriyle birlikte Avrupalı devlet projelerini devre dışı bırakacak her türlü inisiyatifin dışlanması sırasında, Kuzey Afrika’nın merkez ülkesi olarak Etiyopya  Demokratik Cumhuriyeti adı altında bir sosyalist yapılanma eski yapıların kalıntılarına karşılık kuruluyordu.</p>
<p>İsrail’in kuruluşu aşamasında bin yıllık bir devlet olan Etiyopya’da sosyalist rejimin kurulması, bir tesadüf olmanın ötesinde bölgedeki yeni yapılanmanın bir uzantısı olarak öne çıkmaktadır. Soğuk savaş sürecinde Müslüman olmayan bir devletin İslam dünyasının tam ortasında kurulması sırasında sosyalist devrimin uzantısı olan bir benzeri yapılanmanın, Etiyopya gibi bölgenin tam ortasında yer alan  bir ülkede gündeme getirilmesi ,İsrail’in ya da ABD’nin Büyük Orta Doğu projesine uygun düşen bir yeni adımdır. Bu aşamada bu tür bir yapılanmanın tercih edilmesinin arkasında da, Büyük İsrail bölgesinin yeniden yapılandırılmasında ana unsur olan Nil nehrinin konumu öne geçmektedir. Kutsal topraklar olarak adlandırılan Orta Doğu’da hayatın devamı suya bağlı olduğu için ve İsrail bayrağında Nil ve Fırat nehirlerinin simgesi olarak iki mavi hat bulunduğundan, Büyük Orta Doğu projesinin geçerli olduğu merkezi alanda Fırat ve Nil ırmakları vazgeçilmez derecede ana unsurlar olarak öne çıkmaktadır. Etiyopya Afrika boynuzunun merkezindeki ülke olarak, aynı zamanda Kenya, Uganda, Mısır, Sudan ve Güney Sudan gibi komşu ülkelerle birlikte Nil nehrinin su yataklarının bulunduğu ülkeler arasında yer almaktadır. Bu açıdan Büyük İsrail’in yaşamsal düzeninin kurulmasında Nil nehri ana konu ve sorun olarak ortaya konulduğunda, bu nehrin sularının düzenlenmesi ile ilgili her adım doğrudan doğruya Etiyopya ülkesinin durumunu etkileyecek ve buna göre şekillenen bazı politikalar bölgenin yaşam kaynağı olan Nil nehri üzerinden yeni düzenlemeleri öne çıkaracaktır. Sovyetler Birliği zamanında Etiyopya’da meydana gelen siyasal değişiklikler ve bu çizgide gündeme gelen rejim dönüşümü  gibi gelişmeler hiçbir biçimde tabanı olmayan bir sosyalist rejimi, ordunun kullanılması ve darbe yapılması gibi yollardan, Etiyopya gibi merkezi konumdaki Afrika ülkesinde meydana getirmiştir. Darbe öncesi ayaklanmalar bunun için kışkırtılmış ve ülkede iç savaş çıkartılarak sosyalist rejimin önü açılmıştır. Sürekli iç karışıklıklar yaşayan Etiyopya, merkezdeki ülke olarak bölgeye yansıyan her farklı konjonktürün etkileri ile ,ayrı siyasal senaryolara ve bu çizgide dayatılan siyasal oluşumlara sahne olmaktan bir türlü kurtulamamıştır.</p>
<p>Afrika kıtasından çıkarak Akdeniz kıyılarında denize dökülen Nil nehri, Afrika kıtasının olduğu kadar Orta Doğu bölgesinin de yaşam ırmağı olmuştur. Dünyaya egemen olmayı hedefleyen Siyonizm kutsal toprakları ABD emperyalizmi sayesinde ele geçirirken, bu bölgenin yaşam olanaklarını kontrol altına alabilmek için terör olgusunu hem Fırat nehrinin doğduğu Türkiye’nin güneydoğu bölgesi ile, hem de Nil nehrinin kollarının çıktığı Kuzey Etiyopya bölgelerinde teşvik etmiş ve emperyalizmin gücü oranında da desteklemiştir. Nil nehrinin kaynaklarını besleyen yeraltı sularının bulunduğu Afrika ülkelerinin bu kutsal ırmağın yatakları üzerinde bir şeyler yapmaması için emperyalizm bu bölge ülkelerini her yoldan karıştırmış ve gerekirse Etiyopya gibi bölge ülkelerinde anarşi ve terör eylemlerini destekleyerek iç savaşlara giden yolları açıktan desteklemişlerdir. Yarım yüzyıl terör olayları ile mücadele ederek bugünlere gelen bir Asya devleti olan ve aynı zamanda bir  kuzey Orta Doğu ülkesi olarak bu tür olaylara ve siyasal gelişmelere sahne olduğu gibi, ayrıca bir Afrika devleti olmasına rağmen aynı zamanda bir güney Orta Doğu devleti olarak kutsal topraklar bölgesinde yer alan ülke konumu ile, Nil nehri havzasını yaşamsal önemde görerek bu doğrultuda kutsal toprakları koruyacak siyasal önlemler peşinde koşarken, Etiyopya devleti kuzey bölgesindeki Eritre ve Cibuti bölgelerinin ülkeden koptuğu gibi bugün aynı bölgenin içinde yer alan bir kuzey bölgesi olarak TİGRE isimli yerde yaşayan halk kitlelerinin eline de emperyalist güçler silah dağıtarak ,açıkça bölgede iç savaş kışkırtıcılığına soyunmuşlardır. Sovyetler Birliği’nin çöküşü üzerine bölgede başlatılan terör olgusu Türkiye’nin güneydoğu bölgesinde bir Kürt devletini gündeme getirirken, aynı şekilde Etiyopya ülkesinin kuzey kısmında Eritre ve Cibuti’ye yakın olan TİGRE eyaletinin de bağımsız bir devlete dönüşebilmesi için benzeri bir terör hareketi, TİGRE Halk Kurtuluş Ordusu (THKO) ismi ile örgüte dönüşerek bugünlere gelmiştir. Etiyopya’nın en eski eyaletlerinden olan ve bu nedenle zaman zaman bağımsız bir yol izleyen TİGRE eyaletinin içinden çıkan özgürlük savaşçıları görünümündeki THKO ,bir terör örgütü olarak son yıllarda sürekli eylemler aracılığı ile Etiyopya halkını sürekli olarak tehdit etmekte ve yüzlerce insanın ölümüne neden olan terörist eylemleri ile de ülkenin hem birliğini hem de güvenliğini açıktan tehdit etmektedir.</p>
<p>Günümüzde Etiyopya’da devam edip gelen terör hareketleri dış görünüşü itibarıyla THKO&#8217;nun örgütlediği bir kurtuluş savaşı gibi gösterilmesine rağmen, aslında bugünkü konjonktürün ortaya çıkarmış olduğu Nil nehrinin konumu ile ilgili yaşanan yeni düzenleme sorunudur. Aslında sorun Ekvatora yakın bölgedeki tropikal iklim kuşağının kuraklığa mahkum ettiği Orta Doğu halklarının yaşamsal su kaynağı olan Nil nehrinin eski sahiplerinin elinden alınarak, yeni kurulmuş devlet olan İsrail ve müttefiklerinin  daha çok egemen olacağı yeni bir düzenlemeye giderken, bölgedeki Etiyopya egemenliğinin kırılması ve bunun içinde TİGRE halkının terör eylemlerine doğru kışkırtılarak  bu bölgede tıpkı Eritre ve Cibuti gibi küçük ve uzaktan kumandalı yeni devletçiklerin oluşturulması sırasında, TİGRE halkının da ABD-İsrail ikilisinin silah ve maddi yardımlar yaptığı terörist kuruluş olan THKO’nun önümüzdeki dönemde TİGRE devletine dönüştürülmesine zorlanması söz konusudur. Daha önceki dönemlerde Etiyopya’yı bölerek bulunduğu yerdeki gücünü kırmak isteyen emperyalist güçler bugünkü aşamada da benzeri bir politikayı izleyerek, gene Etiyopya’yı bölecek ve dolayısıyla gücünü kıracak bir emperyalist projeyi THKO gibi bir terör örgütü aracılığı ile sahneye çıkardığı görülmektedir. THKO günlük eylemleri ile halk kitlelerinin arasına girerek ve kendi adamlarını terör eylemlerinde suç makinasına dönüştürerek, normal koşullarda olmayan bir iç savaşı körüklemekte ve bu yoldan da TİGRE adını taşıyacak bir küçük devletçik yaratabilmenin arayışı içindedirler. ABD-İsrail ikilisinin Avrupa, Asya ve Afrika devletlerini dışlayarak gündeme getirdikleri merkezi projenin, İsrail’i büyütmek amacıyla bölge devletlerinin küçültülmesi ve bu doğrultuda da terör ve anarşik olayların gizli servisler aracılığı ile yönlendirilerek, ülkeyi bölüp parçalayacak sonuçlar elde etme çabaları yüzünden, TİGRE devleti kurulana kadar Atlantikçi ve Siyonist ittifakı aracılığı ile terör ve iç savaş zorlamaları üzerinden, Etiyopya devletinin parçalanarak, dıştan güdümlü küçük devletler in yapılanmasına doğru olayların  yönlendirilmesi sürdürülmektedir.</p>
<p>Nil nehri her zaman için insanlık açısından çok önemli bir doğal su kaynağı olmuştur. Afrika, Orta Doğu ve Akdeniz kıyılarında kurulan devletler ve medeniyet düzenlerinin her zaman için kontrol altında tutmak istedikleri çok büyük bir ırmaktır. Tek devletin sınırları içinden geçemeyecek kadar büyük olan Nil nehri tek tanrılı dinlerin ortaya çıktığı merkezi coğrafya da her zaman için önemli bir misyona sahip olmuştur .Bölgede bu nehri ele geçirmek isteyenler sahip oldukları güç ile hegemonya kurmaya yönelmişler ya da Nil merkezli bölgede yeni devlet kuranlar İsrail gibi bölgede yeni bir yapılanma arayışı içine girmektedirler. Tarihin her döneminde merkezi coğrafya hep hareketli olduğu için Nil nehri konusu önem taşımış ve yeni siyasal oluşumların biçimlenmesinde etkili olmuştur. Nil’in su kaynakları her zaman için kuzey Afrika ve Orta Doğu ikileminin hayatiyeti açısından önde gelen bir rol oynamıştır. Bunu iyi bilen Siyonistler her iki bölgeyi kontrol altına alacak bir Büyük İsrail projesini  bu doğrultuda öne çıkarıyorlardı. On dokuzuncu yüzyılın son çeyreğinde Nil havzasını işgal eden İngiltere, burada Osmanlı uzantısı olarak kalmış olan Etiyopya ile siyasal ilişkiler içine girerek  ve  belirli alanlarda protokollar imzalayarak egemenliğini daha da genişletebilmenin yollarını arıyordu. İngilizler asker ile birlikte işçileri de getirdiği için, bölgedeki Nil nehri havzalarının ele alınarak genişletilmesi sağlandı. Mısır’ı işgal eden İngiltere Etiyopya ile Sudan arasında Nil nehri üzerinden sınır çizerek yeni bir yakınlık oluşturmaya çalıştı ama bu isteğini tam olarak gerçekleştiremedi. Nil nehri üzerine daha sonra bölgeye gelen İtalyanlar ile İngilizler, bir anlaşma imzalayarak bölgede barışı desteklemek istediler ama Birinci dünya savaşının çıkması üzerine bu gibi isteklerin geride kalmalarını  önleyemediler. Bu arada İtalya ve İngiltere ortak anlaşmaya dayanarak ve Etiyopya’nın Tana gölü üzerindeki egemenliğini red ederek bölgede yeni bir mesele çıkardılar. İngiltere Mısır’ı tam olarak işgal edince, bölgedeki çıkarlarını Mısır üzerinden denetleyebilme çabası içine girdi. Daha sonraki aşamada da Nil nehrinin kontrolü özel bir anlaşma ile Mısır’a bırakıldı. Sudan ile Mısır yeni bir anlaşma yaparak Beyaz Nil ırmağının kıyılarında Sudan’a baraj kurma hakkı verilerek bu büyük ırmağın bölünmesi sağlandı. Nil ile ilgili tartışmalar devam ettikçe , kıyıdaş olan devletler tartışmalara ve müdahalelere kalkıştılar. Sonunda Nil Havzası Devletler birliği kurularak bölgesel barışın bozulması önlenmeye çalışıldı.</p>
<p>Mısır büyük bir tarım ekonomisi olarak Nil nehrinden gelen suya fazlasıyla bağımlı durumdadır. Etiyopya halkı ise geniş tarım alanlarını sulayamadığı ve yetersiz bir elektrik düzenini daha iyi duruma getiremediği için, kendi ekonomisini canlandıramayarak yoksulluğun cenderesinden kurtulamamıştır. Mavi Nil üzerinde Rönesans barajının yapılmasıyla ırmak üzerinde buharlaşma ve israflar önlenerek bölgede daha uyumlu bir tarım düzeni oluşturulmuştur. Son zamanlarda ABD’nin araya girmesiyle Mısır, Sudan ve Etiyopya devletleri arasında kalıcı bir barış düzeni kurulmak istenmiş ama suyun kullanımı ile ilgili anlaşmazlık devam ederek, üç büyük ülke arasında siyasal bir krizin çıkmasına yol açmıştır. Su kaynaklarının merkezindeki Etiyopya’nın sudan daha az yararlanması istenmiş ama böylesine bir talep karşılanamamıştır. Barajı Etiyopya yapmış, Mısır karşı çıkmamış ama Sudan kabul etmeye yanaşmamıştır. Baraj sularının kontrolü bölgede gerginlik yaratınca bu durumdan en çok Etiyopya devleti etkilenerek daha zor bir konuma sürüklenmiştir. Etiyopya’yı bu durumda yalnız bırakmayan Birleşik Arap Emirlikleri, bu devleti Türkiye aleyhine kullanmak üzere bazı girişimlerde bulunmuş ama Türkiye ile Etiyopya’nın arasını bozamamıştır. Mısır bölge işleri ile oyalanırken, Etiyopya ise baraj inşaatının dörtte üçünü tamamlayarak bölgedeki durumunu güçlendirmiştir. Etiyopya kendi tarafında bitirdiği baraj inşaatının devamı olarak birikmiş olan suyun toplanmasını da gerçekleştirerek, tarımsal alanda yeni bir üretim patlamasına doğru yönelmiştir. Şimdiye kadar tam olarak gerçekleştirilemeyen çözüm girişimlerinin yetersiz kalması nedeniyle, Nil sularının geleceği tam olarak belirlenememiş ve bu yüzden de gerginlik devam ederken, savaşı çıkartmaya elverişli olabilecek derecede dış tahrikler Etiyopya’da daha da tırmandırılarak, yeni bir bölgesel savaş arayışı hızlandırılmıştır. Bölgedeki büyük devletlerin çekişme içine girmesi savaş tehlikesini artırırken, Afrika Birliği örgütü  birliğe üye olan bütün Afrika ülkeleri için barış istemiştir.</p>
<p>Etiyopya devletinin zaman içinde zayıflık belirtileri göstermesi yüzünden TİGRE eyaleti ile birlikte ülkenin diğer bölgelerinde de merkeze karşı ayaklanmaların gündeme geldiği görülmektedir. Son dönemlerde TİGRE’de bir iç savaş süreci izlenirken, bu kez  Etiyopya’nın en büyük grubunun yaşadığı yer olan Oramiya bölgesinde de bağımsızlıkçı bir isyan hareketi de dünya basınına yansıyarak ülkenin bölünmesi sürecine, yeni bir katkı  biçiminde kamu oyuna yansımıştır. ABD’de bir zencinin araba altında çiğnenerek öldürülmesi olayı Oramiya bölgesinde haklı tepkilere yol açınca bu zenciye destek vermek isteyen gruplar Oramiya bölgesinde  ayrılıkçılığa yönelen bir isyan girişimine de  kalkışmışlardır. ABD’deki olay üzerine bütün siyasi liderlerin heykelleri kırılırken, Oramiya halkı da ayaklanarak bütün dünyayı bu tür haksızlıklara karşı çıkmaya davet ediyordu. Son dönemde Oramiya kökenli Abiy Ahmed ülkenin başbakanlığına gelirken, TİGRE kökenli bir general de genel kurmay başkanı olarak ordunun başına geçiyordu. Böylece iç savaşın tarafı olarak bir iç çatışmaya sürüklenen Etiyopya devleti ile TİGRE eyaletinin yeni yönetimleri ile savaşa giden yolun önünün kesilmesi önlenmiştir. Ülkedeki gerginlikler devam ederken Amhara ve TİGREYyönetimleri arasında iç savaş çıkartma kışkırtmalarına gene devam edilmiştir. Ne var ki, yeni başbakan olan Abiy Ahmed isimli Oramiya kökenli siyasetçiye Nobel barış ödülü verilmesi, Etiyopya’daki gerginliğin düşürülmesini sağlayarak  ülke halkı içinde savaş ortamının kaldırılmasına yardımcı olmuştur. Yeni başbakanın  dışarıdan destek alması Orta Doğu dengelerinde Etiyopya’nın durumunu düzeltirken, ülkenin ilerlememesi için geliştirilen engellerin kaldırılması için gösterdiği çabalarda olumlu sonuçlar almaya başlamıştır. Eritre ve Cibuti ile yeni bir barış antlaşmasına yönelen Abiy Ahmed yönetimi ülke için başlattığı barış girişimlerini ülke çevresinde genişleterek olumlu sonuçlar almıştır. Çin ile birlikte Türkiye’ye de bir çok yatırım projesi veren yeni yönetim, ülkedeki barış ortamını koruma çabalarında ısrarlı bir biçimde takipçi olmuştur. Ticari ilişkilerde tek yönlü davranmayarak ve çok kutuplu dünyanın çoğulcu politikalarını kararlı bir biçimde uygulayarak oluşturulan yeni denge siyaseti içinde Etiyopya devleti bugünün koşullarında  dışa  açılarak kendi yoluna devam edebilmektedir.</p>
<p>Küreselleşme dönemi sonrasına doğru dünya ilerlerken, Etiyopya devletinin sınırları içindeki kendi eyaleti ile savaşa sürüklenmesi bugün yaşanmakta olan neo-kolonyalizmin gölgesinde gelişen bir savaş olarak ortaya çıkmaktadır. Küresel emperyalizm metotları ile istedikleri yeni dünya düzenini kuramayan batılı emperyalistler, küresel zorlamaların sonucunda bir yerlere gidemeyeceklerini görünce yeniden eskisi gibi sömürgeciliğe doğru yönelerek yeniden neo-kolonyalizmi uygulamaya başlamışlardır. Bu aşamada kendileri gibi sömürgeci olmayan orta boy bağımsız devletleri içeriden bölerek ve bu doğrultuda eyalet ya da yerel yönetimleri ayaklanmaya sürükleyerek, küresel şirketlere direnme ya da karşı durma gücüne sahip büyük ve orta boy devletler üzerinden bölücülüğe devam etmenin yolu olarak, neo-kolonyalizmi kararlı bir biçimde öne çıkarmaktadırlar. Bu aşamada TİGRE halk kurtuluş ordusunu aracı kullanarak TİGRE bağımsızlık savaşı görünümünde, Etiyopya’nın TİGRE eyaleti Afrika kıtasının en eski devletini parçalamak üzere  Addis Ababa yönetimine karşı isyan ederek silahlı bir saldırıya yönlendirilmektidir. Nil havzasında İsrail devletinin kurulmasından sonra ABD, İsrail ve Mısır ittifakı bir batı ittifakı olarak kurulmuş ve son yıllarda da bu üçlü birlik batı emperyalizminin çıkarları doğrultusunda, Etiyopya ile birlikte bölge ülkelerinin  yeniden parçalanmasına doğru olayları yönlendirmişlerdir. TİGRE halk kurtuluş ordusu ABD-İsrail ikilisinin yakın desteği ile saldırı savaşına devam ettikçe Etiyopya toplumu karışmış ve önceden belirlenemeyen terör hareketleri ile binlerce sivil insan neo-kolonyalizmin çıkarları uğruna yok yere öldürülmüşlerdir. Küreselleşme akımının başladığı 1980’li yıllarda ortaya çıkan TİGRE bağımsızlık hareketi uluslararası konjonktürün dayatmaları ile başlamış, ayrıca bugünlere kadar gelerek kesin hedef olarak bu eyaletin bağımsızlığı sağlanana kadar devam edecekmiş gibi görünmektedir. Küçük çatışmaların uzun süre devam etmesi olayları bir iç bölünme savaşı oluşumuna kadar getirmiştir. Neo-kolonyalizmin verdiği destekler de savaşın bölünme ile sonuçlanması için gerekli olan yardımları sağlamaktadır. Federal anayasaya göre etnik eyaletlerden oluşan Etiyopya devletinin parçalanarak yok olmasını emperyalizm istemektedir.</p>
<p>Dünya devletleri emperyalist hegemonya girişimlerine karşı antiemperyalist bir direnme savaşı vereceklerine, küresel emperyalistler dünya devletlerini ayrılıkçı terör hareketleri ile bölerek, ayrıca  büyük ve orta boy devletleri küçülmeye doğru zorlayarak, uluslararası alanda antiemperyalist savaşların orta ve büyük boy devletler üzerinden  emperyalist devletlere karşı yaygınlık kazanmaları da böylece önlenmektedir. Tarihte hiçbir zaman sömürgecilik geçmişi bulunmayan ama buna karşılık Avrupalı sömürgecilere karşı antiemperyalist savaş veren Etiyopya yönetimi, ABD emperyalizmi ve İsrail Siyonizminin bölgedeki işbirlikçisi Mısır ile bir araya gelerek örgütlediği TİGRE bağımsızlık savaşı sürekli olarak batı basını tarafından desteklenmekte ve batılı ülkelerin devreye girmesiyle de Afrika ile batı dünyası arasındaki diplomatik temaslarda, batılılar tarafından Etiyopya’yı köşeye sıkıştırmak üzere kullanılmaktadır. Etiyopya’yı terör ve karışıklığa boğan Tigre Halk Kurtuluş Ordusu temsil ettiği eyaleti Addis Ababa yönetiminden koparırken, Etiyopya ülkesinde geride kalan eyaletlere de emsal olarak onlarında kendileri gibi bağımsızlık savaşı aracılığı ile özgürlüğe kavuşabilmeleri yönünde olumsuz bir emsal durum yaratmaktadır. Bugün gelinen yeni aşamada geçen yıl Nobel Barış ödülü verilen Abiy Ahmed’in başındaki Etiyopya hükümeti, daha prestijli bir konum kazandığı için artan gücünü öne çıkararak TİGRE savaşını bitirerek ülke içi güvenliği ve kamu düzenini yeniden oluşturabilmenin arayışı içine girmiştir. TİGRE savaşı devam ederken, daha çok ülkenin Amhar ve Afar gibi kuzey eyaletlerinde yansımalar göstermiş ve özellikle Kızıldeniz kıyısındaki güvenlik ortamını ortadan kaldırmıştır .Komşu ülke Mısır’ın ABD-İsrail ortaklığının bölgedeki işbirlikçiliğine soyunması üzerine komşu devletler arasında güven kalmamıştır. Otuz yılı aşkın bir süredir devam eden bu savaş, son bir yıl içinde yeniden hareketlenerek Afrika boynuzunda yoğun bir çatışma ortamı yaratmaktadır. Bu aşamada birkaç yıl önce bölünerek Güney Sudan devletinin ortaya çıkmasına yol açan kuzey Afrika bölgesindeki bu gerginliğin devamı olarak, parçalanmış Sudan devletinin komşu devlet olan Etiyopya’nın sınırlarından içeriye doğru yüz kilometre girdiği anlaşılmaktadır. Üçlü batı ittifakının bölgeye egemen olabilmesi için Etiyopya devletini zayıflatacak her girişimin gündeme getirildiği görülmektedir. Bu noktada Rönesans barajının yapılması sırasında ters düşen Sudan, Etiyopya ile karşı karşıya getirilerek ,THKO isimli terör örgütü aracılığı ile birbirlerine karşı kışkırtılmaktadırlar.</p>
<p>Ülkenin ana ticaret yolu olan Addis Ababa ile Cibuti arasındaki  koridorda sürekli olarak THKO aracılığı ile terör olaylarının birbiri ardı sıra yaratılması, ülkede çok ciddi anlamda bir güvenlik sorunu ortaya çıkartmıştır. Etiyopya’yı dünyaya açan kapı olarak Cibuti limanının önemi büyüktür. Terör örgütü bu durumu iyi bildiği için Etiyopya devletini çökertmek amacıyla başkent ile liman arasındaki koridoru sürekli olarak bombalayarak, ortalığı karıştırmaya çaba göstermiştir. THKO örgütü aracılığı ile örgütlenen terör ortamı bütün bölgeyi saran bir şiddet sarmalı yaratırken, bölgedeki terör hareketinin yayılmasını durdurmak amacıyla Eritre, Cibuti ve Somali gibi komşu ülkeler, işbirlikçi Mısır ve Sudan hükümetlerine karşı Etiyopya’yı destekleyen antiemperyalist grup içinde birleşmişlerdir. Batılı büyük devletler  bölgede kendi çıkarları doğrultusunda hareket ederlerken, Çin ve Rusya gibi doğu ülkeleri son dönemde devreye girerek doğu batı ekseninde yeni kurulmakta olan Çin’in Kuşak Yol Projesinin  bu bölgeden barış içinde geçebilmesi için istikrarın sağlanabilmesi doğrultusunda yeni büyük yatırımlar bölgeye yönlendirilmiştir. Ne var ki, Çin’in Kuşak Yol Projesinin geçtiği yerlerde ABD ve batılı müttefikleri bu projeyi devre dışı bırakmak üzere, her türlü istikrarsızlık yaratacak adımlar atarak ve suni olaylar üzerinden terörü yeni İpek Yolu güzergahında yayarak, planlı ve programlı bir mücadeleye kalkıştıkları görülmektedir. Uluslararası alanda yeni bir dünya düzeni kurulurken bu doğrultudaki gelişmelerin Afrika kıtasına da yöneldiği görülmektedir. Çin’in yeni İpek yolu ile anakaralar üzerinden gündeme getirdiği yeni rotada Afrika boynuzu da bir geçiş bölgesi olarak öne çıkmaktadır. ABD, İsrail ve batılı müttefikleri yeni ipek yolunun oluşumunu önleyebilmek için bütün ipek yolu hatlarında terör, karışıklık, kargaşa, isyan, ayaklanma, darbe ve iç savaş senaryolarını devreye sokmaktadırlar. Türkiye’deki PKK örgütlenmesi gibi  Etiyopya’daki THKO örgütü de kendi amaçları doğrultusunda  terör ve karışıklık olayları yaratarak bu planlardaki yerlerini almaktadırlar.</p>
<p>Etiyopya hükümeti ülkenin toprak bütünlüğünü korumaya öncelik veren önlemler almıştır. Yeni dönemde küresel şirketler ile ulus devletler karşı karşıya gelmektedir. Küreselleşme yolunda tekelci şirketlerin yürüyebilmeleri için ulus devletlerin bölünmesi, parçalanması, çökmesi ve ortadan kalkması gerekmekte ve bu nedenle alt kimliklere yönelik kışkırtmalar tırmandırılarak, bu kimliklerin içinde yaşadığı eyaletler TİGRE’de olduğu gibi kendi ülkelerini bölerek bağımsızlığa doğru yönelirken bu amaç doğrultusunda terör olaylarını kullanabilmektedirler. Bazı batı ülkelerinden gelen diplomatların Etiyopya’daki ülkeyi bölmek isteyen THKO örgütüne yardımcı olmaları, son zamanlarda fazlasıyla görüldüğü için Etiyopya devleti sürekli olarak kışkırtıcı ajan rolü oynayan batılı diplomatları istenmeyen adam ilan ederek, 24 saat içinde bunları sınır dışına çıkartarak, ülkeden kovulmalarını sağlamıştır. Küresel sermayenin kontrolü altındaki batılı basın organları TİGRE’deki terör olaylarını haklı göstermek üzere, bağımsızlık ve özgürlük gibi kavramların arkasına saklanarak terörün tırmanmasına aracı olmuşlardır. Küresel sermayenin mutlak egemenliği için sürdürülen küreselleşme hareketleri içinde, TİGRE’nin merkez ülkesinden kopmasını sağlayacak bir bölücülük oluşumunu desteklemek de, küresel emperyalizmin bir uzantısı olarak Afrika’nın boynuz bölgesinde dışarıdan kışkırtılarak yönlendirilmektedir. Ülkedeki ulusal basın organları ülke çıkarları doğrultusunda yayın yaparken, uluslararası medyanın küresel emperyalizmin çıkarları doğrultusunda teröristlerin terör eylemlerini bağımsızcılık görünümünde destekleyerek, TİGRE halkını isyana ve ayaklanmaya doğru yönlendirmeye çalışmışlardır. Bölgenin en eski üniter devleti olan Etiyopya’nın dış düşmanlarının ülkede işbirlikçi bir iç cephe oluşturarak ülkeyi parçalanmaya doğru kaydırmaya çalıştıkları anlaşılmıştır. İç ve dış tehdidin birleşerek hareket etmesi, Etiyopya halkının dikkatini çekmiş ve bölücülere karşı yürütülen mücadelenin daha da bilinçli bir yönde gelişmesine yardımcı olmuştur. Soğuk savaşın bittiği yıl başlayan TİGRE isyanı ve bunun uzantısı olan terör eylemlerinin gelişmesi çeyrek yüzyılı geride bırakırken, sorun bir iç mesele olmaktan çıkarak, bugünün uluslararası konjonktürünün yönlendirdiği bir bölgesel problem haline gelmiştir. Bu doğrultuda hem Afrika Birliği hem de Birleşmiş Milletler gibi örgütlerin devreye girerek belirleyici olmaları gerekmektedir.</p>
<p>Etiyopya kaynaklarına göre TİGRE halk kurtuluş ordusu bağımsızlık savaşının uzun sürmesi nedeniyle, bir çok cephede savaşırken örgütsel olarak bir dağınıklık süreci yaşanmıştır. Aynı zamanda eli silahlı terör kadrolarının savaşı ile sonuç almak isteyen iç ve dış çıkar merkezlerinin yardımlarının yeterli olmadığı ve bu yüzden hareketin zaman içinde zayıflamak durumunda kaldığı görülmüştür. Komşu devlet Mısır’ın Etiyopya’yı zayıflatmak üzere bu ülkenin bir iç meselesi olan TİGRE sorununu işine geldiği gibi kaşıdığı görülmektedir. Etiyopya’da terör olayları ile tırmandırılmış iç kargaşa ortamı kısa zamanda çözüme kavuşturulamadığı  için olaylar birbirini izleyerek devam etmekte ve kısa dönem içinde olayların komşu ülkelere de sıçrayarak ve bir Etiyopya sorunu olmaktan çıkarak, Doğu Afrika’nın geleceği ile ilgili bir problem haline geldiği görülmektedir. Böylesine bir yayılma ile Etiyopya’nın siyasal bütünlüğü tehlikeye girerken, küresel şirketlere karşı uluslararası örgütlerin devreye girmeleri gerekmektedir .Etiyopya sorunu TİGRE sorunun dışa yansımasıdır. TİGRE deki isyan ve ayaklanma hareketlerinin ayrı bir devlet ortaya çıkaramaması durumunda, Etiyopya en eski devlet olarak yoluna devam edecektir. TİGRE eyaletinin bağımsız bir devlet konumuna gelmesi ile de Afrika’nın en eski devleti ortadan kalkacak, yerine bu devletin on iki eyaletinin dışarıda kalacağı yeni bir dönem gündeme gelecektir. TİGRE sonrasında diğer eyaletler de ayaklanırsa, o zaman terör olgusu tüm ülkeyi saracak ve merkeze karşı terör yoluna giden eyaletler bağımsızlaşırken, komşu ülkelerde bulunan diğer bölgeler ile yakın temaslara girebileceklerdir. Böylece TİGRE’nin kopması demek bütün Doğu Afrika devletlerinin eyaletlere bölünerek ortadan kalkması anlamına gelecektir. Terör TİGRE’yi ayrı devlet olma konumuna getirirken, diğer eyaletlerin de devletleşmesi de bu yeni durumu izleyecektir. Dıştan güdümlü terör olaylarını uzaktan kumandalı bir yöntem ile yönlendiren uluslararası emperyalizm ,var olan ulus devletleri parçalarken, aynı zamanda da  geleceğin dünyasında oluşacak bölgesel federasyonların da önünü açmaktadır.</p>
<p>The post <a href="https://www.sonhaber16.com/afrikada-teror-oyunlari/">Afrika&#8217;da terör oyunları</a> appeared first on <a href="https://www.sonhaber16.com">sonhaber16.com</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.sonhaber16.com/afrikada-teror-oyunlari/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Atatürk Modeli ile Türkiye’nin Bölgeselleşmesi</title>
		<link>https://www.sonhaber16.com/ataturk-modeli-ile-turkiyenin-bolgesellesmesi/</link>
					<comments>https://www.sonhaber16.com/ataturk-modeli-ile-turkiyenin-bolgesellesmesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 29 Aug 2022 08:31:26 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Manşet]]></category>
		<category><![CDATA[Yazarlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sonhaber16.com/?p=256452</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bütün dünya  ülkeleri, çeyrek yüzyılı aşan bir zaman diliminde emperyalizm tarafından yer kürenin bütün kıtalarına zorla dayatılan küreselleşme saldırılarının yarattığı büyük sarsıntılardan kurtulmaya çalışırken, son yıllarda dayatmacı küresel emperyalizme karşı  korunmacı bir bölgeselleşme oluşumunun içine doğru sürüklenmek durumunda kalmışlardır. Küreselleşme batı emperyalizminin yeni bir versiyonu olarak dıştan kumandalı bir dayatmacı düzene dönüşmeye doğru kaydırılınca, bu [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://www.sonhaber16.com/ataturk-modeli-ile-turkiyenin-bolgesellesmesi/">Atatürk Modeli ile Türkiye’nin Bölgeselleşmesi</a> appeared first on <a href="https://www.sonhaber16.com">sonhaber16.com</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bütün dünya  ülkeleri, çeyrek yüzyılı aşan bir zaman diliminde emperyalizm tarafından yer kürenin bütün kıtalarına zorla dayatılan küreselleşme saldırılarının yarattığı büyük sarsıntılardan kurtulmaya çalışırken, son yıllarda dayatmacı küresel emperyalizme karşı  korunmacı bir bölgeselleşme oluşumunun içine doğru sürüklenmek durumunda kalmışlardır. Küreselleşme batı emperyalizminin yeni bir versiyonu olarak dıştan kumandalı bir dayatmacı düzene dönüşmeye doğru kaydırılınca, bu durumdan büyük zararlar gören bugünkü devlet yapıları ve ulus devlet modelleri, belirli bir aşamadan sonra dağılmamak ve çökmemek üzere  kendileri açısından ulusal reflekslerinin tepkisi doğrultusunda korunmacı politikalara yönelerek, kendi haklarını ve düzenlerini savunan yeni tutum ve davranışlar içerisine girmişlerdir. Böylece, soğuk savaş sonrasında Sovyetler Birliğinin çöküşü ile başlayan yeni dönemde çeyrek yüzyıllık çaba ve zorlamalara rağmen, bütün dünya kıtalarında küresel bir sömürü imparatorluğu kurulamamış, aksine böylesine bir çıkarcı küresel düzen oluşumu için yıkılmaya çalışılan devlet yapıları, yaşanan olumsuz gelişmeleri dikkate alarak kendilerini toparlamaya başlamışlardır .Dıştan kumandalı küreselleşme zorlamalarına çeyrek asır dayanabilen ve bir süre sonra bu gibi manüplasyonlara karşı çıkarak kendi varlığını koruma doğrultusunda önlem almaya başlayan ulus devletler, kendilerinin dış saldırılara karşı daha güvenli bir koruma sistemini gündeme getirerek, komşularıyla yeni geliştirdikleri diyaloglar üzerinden bölgeselleşme sürecini gündeme getirmişlerdir. Bu aşamadan sonra dünyanın egemen  konjonktürel süreci bölgeselleşme akımı olmuş ve böylece küreselleşme dayatmalarının sonlarına  doğru gelinmiştir.</p>
<p>Beş büyük kıtadan oluşan yeryüzü karaları, ayrıca  kıtalar arasında yer alan denizlerin üzerindeki adalardan meydana gelmektedir. Bu kara parçaları yer kürenin çeşitli bölgelerinde bir araya gelerek bölgesel haritalar oluşturmaktadırlar. Dünyanın hangi yöresine bakılırsa bakılsın, o bölgede denizler ve karalardan oluşan bir bölgesel yapılanma bulunduğu göze çarpmaktadır. Harita üzerindeki noktalar belirli yerleri ortaya çıkarırken, çeşitli yerlerin birleşmesinden meydana gelen bölgelerde, haritalar üzerinde noktaların ötesinde bir genişlik içerisinde ortaya konulmaktadır. Bölge kavramı bu çerçevede ele alındığında birbirine komşu konumda olan çeşitli yerlerin bir bütünsellik içindeki genel  tanımı olarak görülmektedir. Bölge denilince, mutlaka bir ülkenin ya da kıtanın üzerinde yer alan çeşitli yerlerin birleşiminden meydana gelen  bir alan ifade edilmeye çalışılmaktadır. Dünya haritasında yer alan ülke ve bölgelerin birbirleriyle olan kesişmelerine göre, bölgecilik küçük ve büyük ölçeklerde olmak üzere,  başlıca iki ana eğilim doğrultusunda gündeme gelmektedir. Var olan devlet yapıları genel olarak ulusal yapılanmalar olduğu için, büyük bölgecilik ulus ötesi bölgeler, küçük bölgecilik ise ulus altı bölgeler olarak algılanmaktadırlar. Avrupa merkezli siyasal oluşumlar ya da akımlar da daha çok ulus altı bölgeciliği öne çıkaran bir mikro devletçilik gündeme gelmekte ve ulus devletlerin sınırları içerisinde yer alan belirli bölgeler bu ülkelerin sınırları dışına çıkarak, daha küçük bir devletçiliğe mikro bölgecilik akımı sayesinde ulaşmaya çalışmaktadırlar. Bu doğrultuda etnik ve mezhepsel kökenli toplulukları sınırları içinde yaşadıkları ulus devletlerin merkezlerine karşı isyan  ettirilerek mikro milliyetçilik üzerinden mikro devletçiliğin önü açılmak istenmekte ve bu doğrultuda, bir anlamda eyalet devletçikleri olarak görülebilecek küçük devletler yaratılarak ulus devletler parçalanmaktadır.</p>
<p>Küresel emperyalizm ulus devletleri parçalayarak dünya haritası üzerinden silmeye çalışırken, mikro milliyetçilik ve  mikro bölgecilik olabildiğince dış destekler ile kullanılmış ama, uluslar arası finans kapitalin emperyalist oyunları ortaya çıkınca, bu plan çökmüş ve bütün ulus devletler sahip oldukları milli sınırlar içerisinde yaşamlarını sürdürmekte olan, etnik ya da dinsel toplulukların  parçalanarak  kendi başlarına ayrı bir devlet kurmalarına izin vermemişlerdir. Sovyetler Birliğinin dağılmasının yarattığı panik ortamında yaşanan Yugoslavya iç savaşı da benzeri bir dağılmanın önünü açmış, bu aşamada Çek Cumhuriyeti ile Slovak devleti birbirlerinden ayrılmışlar ama daha sonraki koşullarda  hiçbir ulus devlet kendi milli sınırları içerisinde yaşamakta olan etnik ya da dinsel grupların ülkeden koparak, ulus altı yeni bir eyalet devleti oluşturmalarına izin vermemiştir. Böylece, batılı merkezler tarafından geliştirilen ısrarlı  kopma senaryoları sonuç vermemiş ve ulus altı bölgecilik senaryoları ile yeni küçük devletçikler yaratılamamıştır. Küresel sermaye, kendi tekelci şirketlerini büyütürken, ulus altı bölgecilik oluşumlarını etnik kışkırtmalar ya da mezhepler arası din savaşları ile geliştirerek sonuç almaya çalışmıştır. Ne var ki, çeyrek asırlık bir zorlama dönemine rağmen istenen sonuçlar elde edilememiş ve bu doğrultuda  kullanılan ulus altı bölgecilik ya da mikro milliyetçilik hiçbir işe yaramadığı gibi, küresel emperyalizmi zorlayan batılı büyük devletlere ve siyasal merkezlere yönelik tepkileri artırmıştır. Sınır aşan bölgelerde yeni devletleşme planları doğrultusundaki mikro milliyetçilik, ya da mikro bölgecilik akımları bir aşamadan sonra sonuç vermeyince, tepkilerin giderek tırmanması üzerine küreselleşme karşıtlığı çizgisinde yeni bir ulusalcılık akımının doğmasına neden olmuştur. Küresel emperyalizm mikro milliyetçilik akımlarını örgütleyerek mikro bölgelerde yeni eyalet devletleri yaratamayınca, oyun tersine dönmüş, hedef alınan ulus devletlerin merkezi yapıları bu tür saldırılara karşı toparlanarak, yeniden güçlenmişler ve emperyalist devletlere karşı daha kuvvetli bir ulusal savunma sistemine yönelmişlerdir.</p>
<p>Avrupa ulus devletlerinde Avrupa Birliği oluşturabilmek için, kıtasal bir oluşum doğrultusunda  ulus altı bölgecilik  emperyalist merkezler tarafından desteklenmiş ama çeyrek yüzyıllık bir dönemde bir türlü istenen sonuçlar alınamamıştır. Ulus altı bölgecilik başarısız kalınca, bu durumun doğal sonucu olarak ulus üstü makro bölgecilik akımı da  sonuçsuz kalmıştır. Şirketler küreselleşirken, devletlerin ulusallıktan uzaklaştırılmaları hedeflendiği için, mikro milliyetçilikler ile  mikro bölgecilik üzerinden küçük eyalet devletçiklerine doğru bir yöneliş organize edilmeye çalışılmış ama,  ulus devletlerin başkentlerindeki devlet yapıları direnerek kendilerini koruyunca, bu tür emperyal planlar teker teker çökmüştür. Avrupa’nın ortasında yer alan beş büyük eski sömürgeci ulus, mikro bölgecilik ve milliyetçilik üzerinden parçalanamayınca, Avrupa Birliği gibi makro bölgesel bir yapılanma kıtasal oluşum olarak duraklama göstermiştir. Yüzyıllarca kendine bağlı sömürge imparatorlukları yönetmiş olan büyük ulus devletler, bir makro bölgecilik projesi olan Avrupa Birliği yolunda kültürel haklar üzerinden mikro bölgeciliğe teslim olmayı kabül etmemişler ve kültürel hakların ulusal birlik düzeni ile üniter devlet yapılarını parçalamasına izin vermeyerek, ulusal  devlet modelleri doğrultusundaki ülkesel alan bütünlüğüne sonuna kadar sahip çıkmışlardır. Mikro bölgeciliğin iflas etmesiyle kıtasal oluşum yolunun önü kapanınca, Avrupa Birliği adı verilen makro bölgecilik ya da kıtasal devletçilik hedefi de geçerliliğini yitirmiştir. Ne var ki, ABD merkezli küresel şirketlerin bütün dünyayı  ekonomik hegemonyaları altına almaları  yüzünden, Amerika Birleşik Devletlerine karşı çıkabilecek bir Avrupa Birleşik Devletleri yaratma hedefi, gene korunmuş ve bu doğrultuda bölgeselleşme arayışı sürdürülmeye çalışılmıştır. Bir büyük hegemonik güç ya da süper emperyalist olarak ABD’nin dengelenme ihtiyacı ,  Avrupa kıtası çerçevesinde bölgeselleşmeyi öne çıkarmıştır. Beş yüzyıl dünya kıtalarını sömürge imparatorlukları ile yöneten Avrupa’nın büyük devletleri  bu imparatorlukların tasfiyesinden sonra içine düştükleri küçülme olgusunu, kıtasal düzeyde bölgeselleşerek aşmaya çaba göstermişlerdir. Soğuk savaş sonrasında bu yüzden Avrupa Birliği projesi  kendiliğinden devreye girmiş ama mikro bölgeciliğin küresel emperyalizm tarafından desteklenmesi nedeniyle sonuçsuz kalmıştır. Makro düzeyde bölgecilik arayışının en somut örneği olarak, Avrupalı devletleri birleştirmeyi hedefleyen Avrupa Birliği oluşumunu görmek mümkündür.</p>
<p>Amerikalı uluslar arası tekellerin süper emperyalizmine karşı  bir bölgesel birliğe yönelen Avrupa ülkeleri gibi, dünyanın diğer kıtalarında yer alan devletlerin de benzeri küresel saldırılara karşı kendilerini korumak ve komşu devletler ile yan yana gelerek bulundukları yerlerde bölgesel birlikler oluşturmak yolu ile her türlü saldırıya karşı koymak hakkı doğal olarak bulunmaktadır. Nitekim, Birleşmiş Milletler gibi bir uluslar arası örgüt, bütün devletlerin  korunması için  aldığı kararlar doğrultusunda, devletlerin sınırları içindeki ülkelerinin dokunulmazlığını, ayrıca hiç bir devletin iç işlerine karışılamayacağını, her devletin uluslar arası hukuka uyarak kendi varlığını ve gücünü geliştirebileceğini  açıkça ortaya koymuştur. Bu durumda, herhangi bir devletin iç işlerine karışarak ya da dışarıdan müdahalelerde bulunarak ulus devlet altında bir bölgecilik yaparak, büyük devletlerin ülkelerinden küçük devletçikler ortaya çıkarabilmek, uluslar arası hukuka göre pek mümkün görünmemektedir. Orta boy ulus devletlerin mikro milliyetçilik ya da bölgecilikler yolu ile dağılmasının sağlanması ya da bu tür gelişmeler sonrasında, ortaya çıkan parçalı yapılar üzerinden daha büyük alanları kapsayan bir tür makro bölgecilik cereyanlarının gerçekleştirilmeye çalışılması yüzünden, küreselleşme dönemi çok gergin geçmiş ve bu yüzden çeyrek asırlık bir zaman dilimi sonrasında küreselleşme olgusu iflas ederken, bunun yerine yeni bir alternatif olarak bölgeselleşme akımları dünyanın gündeminde yerini almıştır. Avrupa kıtasının eski ve köklü ulus devletleri, kendi ülkesel birliklerine yönelen ulus altı bölgecilik akımlarının yarattığı bölücülük tehlikesinin atlatılması doğrultusunda, hem ulusal birliğe hem de üniter siyasal düzenin korunmasına dikkat ederek, bölünmekten kurtulmuşlar ve ulusal birliklerini koruyarak bugünkü aşamaya gelebilmişlerdir.</p>
<p>Avrupa kıtasının güçlü ulus devletleri, küresel emperyalizme karşı ulusal birliklerini koruyarak, ulus altı bölgecilik üzerinden parçalanarak, yeni bir tür Amerika Birleşik Devletleri benzeri bir Avrupa Birleşik Devletleri modeli geliştirememişler ve bu yüzden bir Avrupa Federasyonu yapılanmasını Avrupa Birliği çatısı altında kurabilmek, yarım yüzyılı aşkın çabalara rağmen bir türlü gerçekleştirilememiştir. Avrupa’nın güçlü ulus devletleri var olan büyük devlet yapılarını koruyarak bir kıtasal bütünleşmeyi alternatif bir yol olarak gündeme getirdiği için, Avrupa kıtasının geleceğinde bir nevi kıtasal gevşek konfederasyon yolu görünmüştür. Ne var ki, küresel sermayenin dümen suyunda giden bazı Avrupalı merkezler, geçmişin güçlü ulus devlet yapılarının dağıtılmasını bir sermaye imparatorluğu için istediklerinden, kıtasal konfederasyon modeline karşı çıkarak, ulus altı bölgecilik yolu ile Avrupa’nın büyük devletlerini küçültebilmenin yollarını aramışlardır. Ne var ki, uzun süren baskılara rağmen böylesine bir değişim gerçekleştirilemediği için, bir makro bölgecilik projesi olan Avrupa Birliği senaryosu çıkmaza sürüklenmiş ve birlik süreci kendiliğinden durmuştur. Şimdi gelinen nokta da, birlik üyesi ülkeler, hem sanki birlik tamamlanmış gibi hareket ederek uluslar arası diplomasinin gereklerini yerine getirmeye  çalışmışlar, hem de kendi bağımsız devlet yapılarının gerektirdiği bağımsız politikaları sürdürerek geleceğe dönük süreç içerisinde ayakta kalabilmenin yollarını aramışlardır. Bir anlamda, Avrupa gibi uygarlığın beşiği olan kıtada, ulus altı bölgecilik senaryoları iflas ettiği için, ulus ötesi ya da uluslar üstü bir makro bölgecilik projesi olarak Avrupa Birliği senaryosu durma aşamasına gelmiştir. Küçük bölgecilik ve büyük bölgecilik akımlarının birbiriyle bağlantılı olduğu ve her ikisinin gündeme gelmesiyle birlikte birbirlerini devreye sokan bir gelişme sürecinin ortaya çıktığını, dünya kamuoyu Avrupa Birliği süreci içerisinde yakından görebilmiştir. Küçük bölgecilik ulus altı yapılanmaların önünü açarak ulus devletleri ortadan kaldırabildiği gibi yaratılan küçük devletçiklerin gelecekte eyaletleşerek, belirli bir alan üzerinde  küçük eyalet devletlerinin bir araya gelmesiyle  büyük bölgesel  birliklere giden yolu açabildiği de, çeşitli örnekleri ile görülebilmiştir. Avrupa kıtasına benzer bazı oluşumlar mikro milliyetçilik ya da etnik kökencilik çekişmeleri ile dünyanın başka bölgelerinde de gündeme gelerek, ulus devletlerin ortadan kalkmasına gidebilecek yolları zorlamıştır. Sömürgelerin uluslaşmasıyla ortaya çıkan ulus devletlerin ötesinde daha büyük bölgesel oluşumların sağlanabilmesi doğrultusunda, ulus altı bölgecilik girişimleri ulus üstü ya da  uluslar arası makro bölgecilik akımlarını zamanla ortaya çıkarmıştır.</p>
<p>Avrupa kıtasının ulus devletleri  gibi, dünyanın diğer bölgelerinde var olan devletlerin de  küresel sermayenin ve uluslar arası tekelci şirketlerin saldırılarına karşı kendilerini koruyabilme doğrultusunda, büyük bölgesel birliklere yönelerek  kendilerini bölgesel birlikler üzerinden koruma hakları doğal olarak vardır. Küçük ve orta boy ulus devletler küresel emperyalizmin  sömürgeci saldırılarına karşı  harita üzerinde bulundukları yerlerde, kendilerini koruyabilme doğrultusunda  bölgesel birliklere yönelebildikleri gibi, gene bu doğrultuda kendi aralarında geliştirdikleri çeşitli birlik ve dayanışma modelleri üzerinden, çeşitli alternatif  oluşumları öne çıkarabilmektedirler. Kuzey Amerika, Güney Amerika, Afrika kıtasının kuzey, güney, doğu ve batı kısımları, Asya kıtasının benzeri bir biçimde doğusu, batısı, güneyi ve kuzeyi de gelecekte Avrupa kıtasına benzer bir doğrultuda çeşitli bölgeselleşme plan ve projelerinin uygulama alanları olabilirler. Benzeri bir biçimde dünyanın merkezi coğrafyasında da bölgeselleşme eğilimleri uzun süredir devam edip gitmektedir. Bu tür plan ve projelerin emperyalist güçler tarafından orta alandaki ülkelere zorla dayatılması yüzünden, üç tek tanrılı dinin ortaya çıktığı için kutsal topraklar adı verilen merkezi coğrafya da bir türlü barış sağlanamamakta ve soğuk savaş sonrasında bu bölge sürekli bir savaşa ve sıcak çatışmalara sahne yapılmaktadır. Bölgede var olan devlet yapıları, Avrupa türü  küçük devletlerin çok ötesinde bir büyüklüğe sahip olduğu için, küresel emperyalizmin merkezi olarak bu coğrafyanın ortasına zorla dayatılmış olan İsrail devletinin odağında yer aldığı yeni bir tür bölgeselleşme olgusu, bütün merkezi coğrafya ülkelerine dıştan kumandalı ve dayatmalı bir biçimde zorlanmaktadır. Merkezi alan devletlerinin de tıpkı Avrupa devletleri gibi bir araya gelerek bir büyük bölgeselleşme olgusunu gerçekleştirerek, kendilerini bu yoldan koruma ve savunma hakları varken, bölge dışı emperyal güçler ve onların temsilcisi olarak, bu coğrafyadaki Filistin toprakları işgal edilerek sonradan kurulmuş  bir Siyonist devletin baskılarıyla, farklı bölgeselleşme modelleri devreye sokularak, dünya barışını tehdit edecek ve üçüncü bir cihan savaşına gidebilecek yolları tetikleyebilecek sıcak çatışmalar birbiri ardı sıra gündeme gelerek, doğal yollardan sağlanabilecek bölgeselleşmenin önü kesilmeye çalışılmaktadır.</p>
<p>Dünya tarihi açısından merkezi alan ele alınırsa, bu coğrafya da  ya sürekli çekişme ve çatışma yolu ile  savaş, ya da bir büyük bölge devletinin hegemonyası  sayesinde sürdürülebilen bir barış ortamı olduğu görülebilmektedir. Roma, izans,Hazar, Selçuklu ve Osmanlı gibi büyük bölge devletleri olduğu zaman, merkezi alanda daha kalıcı barış düzenleri kurulabilmiş ama böylesine büyük bölge devletlerinin dağılması sürecinde ise  bu bölgede doğu-batı ve kuzey-güney ekseninde emperyal güçlerin hegemonya savaşları görülmüştür. Üç kıtanın kesişme noktasında dünya kıtalarının merkezi alanı olarak öne çıkan Balkanlar-Orta Doğu &#8211; Kafkasya hattında, siyasal gelişmeler kıtalar arası ve emperyal  güçler arası sürekli çekişme ve çatışmaların yaşandığı  süreçler birbirini izlemiştir. İmparatorluklar dağılırken ortaya küçük devletçikler çıkmış ama bir süre sonra bunların içinden bir tanesi güçlenerek öne çıktığı zaman eski imparatorlukların yerine alan yeni bir bölgesel  hegemonya düzeni kurulabilmiştir. Merkezi coğrafya, orta alanda kurulan bir büyük devlet ya da imparatorluk üzerinden yönetildiği zaman,  barış içinde bir bölgeselleşme yapılanması gerçekleştirilebilmektedir. Bu gibi durumlarda Pax Romana, Pax Bizantica, ya da Pax Ottomona  gibi barış yapılanmaları bölgesel büyük devletin gücü sayesinde gerçekleştirilebilmekte ve böylece dünya barışı sağlanabilmektedir. Üç kıta arasında yer alan bu merkezi alanda kurulan bölgesel büyük devlet yapılanmaları her aşamada kıtalardan gelen büyük güçlerin merkezi alana saldırmaları yüzünden tehlikeye girebilmektedir. Romalılar, Haçlılar, İngilizler, Fransızlar ve Amerikalılar batıdan gelerek merkezi alana egemen olmak istemişler, Yahudiler ise  İngilizler ve Amerikalıların sırtında bölgeye gelerek kendi Siyonist egemenliklerini kurmak istemişlerdir. Cengiz Han, Timur Han ya da İlhanlılar, Persler gibi siyasal güçler de, bölgenin doğusunda kalan Asya kıtasından gelerek gene merkezde kendi egemenliklerini tesis etmenin yollarını aramışlardır. Merkezi coğrafyada yaşayan topluluklar bir araya gelerek büyük bir bölgesel devlet kurabildikleri durumlarda, kıtalardan gelen her türlü saldırılara karşı kendilerini koruyabilmişlerdir.</p>
<p>Türkiye Cumhuriyeti, dünyanın merkezi coğrafyasını  elinde tutmuş olan Selçuklu ve Osmanlı imparatorluklarındaki Türk hegemonyasının uzantısı olan bir orta alan devleti olarak,  merkezi coğrafyaya yönlen bütün bölgeselleşme plan ve projelerinin birinci derecede hedefi konumunda bulunmaktadır. Kırım’dan Kıbrıs’a, Balkanlar’dan Kafkaslara, Akdeniz’den Kara Deniz’e uzanan merkezi alan toprakları üzerinde her zaman dünya hegemonyası kurmak isteyen emperyal güçlerin gözü olmuştur. Bu yüzden de, merkezi alanda güçlü bir devlet olmayınca sürekli olarak sıcak çatışma ve çekişmeler yaşanmış ve bu bölge  doğu ile batının karşı karşıya geldiği bir savaş alanına dönüşmekten kurtulamamıştır. Merkezi coğrafyayı da içine alan Avrasya kıtasının  iki ana merkezi olarak Moskova ve  İstanbul, sürekli olarak karşı karşıya gelmişler ve zaman zaman da savaş senaryolarına alet olmuşlardır. Moskova ve İstanbul’da ikişer büyük imparatorluk tarih sahnesine karışmıştır. Rus Çarlığı ve Sovyetler Birliğine başkentlik yapan  Moskova iki büyük çöküşe sahne olurken, İstanbul&#8217;da Bizans ve Osmanlı İmparatorluklarının başkenti olarak  benzeri bir çöküntüden kaçınamamıştır. Bugün Moskova yeniden merkezi coğrafya patronluğuna soyunurken, İstanbul’da  eskisi gibi Moskova’nın karşısına çıkmaya hazırlanmaktadır. Rusya’nın Avrasya siyasetinin amacı, Türkiye Cumhuriyetini ve Türk varlığını dışlamak üzerine kurulmuştur. Rusya Türkiye’ye karşı İran ile, Çin’e karşı da Japonya ile ittifak yaparak Avrasya kıtasının bütününe egemen olmak istemekte, merkezi alandaki bölgeselleşmeyi de kendi Avrasya siyaseti içinde yönlendirerek kendisini merkeze oturtmaya çalışmaktadır. Rusya’nın son zamanlarda gerçekleştirdiği Kırım işgali ile Ukrayna’ya yönelik baskı uygulama girişimleri, Rusya merkezli bir Avrasya bölgeselleşmesini Orta Doğu bölgesine de taşımakta ve bölge ülkelerine karşı  böylesine bir bölgeselleşme senaryosunu Rus emperyalizmi kendi çıkarları doğrultusunda komşularına dayatmaktadır.</p>
<p>Türk dünyasının beşte ikisi  halen Rusya Federasyonu sınırları içerisinde yaşamını sürdürdüğü için, Türkiye merkezli bir bölgeselleşme planının ana hedeflerinden birisi  Rus devleti olacaktır. Rusya son çıkışları ile buna izin vermediğini açıkça orta koyarken, Türkiye’nin de sadece Türk unsuruna dayanan bir bölgeselleşme siyasetinin büyük Rusya Federasyonunu karşısına alacağı görüldüğü için, katı bir Türkçü bir yaklaşımın Türkiye ile Rusya’yı Avrasya hegemonyası doğrultusunda yeni bir savaş sürecine taşıyabileceği görülmektedir Osmanlı zayıflayınca Ruslar Kars ve Ardahan’a girmişler, bunun üzerine de İngiltere’de Kıbrıs’a girerek, kuzeydeki emperyalist gücün dünyanın merkezi coğrafyasını ele geçirmesine izin vermemiştir. Rusya devleti, bir kuzey gücü olarak her zaman için sıcak denizlere inebilmenin yollarını aramış ve bu hedefini Orta Doğu ile  güney Asya bölgelerinde gerçekleştirmeye çalışmıştır. Türkiye gibi İran ve Afganistan’da Rus hegemonyasının sıcak denizlere inme girişimlerinin önünün kesilmesinde tampon devletler olarak kullanılmıştır. Soğuk savaş sonrası dönemde, Rusya Suriye’de askeri üs kurarak, Güney Kıbrıs’a ekonomik açıdan yerleşerek ve tüm bölge ülkelerinde yoğun siyasal çalışmalar yaparak, Türkiye ile birlikte Orta Doğu devletlerini de Rusya Federasyonu içine alarak, Orta Doğu’da yeni bir bölgeselleşmeyi kendi sınırları içerisinde tamamlayabilmenin yollarını aramaktadır. Rusya gibi, bu bölgeye sonradan gelerek ABD desteği ile devlet olma hakkını elde eden, Yahudiler’de dinleri açısından kutsal toprak ilan ettikleri merkezi alanda, Siyon tepesi merkezli bir büyük imparatorluğu, orta alan bölgeselleşmesi olarak gündeme getirmektedirler. İki büyük dünya savaşı sonrasında kurabildikleri küçük İsrail devletini büyüterek bütün Orta Doğu ülkelerini kendi sınırları içine almak isteyen Siyonist devletin politikaları, sürekli savaş ve çatışmaları bölge ülkelerine dayatarak ve bu alanda önce ulus altı bölgeselleşme girişimleri ile mikro milliyetçilik üzerinden yeni eyalet devletçikleri oluşturarak, İsrail’den büyük ulus devletlerin ortadan kaldırılması öncelikli olarak uygulama alanına sokulmuş ve bu doğrultuda bütün bölge devletleri etnik ve mezhepsel çatışmaların sahnesine dönüştürülmüştür. Bu yüzden bölgede savaş eksik olmamış, ABD ordusu İsrail’i korumak üzere bölgeye gelerek, Orta Doğu ülkelerinin savaş alanına dönüşmesine yol açmıştır. Soğuk savaş sonrasında küreselleşme döneminde bölgeye Siyonizm planlı olarak yayılmış, küreselleşme dönemi sona ererken, küçük İsrail devleti Büyük İsrail imparatorluğunu kurabilme doğrultusunda bölge ülkelerine yönelen yeni bir savaş sürecini zorla komşu ülkelere dayatmıştır.</p>
<p>Osmanlı  İmparatorluğunun çöküşe geçmesiyle birlikte, batının önde gelen emperyalistleri olarak İngiltere ve Fransa Orta Doğu bölgesine gelmişler ve iki sömürgeci imparatorluk olarak  orta alan ülkelerini  paylaşabilmenin yarışı içinde olmuşlardır. Kuzey gücü olarak Rusya’nın sıcak denizlere inmesinin önlenebilmesi doğrultusunda, Osmanlı sonrası için çalışmalar yapılmış ve İngiltere Büyük Britanya İmparatorluğu olarak, merkez alanda kendine bağlı bir Yakın Doğu Konfederasyonu kurabilmenin çabası içinde olmuştur. Balkanlar, Kafkaslar, Anadolu ve Orta Doğu bölgelerinde genişletilmiş Sevr haritası doğrultusunda oluşturulacak küçük devletçiklerin, gene İstanbul merkezli bir bölgesel konfederasyon planı çerçevesinde toparlanması düşünülmüştür. Dörtlü konfederasyon ile Birleşik Krallık dünyanın merkezine el koyarak, orta alana başka emperyal güçlerin girmesini önlemeye çalışıyordu. Ne var ki, İngiltere ve Amerika ikilisini kullanan Siyonist Yahudiler Atlantik emperyalizmi üzerinden geleceğin Büyük İsrail İmparatorluğunun temellerini de atıyorlardı. Siyonist lobiler iki Atlantik gücünü kullanırken, İngiltere’nin Yakın Doğu Konfederasyonu benzeri bir başka bölgeselleşme projesini, Amerikan emperyalizmi Büyük Orta Doğu projesi adı altında, ikinci dünya savaşı sonrasında devreye sokuyordu. Amerikalıların Büyük Orta Doğu deyimi ile kast ettikleri  merkezi alanda Yahudiler, İngiltere ve ABD üzerinden Büyük İsrail Federasyonunu kurabilmenin arayışı içerisine giriyorlardı. Böylece, kara Avrupası’na karşı Atlantik okyanusunun iki yakasında örgütlenen Atlantik emperyalizmi, Siyonist Yahudi lobilerini de yanlarına alarak dünyanın merkezi alanında fethe çıkıyorlardı. Zamanında Osmanlı devletinin İstanbul’u fethetmesi gibi, Atlantik emperyalizmi ve Siyonizm ittifakı da  merkezi alanın bütün bölgelerini, yeni bir Balkanizasyon süreci içerisinde içeriden ele geçirerek fethediyorlardı. Dünya egemenliği için zorunlu olan merkezi bölgenin ele geçirilmesi ve diğer emperyal güçlere karşı korunması  Siyonizm ve Atlantik ittifakının temel dayanak noktası olarak öne çıkıyordu.</p>
<p>Osmanlı sonrası merkezi bölge kendi haline bırakılsa ya Abbasi ya da Emevi imparatorlukları gibi bir büyük İslam imparatorluğu kurulur veya Osmanlı sonrasında da tıpkı Selçuklu hanedanı gibi bir başka Türk asıllı hanedan, merkezdeki Türk hegemonyasını sürdürebilme doğrultusunda  devletin başına geçebilirdi. Ayrıca bölgenin kuzeyinde yer alan Rusya, Orta Doğu’ya inerek  merkezi coğrafyanın mutlak hakimi konumuna gelebilirdi. Orta Avrupa’nın büyük gücü olarak Almanya’da yeni bir emperyal güç olarak milli politikasını Ostpolitik adı altında doğu politikası biçiminde belirlediği için, batı Avrupa ve Atlantik üstünlüğüne karşı, doğu Avrupa üzerinden yeni bir Avrasya egemenliğini gündeme getirebilirdi. Bu yüzden, Osmanlı hinterlandının  Ruslara, Almanlara, Araplara, Türklere, İranlılara ya da doğulu Asya güçlerine bırakılmayacak şekilde yeniden yapılandırılması gerekiyordu. İngiltere bu doğrultuda Osmanlı sonrası  bölge haritasını hazırlamış, ikinci dünya savaşı sonrasında merkezi coğrafya ya gelen Amerikan emperyalizmi hem kendi hegemonyasını kurmuş, hem de kendi sırtı üzerinden gelecekte bölgenin egemeni olmaya soyunmuş olan Siyonist İsrail’in kurulmasını sağlamıştı. İngiltere ve Amerika yeni bir Bizans projesi ile İstanbul’u bölge merkezi yapmaya çalışırken, İsrail kutsal topraklar üzerinden dini kullanarak Kudüs’ü hem bölgenin hem de dünyanın merkezi ilan ederek, kendisini gelecekteki dünya imparatorluğunun tam da merkezine oturtuyordu. Dünyanın en güçlü kapitalist ve Siyonist lobileri İsrail merkezli olarak harekete geçirilerek, Siyon krallığının oluşturulması planı doğrultusunda  bir üçüncü dünya savaşı  senaryosu, küresel sermayenin kontrolü altındaki terör örgütleri aracılığı ile merkezi coğrafya da bulunan bütün devletlerin üzerine doğru yönlendiriliyordu  Orta Doğu’da bulunan İslam devletleri parçalanarak  Arapların hegemonyası kırılırken, Türkiye’nin güneydoğu bölgesinde yeni bir ulus devlet yaratılarak ve  Türk hegemonyasına karşı kullanılarak, gelecekte yeni bir Türk yapılanması da devre dışı bırakılmak isteniyordu. Türklerin anavatanı Anadolu üzerindeki Türk varlığı ortadan kaldırılarak, bölgedeki Türk toplulukları geldikleri Orta Asya bozkırlarına doğru geri gönderilmek isteniyordu. Arapların parçalanması, Türklerin geri gönderilmesiyle birlikte Hristıyanlar Yeni Bizans ve Yahudiler de Büyük İsrail projelerini merkezi alanın bölgeselleşmesi doğrultusunda uygulama alanına getiriyorlardı. Böylece yirmi birinci yüzyıla doğru yeni bir dünya düzeni kurulurken merkezi alanda bu tür  bölgesel projeler öne çıkarılıyordu.</p>
<p>Merkezi coğrafya bölgesinin tam ortasında yer alan Türkiye Cumhuriyeti, bu bölgenin geleceği için hazırlanan bütün emperyal ve Siyonist projelerin hedefi konumuna getirilerek ortadan kaldırılmak isteniyordu. Türkiye’nin müttefiki olan bütün batılı ülkeler Türk devletinin sınırlarını tanımayarak, ülkenin gelecekte kendi projeleri doğrultusunda farklı bir yapılanmaya yönelmesi için, ellerinden gelen bütün baskıları ve kışkırtmaları birbiri ardı sıra devreye sokmaktadırlar. Türk devleti öncelikle merkezi alan ile ilgili bütün bölgeselleşme projelerini dikkatle takip ederek, kendisi için tehdit sayılabilecek girişimleri öncelikle önlemek durumundadır. Türkiye cumhuriyeti, emperyal merkezlerin bölgeselleşme planlarını önlerken, bir yandan da kendi bölgeselleşme planını acilen devreye sokmak zorundadır. Avrupa Birliği denetimi altındaki bir dışişleri ile, ABD etkisi altına girmiş olan devlet daireleri ve kamu kurumları ile, İsrail’in güdümündeki bir ekonomi ve medya ile Türkiye’nin milli bir bölgeselleşme planı hazırlayarak devreye sokamadığı görülmektedir. Atlantik okyanusunun iki yanından destek alarak işbaşına gelen siyasal iktidarlar yüzünden Türkiye emperyal politikalara mahkum edilmiş ve Türk devleti soğuk savaş sonrasında sürekli olarak yenilen ve kaybeden bir ülke konumuna düşürülmüştür. Türkiye artık Ankara’dan yönetilemez bir görünüm kazanmış, Avrupa Birliği uyum paketleri ile Büyük Orta Doğu projesinin empoze ettiği adımlar ile de devletin yarısı tasfiye edilme noktasına gelmiştir. Son otuz yılda dış baskılar ile uygulanan bütün politikalar Türkiye’nin tasfiyesinde etkili olduğu için Türk devleti artık bu gidişe bir son vermek zorundadır, aksi takdirde Türkiye cumhuriyetinin yirmi birinci yüzyılda yoluna devam edemeyeceği açıkça ortaya çıkmıştır.</p>
<p>Bosna’dan Kırgızistan’a kadar yer alan Türk coğrafyasındaki merkez ülke olarak  Türkiye Cumhuriyeti ayakta kalmak zorundadır. Bunun için de kurucu önder Atatürk’ün dış politikasına acilen dönülerek bölge ağırlıklı siyaset kararlı bir biçimde izlenmelidir. Balkan ülkeleri ile yeni bir Balkan Paktı, Orta Doğu ülkeleri ile de Sadabat Paktı benzeri bir merkezi ittifak bir araya getirilerek, orta alanda Merkezi Devletler Birliği adı altında yeni bir bölgesel yapılanma bir an önce kurulmalıdır. Atatürk döneminde olduğu gibi İran ile Azerbaycan’ın başkenti Bakü’de bir araya gelinmeli ve ikinci bir Bakü Kurultayı ile, Merkezi Devletler Birliği oluşumu, tıpkı Avrupa Birliği gibi dünyaya ilan edilerek, emperyalist ve Siyonist  bölgesel planlara karşı, merkez ülkelerinin insiyatifi öne çıkarılmalıdır .Doğu Avrupa’dan Hazar bölgesine, Karadeniz’den Akdenize doğru uzanan merkezi coğrafya üzerinde Türkiye –İran ortaklığı ile kurulacak bir merkezi bölgesel yapılanma, dünyanın ortasında üçüncü dünya savaşı çıkartmayı hedefleyen bütün emperyal planların önünü kesebilecektir. Bakü merkezli bir bölgesel birlikte, Türkiye, İran, Irak, Suriye, Azerbaycan ve Gürcistan devletleri bir araya gelerek, bölge dışı emperyal  güçlere karşı birlikte bir bölgesel dayanışma ittifakı ve güvenlik örgütlenmesi oluşturabilirler. Ankara-Bakü-Tahran hattında bir bölgesel insiyatif oluşturularak Atlantik insiyatifi ile, Rusya’nın kontrolü altındaki Avrasya inisiyatifine karşı dayanışmacı bir bölgesel alternatif oluşturularak, dünya barışının merkezi coğrafya üzerinden bozulmasına giden yolun önü kesilebilir. Merkezi coğrafyayı iki büyük Türk imparatorluğu sayesinde bin yıl yönetmiş olan Türk inisiyatifinin, bugünün koşullarında İran gibi bir büyük devlet ile bir araya gelerek ve ortaklıklar kurularak yeniden merkezi coğrafya üzerindeki otorite boşluğunun doldurulması dünya barışı açısından zorunlu görünmektedir. Üç büyük dinin birlikte yaşadığı orta alan ülkelerinde hiçbir din, mezhep,etnik topluluk ya da emperyal gücün tam anlamıyla egemen olması artık mümkün görünmemektedir. Bu nedenle Türkiye ve İran merkezin iki büyük devleti olarak bir araya gelmeli ve Avrupa tipi bir kıta devleti  benzeri olarak  orta dünyada Merkezi Devletler Birliği’ni ilan edilerek, bu coğrafyada istismar edilen  siyasal otorite boşluğu doldurulmalıdır. Bölgede var olan bütün devletlerin sınırları ve başkentleri korunarak çevresel bir güvenlik ortamı öncelikle yaratılmalı ve bu aşamadan sonra da Balkan Paktı, Sadabat Paktı, Bağdat paktı, Cento, ECO  ya da RCD benzeri daha önceleri çeşitli biçimlerde denenmiş merkezi coğrafya birliği, mevcut devletlerin bir araya gelmesiyle  acilen kurulabilmelidir. Orta boy bir devlet olan Türkiye Cumhuriyeti bu aşamadan sonra kendi başına bir bölgesel devleti emperyalistlere karşı kuramayacağını görebilmeli ve böylesine bir merkezi yapılanmayı ancak komşularıyla işbirliği yaparak başarabileceğini görebilmelidir. Bölge barışı açısından NATO’nun yetersiz kaldığı durumlarda Türkiye komşu devletlerle güvenlik alanında ortak hareket ederek bölge barışını sağlamalı, batılı müttefiklerin bölgeselleşme planlarını önlemek üzere Türkiye’yi komşularıyla savaştırması oyununa da  artık bir son verilmelidir. Türkiye’nin öncülüğünde kurulacak bir Merkezi Devletler Birliği, dünya dengelerinin yeniden kurulduğu bu aşamada orta dünyadaki tüm ihtilafların ve çatışmaların geride bırakılmasını sağlayacaktır. Atatürk ilkeleri doğrultusunda bölgeselleşme sürecinin tamamlanabilmesi için Türkiye Cumhuriyeti harekete geçerek Atatürk’ten yadigar kalan Balkan Paktı ile Sadabat Paktını bir araya getiren Merkezi Devletler Birliği (MEDEB) oluşumunu dünya kamu oyunun dikkatine sunmalıdır.</p>
<ul>
<li>
<h5><strong><em>KAYNAK  KİTAP:   TÜRKİYE’NİN  B  PLANI  – ANIL ÇEÇEN,  KİLİT YAYINLARI  , ANKARA 2010, 3 baskı</em></strong></h5>
</li>
</ul>
<p>The post <a href="https://www.sonhaber16.com/ataturk-modeli-ile-turkiyenin-bolgesellesmesi/">Atatürk Modeli ile Türkiye’nin Bölgeselleşmesi</a> appeared first on <a href="https://www.sonhaber16.com">sonhaber16.com</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.sonhaber16.com/ataturk-modeli-ile-turkiyenin-bolgesellesmesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Halkçılık Programından Halkevleri’ne&#8230;</title>
		<link>https://www.sonhaber16.com/halkcilik-programindan-halkevlerine/</link>
					<comments>https://www.sonhaber16.com/halkcilik-programindan-halkevlerine/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 06 Aug 2022 08:16:54 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Manşet]]></category>
		<category><![CDATA[Yazarlar]]></category>
		<category><![CDATA[HALKEVLERİ]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sonhaber16.com/?p=251141</guid>

					<description><![CDATA[<p>Her 19 Şubat tarihi, cumhuriyetin kuruluş döneminden gelen bir eski alışkanlık ile Halkevleri günü olarak kutlanmaktadır. Çünkü bu tarihte ülkenin çeşitli bölgelerinde ilk olarak 14 Halkevi şubesi açılarak bütün yurtta bir cumhuriyet yönetimi, bir yeni halkçı eğitim ve kültür seferberliği başlatmıştır. Bundan 90 yıl önce başlatılmış olan bu yeni halkçı açılımın önü emperyalizm tarafından kesilmemiş [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://www.sonhaber16.com/halkcilik-programindan-halkevlerine/">Halkçılık Programından Halkevleri’ne&#8230;</a> appeared first on <a href="https://www.sonhaber16.com">sonhaber16.com</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Her 19 Şubat tarihi, cumhuriyetin kuruluş döneminden gelen bir eski alışkanlık ile Halkevleri günü olarak kutlanmaktadır. Çünkü bu tarihte ülkenin çeşitli bölgelerinde ilk olarak 14 Halkevi şubesi açılarak bütün yurtta bir cumhuriyet yönetimi, bir yeni halkçı eğitim ve kültür seferberliği başlatmıştır. Bundan 90 yıl önce başlatılmış olan bu yeni halkçı açılımın önü emperyalizm tarafından kesilmemiş olsaydı, bugün Türkiye Cumhuriyeti çağdaş uygarlık yarışında çok daha önlerde olabilir ve günümüzde postmodernizm görünümlü yeni bir orta çağ yaratma senaryoları ile karşı karşıya kalmazdı.</p>
<p>Türkiye’nin bugünlerini ve nereler de olduğunu iyi anlayabilmek için hem cumhuriyetin öncesine hem de cumhuriyetin ilk yıllarına geri dönmek ve imparatorluktan ulus devlete geçerken ne gibi devrimci atılımların başarıldığını iyi görmek gerekmektedir. İşte Halkevleri de böylesine önemli bir dönüşüm süreci içerisinde ortaya çıkan bir halk örgütlenmesi modeli olarak gerçekleşmiş ve sonraki yıllarda bütün dünya ülkelerine az zamanda hızlı toplumsal kalkınmayı gerçekleştirebilmek açısından, en önemli sosyal ve kültürel örgütlenme modeli olarak batının dışında kalan bütün dünya ülkelerine olumlu bir öncü örnek olmuştur.</p>
<p><strong>Atatürk’ün yirmi yıllık önderlik dönemi kendi içinde üçe ayrılır;</strong></p>
<p>-1919-1923 tarihleri ulusal kurtuluş savaşı yılları,</p>
<p>-1923-1930 dönemi ise cumhuriyetin kuruluş aşaması,</p>
<p>-1930-1938 yılları da cumhuriyetin kurumlaştırılma dönemidir. Birinci Dünya Savaşı sonrasında batılı emperyal devletlerin orduları, Anadolu topraklarını işgale yöneldiğinde, eski Osmanlı ahalisi olarak o günlere gelen bölge halkı var olma ve yaşama hakları gibi en kutsal haklar doğrultusunda bir ulusal kurtuluş mücadelesine girişmişlerdir. Bu aşamada bütün bölge halkı her türlü etnik ve dinsel ayırımın ötesinde, saldıran ve işgal eden emperyal batı ordularına karşı büyük bir dayanışma içerisine girerek, bağımsız ulus devletlerini kurabilme şansını elde etmişlerdir. Atatürk, Türk ulusunun öncüsü olarak önceliği ulusal kurtuluş savaşına vermiştir. Zafer elde edildikten sonra cumhuriyetin ilanı ile beraber ikinci dönem olan cumhuriyetin kuruluş yılları başlamış ve bu dönem de 1930 yılına kadar sürmüştür. 23 Nisan 1920 tarihinde TBMM’nin açılışı ile başlayan yeni devletin kuruluşu, on yıllık bir zaman dilimi içinde tamamlanmıştır. Böylece; devletin kurucusu “Kurcu Baba” Atatürk, tarihsel süreç içerisinde ortaya çıkardıkları Türkiye Cumhuriyeti devleti modelini geleceğe dönük bir biçimde kurumlaştırmak istemiştir.</p>
<p>Türkiye Cumhuriyeti’nin dünyanın jeopolitik merkezinde kurulmasından sonra, devletin kurucu önderi olarak Mustafa Kemal, bu siyasal yapılanmanın gelecekte de var olabilmesi ve her türlü tarihsel ya da siyasal değişikliğe karşı varlığını sürdürerek ilelebet payidar kalabilmesi için, ciddi bir çalışma içine girmiştir. Bu doğrultuda yaşamının son dönemi olan 1930’lu yılları okumaya, araştırma yapmaya ve belirli konuların uzmanları ile ortak çalışmalar yürüterek, geleceğe dönük kurumlaşmanın adımlarını atmaya çabanı göstermiştir. Bu yüzden, 1930’lu yıllar bir yönü ile Atatürk’ün, Çankaya köşküne çekilerek İsmet İnönü aracılığı ile devleti yönettiği, devlet yönetiminin detaylarını hükümete bıraktığı, kazanmış olduğu zamanı da okuma ve araştırma çalışmaları ya da çeşitli toplantı ve görüşmeler yolu ile devlet yapısının geleceğe dönük kurumlaştırılmasına ayırdığı bir dönem olmuştur. Atatürk’ün yirmi yıllık önderlik döneminin bu son aşamasına, bu yüzden cumhuriyetin kurumlaştırılması aşaması olarak bakılabilir. Mustafa Kemal, Ulusal Kurtuluş Savaşını kazınıp devleti kurduktan sonra, günlük ayrıntılar ile boğuşmayı hükümete bırakarak, kendisi geleceğe dönük kurumlaşma yönünde çalışmıştır.</p>
<p>Atatürk, Bizans ve Osmanlı gibi iki merkezi imparatorluğun başkenti olarak tarihte iki büyük çöküntü yaşayan İstanbul’a karşı, Ankara‘da yeni bir devlet kurarken, önceliği hukuka ve kültüre vermiştir. Henüz Ankara Üniversitesi kurulmadan, hem Ankara Hukuk Fakültesini hem de Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesini yeni devletin başkentinde çeşitli uzmanların katkılarıyla açmıştır. Böylece; yeni kurulan devlete hem hukuki dayanak, hem de bilimsel bir taban oluşturabilmenin arayışı içerisinde olmuştur. Bu iki fakülteden yetiştirilen genç Cumhuriyet kuşaklarıyla yeni kurulan devlet yapılanmasının ülke düzeyinde kadrolaşması sağlanırken, bu fakültelerin eğitim kadrolarıyla zaman zaman Atatürk bir araya gelerek, en gerçek yol gösterici olan bilimin ışığında Türkiye Cumhuriyetinin geleceğini aramağa yönelmiştir.</p>
<p>Bu arada, çeşitli sınavlar sonucunda seçilen gençlerin bir kısmı Batının ileri ülkelerine gönderilmiş ve oralarda devlet bursları ile yetişen bu gençler de zaman içerisinde eğitim ve kültür kadrosuna katılmışlardır. İşte bu doğrultuda önce <em>Halkevleri</em> daha sonra da <em>Köy Enstitüleri</em> kurularak, Misakı Milli sınırları içerisindeki ülke toprakları, az zamanda ortaçağ karanlığından, çağdaş uygarlığın aydınlığına yönlendirilmeğe çalışılmışlardır. Kurucu önderin yaptığı Cumhuriyetin onuncu yıl söylevi, böylesine bir projenin zaferinin bütün dünyaya açıklandığı bir belgedir. 1930’lu yıllar, Cumhuriyet yönetiminin devletin dışında örgütlediği dört büyük organizasyonun biçimlendiği yıllardır.</p>
<p>Devleti kuran Atatürk’ün partisi, bir <strong>“halk partisi”</strong> olarak cumhuriyetin temel ilkeleri doğrultusunda bu yıllarda yapılan kongreler aracılığı ile ve yeni kabul edilen programlar üzerinden, geleceğe dönük belirli bir çizgide kurumlaştırılmağa çalışılmıştır. Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşü nedeniyle içine girilmiş olan devletsizlik döneminde toplanan halk kongreleriyle oluşturulan halk partisi, yeni devleti halk adına ve halkçılık çizgisi doğrultmaya yönelmiştir. Partinin kurucusu ve ilk genel başkanı olan Atatürk de ilk anayasanın özünü oluşturacak yeni devletin anayasa taslağını olan <strong>“Halkçılık Beyannamesi“</strong> adı altında kendi el yazısı ile hazırladığı bir metin olarak Türkiye Büyük Millet Meclisi başkanlığına vermiştir. Kurulmakta olan Türkiye Cumhuriyeti, bir ulus devlet olarak yapılanırken, özünde halkçılık esasına dayandırılmıştır. Yedi asır sürmüş bir imparatorluk coğrafyasından kopup gelen eski Osmanlı ahalisinin hemen bir ulus devletin çatısı altında uluslaştırılması mümkün olamayacağı iyi bilindiği için, dışa karşı ilan edilen ulus devletin içe dönük anayasal yapılanmasında ulusçuluk yerine halkçılık ilkesi benimsenmiştir.</p>
<p>Bu doğrultuda belirlenen cumhuriyetin altı ilkesi içerisinde hem ulusçuluk hem de halkçılık ilkeleri beraberce yer alarak, yeni devletin dışa ve içe dönük yapılanmasında beraberce ortak bir dayanak katkısı sağlamıştır. Türkiye Cumhuriyeti dışa dönük bir biçimde ulus devlet olarak tarih sahnesine çıkarken, devletin kurucu önderi ilk anayasa taslağını ulusçuluk bildirisi olarak değil, halkçılık programı biçiminde meclise sunması; katı bir ulusçu anlayış yerine halkçı bir ulusçuluğu gündeme getirmiştir. Böylece; yeni devletin halkçılık özüne dayanan bir ulus devlet olmasının önünü açılmıştır. Atatürk’ün el yazısı ile sunduğu Halkçılık programı, saltanat ve hilafetin kaldırılmasından sonra, Misakı milli sınırları içerisinde yaşamını sürdürmekte olan Anadolu ve Rumeli halkının yerel yönetimler aracılığı ile kendi kendini yönetmesini merkezi devlete bağlı bir doğrultuda gündeme getirilmiştir. Bu programa göre; halk toplulukları vilayetler ve nahiyeler çatısı altında bir araya gelecek ve merkeze bağlı umumi müfettişlerin kontrolü aracılığı ile ulusal ve üniter bir siyasal yapılanma içerisinde halkçı bir siyasal yönetim oluşturulacaktı.</p>
<p><strong>Devletin kuruluş aşamasında, kurucu önder tarafından gündeme getirilen Halkçılık Programı, rejimin halkçı bir yöne doğru gitmesinin önünü açmıştır.</strong> İmparatorluk sonrası dönemde bir Ulusal Kurtuluş Savaşı vererek ve kazanarak yaşama hakkını yeniden elde eden Anadolu ve Rumeli halkı, bir ulus devletin çatısı altında bir araya gelirken, halkçı bir anlayış öne çıkmıştır. İlerleyen yıllarda, halkçılık anlayışı, Halkevleri gibi bir toplumsal örgütlenmeyi de ortaya koymuştur. İşte cumhuriyetin ilk yıllarındaki Halkçılık programı, devletin kuruluşu tamamlandıktan sonra üçüncü aşamada siyasal rejimin geleceğe dönük kurumlaştırılırken, Halkevleri gibi yaygın bir kitle eğitim ve kültür kuruluşunun oluşumunu öne çıkardığı görülmektedir.</p>
<p>Halkçılık programı ile halkçı bir ulus devlet kuran Kuvayı Milliye yönetimi, son aşamada halk kitleleri ile halkçı devletin kaynaşmasını sağlayabilecek bir halk örgütlenmesi olarak Halkevlerine yönelmiştir. 1930 yılların başlarında rejimin geleceğe dönük kurumlaştırılmasında cumhuriyet yönetimi yeniden halka kucak açarak halk kitleleriyle bütünleşebilmenin çabası içerisine girmiştir. Kurucu önder Atatürk, bu halk yuvalarının açılışı olan 19 Şubat 1932 yılında <strong><em>“Halkevleri ile vatandaşa kucak açılması sayesinde ülke düzeyinde önemli bir toplumsal ve kültürel devrim yapılmıştır”</em> </strong>diyerek, cumhuriyet rejiminin halk tabanına yönelen köklü devrimci girişiminin müjdesini vurgulamıştır.</p>
<p>Çankaya köşkünde, beş bin kadar kitap bulunduran bir kütüphane kuran Atatürk; dünya tarihini, coğrafyasını, kültürünü inceleyerek kurumlaşmayı sağlam temellere bağlamış, yurtdışından gelen yabancı bilim adamları, tarihçiler, yazarlar, edebiyatçılar ve yurtdışında eğitim gören genç Türkleri sofrasına davet ederek, onlarla saatlerce bazen sabahlara kadar konuşarak ve tartışarak yeni Türkiye’nin yollarını belirlemeğe çalışmıştır. Bu doğrultuda, önce bazı bilimsel toplantılar ve seminerler düzenlenmiş, daha sonraki aşamada da Tarih ve Dil kongreleri toplanarak, Türk Tarih Kurumu ile Türk Dil Kurumlarının örgütlenmesine giden yol açılmıştır. Bir ulusun oluşumunda dilin önemini, bir devletin kuruluşunda tarihin vazgeçilmezliğini iyi bilen Atatürk; kendi kurduğu devletin bürokrasisinin dışında bu iki kurumu, toplumsal örgütlenme modeli çerçevesinde bağımsız ve özgür kuruluşlar olarak oluşturmuştur.</p>
<p>Bu kurumların yapacağı bilimsel ve kültürel çalışmalarını yaygınlık anlamında halk kitlelerine ulaştırmak için, kitlesel bir örgütlenme olarak da Halkevlerinin kurulması aynı dönemde gerçekleşmiştir. Türk Tarih Kurumu ve Türk Dil Kurumu bilimsel çalışmalar yapacak, Türk kültürüne ve toplumsal yaşama bilimsel katkılar getirecek ve bu kurumların ortaya koyduğu bilimsel ve kültürel ürünler de, Halkevleri gibi yaygın bir kitle örgütlenme aracılığı ile Türk ulusunun halk tabanına ulaştırılması hedeflenmiştir. Böylece; Halkçılık Programı ile yola çıkan cumhuriyet yönetimi, üçüncü aşama olan kurumlaşma döneminde yine halka dönerek, halk kitlelerine ulaşabilmek amacıyla yaygın bir kitle eğitim ve kültür kurumu olarak Halkevlerini kurmuştur. <strong>Halkçılık programı sayesinde kurulmuş olan halk devleti geleceğe dönük kurumlaşırken, halkla iç içe ve halkla beraber bir yöntemi benimsemiştir.</strong> Bu bağlamada; <strong>Halkçılık Programı geleceğe dönük halkçı çizgiyi kimlik olarak öne çıkarmış, Halkevleri yapılanması ise bu çıkışın tabana dönük örgütlenmesi olarak devreye sokulmuştur.</strong></p>
<p>Bir avuç insandan oluşan devrimci kadro, cumhuriyet devrimini kurucu önderin liderliğinde gerçekleştirirken, giderek halktan uzaklaşma gibi bir olumsuz siyasal süreç ile karşı karşıya kalıyordu. Bu durumun farkında olan Atatürk, devletin merkezdeki örgütlenmesini tamamladıktan sonra sık sık değişik yörelere gidiyor ve halkın arasına karışarak, bir halk egemenliği rejimi olarak kurduğu cumhuriyet yönetimi halk ile bütünleştirmeye özen göstermiştir. Başkentteki devlet bürokrasisinin merkeze kapanıp kalmasının önlenebilmesi, Atatürk’ün yurt gezilerinin ötesinde, yaygın bir kitlesel örgütlenme modeli olarak seksen yıl önce Halkevleri cumhuriyet yönetiminin halk kitleleriyle bütünleşebilmesi için kurulmuştur. O dönemin koşullarında tek parti yönetimi devam ettiği için Halkevleri, devleti kuran Halk partisinin genel merkezine bağlı bir büro olarak başkent Ankara’da açılmış, ilerleyen yıllarda yurdun on dört bölgesinde şubelerle örgütlenerek, bütün Türkiye’de vatandaşa kucak açılmaya çalışılmıştır. İlk açılan 14 Halkevinden birisi olan <em>Aydın Halkevi</em> başkanı <em>Adnan Menderes’</em>te yaptığı konuşmada, Halkevlerinin yurt düzeyinde açılmasıyla, cumhuriyet yönetiminin önemli bir devrimci atılımı gerçekleştirdiğini dile getirmiştir.</p>
<p>Türkiye Cumhuriyeti’nin geleceğe dönük kurumlaşması aşamasında, Halkevleri gibi bir halkçı örgütün cumhuriyet yönetimi açısından gündeme getirilmesinin arkasında, kimi ciddi siyasal sorunlar bulunmaktadır. Otuzlu yıllarda yeni bir dünya savaşına doğru gidilirken, merkezi coğrafyada siyasal baskılar artmış, bir yandan Sovyetler Birliği diğer yandan da Almanya ve İtalya yeni sahip oldukları faşist yönetimler ile merkezi coğrafyayı tehdit etmeye başlamışlardır. İmparatorluk sonrasında yeni kurulmuş olan cumhuriyet devletini de yıkmak ya da parçalamak üzere özellikle ülkenin doğu bölgelerinde bazı isyan ya da kalkışma hareketlerini desteklenmiştir.</p>
<p>Sevr haritası doğrultusunda ülkenin doğu bölgelerinde üç ayrı etnik devlet kurulmasını, emperyal hegemonya planları doğrultusunda gündeme getiren Batılı büyük devletler, Türkiye’yi bölünmeye yönelik olarak on sekiz ayaklanma girişimini öne çıkarmışlardır. Almanya ve İtalya üzerinden merkezi coğrafyaya getirilmek istenen aşırı milliyetçi akımların Türkiye’yi, Sovyetler Birliği ile karşı karşıya getirmesi yüzünden, her türlü alt kimlikçiliği bir yana bırakacak ve emperyal güçlerin etnik sorunları kaşımasını önleyecek yeni bir halkçı açılım Halkevlerinin kuruluşu ile gündeme gelmesini gerektirmiştir. Eski imparatorluktan kalan yurt parçası, ulus devlet çatısı altında bir araya getirilerek, bir üst kimliğin oluşumu ile ülke nüfusunun halkçı ve ulusçu bir çizgide entegrasyonu hedeflenmiş, ancak gündeme gelen siyasal tehditler, dıştan güdümlü ayaklanmalar ve etnik sorunların aşılabilmesi amacıyla, yeni bir halkçılık açılımı Halkevleri üzerinden ülke düzeyinde gerçekleştirilmek istenmiştir.</p>
<p>Halkçı ulus devletin kendi nüfusu ile kaynaşabilmesi için, halkçılığın daha da güçlendirilmesi gerekiyordu. Devleti kuran parti bir halk partisi olmasına rağmen, tek parti yönetiminin bürokratikleşme tehlikesi ile karşılaşınca, halk kitleleriyle Halk Partisi arasına bir uçurum girmiş, halkın yönetimi olması gereken cumhuriyet rejimi merkezde yuvalanmış olan bir avuç bürokrat ve burjuva kesimin elinde tutuculaşmıştır. Atatürk, sonra yurt gezilerinde halkla doğrudan teması sıklaştırınca, bu kopukluğu yerinde tespit etmiş ve Halkevleri gibi yaygın bir kitle örgütlenmesinin gerekliliğini görerek bu kuruluşun açılışına ön ayak olmuştur. Böylece; hem halk partisinin halktan kopmasının önüne geçilmiş, hem de partiye bağlı bürolar biçiminde örgütlenen Halkevleri sayesinde, geleceğin yönetici ve eğitici kuşakları yurt düzeyinde bu yaygın örgütlenmenin sağladığı halkla temas ortamından yararlanılarak yetiştirilmeğe çalışılmıştır. Daha sonraki aşamalarda hem parti hem de devlet yöneticilerinin Halkevlerinden yetiştiği görülmüş ve böylece bu yaygın kitle örgütü yönetimde belirli bir azınlığın yuvalanmasını önleyerek halkın gerçek temsilcilerinin ülke ve parti yönetimine gelmelerinin Halkevleri aracılığı ile kazandırıldığı görülmüştür. Halkevleri bu açıdan, bir halk yönetimi olan cumhuriyet rejiminin kitle tabanından kopmasını önleyerek sonraki aşamada demokrasiye geçilmesinin önünü açmıştır. Halkevleri için, bir anlamda devletin tepesi ile toplumun tabanını birleştiren, bu iki merkez arasında tabandan tavana ya da tavandan tabana yönelen bir iletişim ağının oluşturulmasına katkı sağladığı söylenebilir. İletişimin son derece sınırlı olduğu o dönemin koşullarında Halkevlerinin böylesine yaygın bir kitlesel iletişimin örgütü olarak, devlet kuran partiye paralel bir örgütlenme içine girmesi cumhuriyet rejiminin demokratikleşmesinde önemli katkılar sağlamıştır.</p>
<p>Halkevleri şubeleri ve bunlara bağlı olarak oluşturulan <em>Halk odaları</em> kısa zamanda yurt düzeyinde örgütlenmiş, il ve ilçelerde 500, köylerde ise 5000 civarında şube açılarak o dönemin koşullarında köye ve köylüye giden halkın ayağına kadar götürülen bir eğitim ve kültür seferberliğinin halk okulları olmuştur. Her Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı Halkevi ya da Halkodası çatısı altına girerken, her türlü etnik ve dinsel kimliğini vestiyerde bırakıyor ve o halkçı çatı altında dünya kültürü ile ya da evrensel bilimin ürünleri ile tanışarak, ortaçağdan çağdaş uygarlığa yönelen bir kültürel atılımın içinde kendisini buluyordu. Halkevleri, her vatandaşın eşit yurttaş olarak yer alacağı, ülke kültürünü paylaşabileceği ya da katkıda bulunabileceği aktif bir yaratıcılık ortamını Anadolu ve Rumeli insanına sunmuştur. Bu açıdan, Halkevleri için bir toplumsal ya da ülkesel entegrasyon örgütü olarak da kabul edilebilir. Çünkü Halkevleri çatısı altında yapılan bütün sosyal ya da kültürel çalışmalar insanları ayrıştıran bir çizgide değil aksine, çağdaş kültür ve bilimin eserleri ya da verileri doğrultusunda bir kaynaşma ve paylaşmanın önün açılmasına çalışılıyordu. Böylece on yılda on beş milyon genç yaratmak gibi kutsal bir hedef doğrultusunda, cumhuriyetin getirdiği çağdaş uygarlık ışığının aydınlığında her Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının geçmişten gelen ortaçağ uykusundan uyanmasına çalışılmıştır. Halkevleri böylesine bir toplumsal seferberliğin kitlesel örgütü olarak öne çıkmıştır. Doğu Anadolu insanı, ilk kez batı edebiyatının klasiklerini Halk odalarında ya da halk kitaplıklarında görmüş, Halkevleri çatısı altında düzenlenen konserler ya da gösteriler aracılığı ile de çağdaş kültür ve müziğin değişik ürünleri halk kitlelerine tanıtılmıştır. Cumhuriyet devrimi çağdaş uygarlığı Türkiye’ye getirirken, Halkevleri bu uygarlık ürünlerinin halk kitlelerine sunulduğu birer kültür istasyonu gibi çalışarak az zamanda hızlı bir toplumsal ve kültürel kalkınmanın merkezleri olmuştur.</p>
<p>İki dünya savaşı arası bir dönemde tek parti yönetimine bağlı olarak oluşturulan Halkevleri örgütlenmesi, demokrasiye geçilirken ve demokrasinin ilk başlarında yoğun çalışmalarını sürdürmüş ama ilginç bir rastlantı olarak açılışında Aydın Halkevi başkanı olan Adnan Menderes’in başbakanlığı döneminde kapatılmıştır. Devleti kuran partinin mal varlığına yeni iktidar el koyarken, partiye bağlı bürolar olarak örgütlenmiş olan Halkevlerinin yurt düzeyindeki bütün binalarına ve mal varlığına da el konulmuştur. Eski Halkevi binaları kaymakamlık ya da belediye merkezlerine dönüştürülürken, köylerdeki halkodalarına da el konulmuş, kütüphaneler kapatılmış ve Halkevleri aracılığı bütün ülke düzeyinde halkın okuma seferberliği için dağıtılmış olan milyonlarca kitap ve basılı yayın çöplüklere atılarak, Fahrenheit 91 isimli filmde kitap yakma sahnelerinde görülen kültürel vandalizmin bir başka benzeri, tam anlamıyla Türkiye’de hem de demokrasi(!) döneminde yaşanmıştır. Bir anlamda cumhuriyet karşıtlığının birikimi olarak da kabul edilebilecek böylesine bir yok edilme girişimini Halkevleri hiçbir zaman hak etmemiştir. Yurt düzeyinde çok köklü bir örgütlenme olarak Halkevlerinin batı emperyalizminin baskılarıyla kapatılmasının daha sonraki aşamalarda son derece büyük olumsuz etkileri yaşanmıştır. Az zamanda genç cumhuriyet nesilleri bu kitlesel yaygın eğitim ve kültür kurumunun çatısı altında yetiştirilmek istenirken, köye ve köylüye çağdaş uygarlığın aydınlatıcı ışığı kitaplar ve kültürel çalışmalar ya da halkı yetiştirecek kurslar üzerinden götürülerek, batının gelişmiş ülkeleriyle Türkiye arasındaki kültürel ve bilimsel uçurum kapatılmağa çalışılırken, tamamen tersi bir yönde Halkevlerinin demokrasi döneminin ilk iktidarı tarafından kapatılmasıyla, Türkiye yeniden ortaçağ karanlığına mahkûm edilerek, cumhuriyetin kültür devrimi engellenmiştir. Benzeri bir kapatılma süreci aynı iktidar tarafından Köy Enstitüleri için de gündeme getirilmiş ve her iki yaygın eğitim kuruluşunun kapatılmasıyla beraber, Atatürk’ün memleketin efendisi ilan ettiği köylü ve kırsal kesim insanı yeniden çağdaşlaşma sürecinin dışına çıkarılmıştır.</p>
<p>27 Mayıs döneminde eski Halkevciler, Köy Enstitüsü mezunları ve Atatürk’ün eğitim kültür kadrosu bir araya gelerek bu kez bağımsız dernek statüsünde önce Türk Kültür Derneklerini kurmuşlar ve daha sonra bu kuruluş ilk kongresinde Halkevleri adını alarak yeniden yurt düzeyinde örgütlenmiştir. Ne var ki, ikinci dönemde devlet desteğinden yoksun kalarak halka dönük eğitim ve kültür çalışmaları yürüten Halkevleri gene de her türlü olumsuz koşula rağmen başarılı olmuş, geçmişten gelen Köy Enstitüleri ve Halkevci kuşakların öncülüğünde, yirminci yüzyılın ikinci yarısında yarım kalan çağdaşlaşma devrimi doğrultusunda sosyal ve kültürel mücadelesini sürdürmüştür. Soğuk savaş döneminde sürekli olarak batı destekli merkez sağ iktidarlar işbaşına geldiği için, bu siyasi kadroların Halkevlerine bakışı olumsuz olmuş ve geçmişten gelen büyük birikimin desteğine eski kadroların yoğun çabalarına rağmen, maddi sorunları aşamayan Halkevleri yeni dönemde kendisinden beklenen eğitim ve kültür çalışmalarını tam anlamıyla yapamaz bir konuma sürüklenmiştir. Bu yaygın örgüt ikinci döneminde yurt düzeyinde üç yüzün üzerinde şube açınca ister istemez siyasal merkezlerin ilgisini çekmiş ve soğuk savaşın son dönemlerinde merkezi coğrafyaya yönelik olarak gelişen kutuplar arası siyasi çekişmelerin tam ortasında kalmıştır. Kuzeydeki büyük sosyalist yapı Türkiye’yi halk kitleleri üzerinden etkilemeğe çalışırken, batı ülkeleri Türkiye’nin karşı kutba kaymaması için silahlı eylemleri kışkırtmışlardır. Türkiye’yi askeri dönemlere sürükleyen bu gibi çatışmalar ortamında, yeni Halkevleri eskisi gibi eğitim ve kültür ağırlıklı bir kuruluş olarak ayakta kalamamış ve ülkedeki siyasal gelişmelerin etkisi altına girerek tüzüğünde olmayan çizgilerde çalışmalar yapmağa doğru yönlendirilmiştir.</p>
<p>Türkiye’de gerçekleşen cumhuriyet devriminin eğitim ve kültür merkezleri olarak açılan Halkevlerinin, sonraki aşamalarda siyasal çekişmelere konu olması, önce kapatılıp sonra yeniden açılması, kuşaklar değişiminin istikrarlı bir çizgide yeni bir Halkevcilik yapılanmasını ortaya çıkaramaması bu halk örgütünün gerçek kimliğinde çalışmalar yapmasını engellemiştir. Son askeri dönemde ülkedeki bütün demokratik kuruluşlar ile beraber Halkevlerinin de kapatılması yeni oluşturulmay çalışılan bu yaygın eğitim ve kültür kurumunun ortadan kaldırılmasında ikinci durak olmuştur. Askeri dönemde diğer demokratik kuruluşlar gibi yargılanarak beraat eden Halkevleri, Sovyetler Birliğinin dağıldığı yılda, tam küreselleşme döneminin başladığı aşamada üçüncü kez mahkeme kararıyla açılmıştır. İkinci dönem Halkevci kuşağın öncülüğünde üçüncü kez açılan Halkevleri geçmişte kalan askeri dönem ile boğuşmaya hazırlanırken, küreselleşme döneminin öne çıkması, bütün kitle örgütlerinde olduğu gibi bu kuruluşun da gündemini değiştirmiş ve yeni dönemde çok farklı bir Halkevcilik anlayışı, bu yaygın eğitim amaçlı kitle örgütünün gündemini belirlemiştir. Halkevleri adını, halkın muhalefet evleri ne dönüştüren yeni Halkevcilik anlayışı, Halkevlerinin geleneksel yaygın eğitim ve kültür çalışmaları amaçlı çalışma düzenini geride bırakarak, diğer yaygın kitle örgütleriyle işbirliğine dayanan yoğun siyaset ağırlıklı bir toplumsal muhalefet uygulamasına yönelerek ses getirmeğe başlamıştır. Sosyal aktivist bir anlayış çerçevesinde gelişen yeni Halkevcilik anlayışı örgüte dinamizm kazandırırken, bütünüyle geçmişten gelen birikimin ve geleneksel Halkevciliğin terk edilmesi kamuoyunda tartışmalar yaratmıştır.</p>
<p>Doksanıncı yıldönümünde Halkevleri gene de cumhuriyet döneminin en önemli simgelerinden birisi konumundadır. Cumhuriyeti kuran iradenin Türkiye’de bir halk yönetimini cumhuriyetten demokrasiye yönelen bir süreç içinde gerçekleştirebilmek, cumhuriyeti demokrasi ile tamamlayabilmek doğrultusunda atmış olduğu önemli adımlardan birisi olan Halkevlerinin, Türkiye gerçeğinin bir örgütü olarak günümüzde gene eskisi gibi ağırlık kazanması ve toplumsal yaşamda kültürel etkinlik sağlamasının toplumsal kalkınma açısından büyük yararlar getireceği açıktır. Ne var ki, siyasal partilerin ya da siyasal merkezlerin kitlesel destek arayışı eğitim ve kültür çalışmalarını her dönemde ikinci planda bıraktığı için, bu doğrultuda beklenen çalışmalar tam olarak gerçekleştirilememektedir.</p>
<p>Türkiye cumhuriyeti ile halk kitlelerinin bütünüyle kaynaşabilmesi, etnik ve dinsel sorunların geride bırakılması, ülkesel entegrasyonun istendiği gibi bir bütünleşme sağlayabilmesi, emperyal güçlerin Türkiye’yi istedikleri gibi etkilemeye çalışmalarına karşı, Ulusal Kurtuluş Savaşı günlerinde olduğu gibi antiemperyalist bir toplumsal dayanışma ve mücadelenin yürütülmesinde Halkevlerinin gene eskisi gibi daha etkili olacağı günleri hayal etmek, eski Halkevcilerin gelecekte görmek istediği bir umuttur. Bu çerçevede üçüncü dönem Halkevcilerin, geçmişten gelen birikimi temsil eden ikinci kuşak Halkevciler ile bir araya gelerek daha etkili ve doğru halkçı arayışlara yönelmeleri beklenen bir durumdur. Atatürk’ün istediği çağdaş uygarlık düzeyine erişebilmemiz, halka yönelen halkçı çalışmaların artırılmasıyla mümkün olacaktır. Bu doğrultuda Halkevleri kendisinden beklenen çalışmaları gündeme getirmek durumundadır.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p><strong><em>Not: 1)</em></strong><em> Daha geniş bilgi için bakınız: Anıl ÇEÇEN, <strong>Atatürk’ün Kültür Kurumu Halkevleri</strong>, Cumhuriyet kitapları, 2000, İstanbul. </em></p>
<p><strong><em>Not: 2)</em></strong><em> Üçüncü kuşak Halkevcilerin, yakından tanımadıkları, yarım yüzyıldır antiemperyalist ve Atatürkçü çizgide mücadele eden bir ikinci kuşak Halkevci ile ilgili olarak, basında düzenlenen haksız bir komploda destekçi olarak yer almaları ve tamamen gerçekdışı bir biçimde kamuoyuna yansıtılan söylenmemiş sözlere dayanarak, olumsuz değerlendirme yapmaları da kuşaklar arası kopukluğun olumsuz bir göstergesi olarak gündeme gelmiştir. Böylesine kopuklukların giderilebilmesi için üçüncü kuşak Halkevcilerin biraz okumaları, Halkevlerinin seksen yıllık tarihini iyi öğrenmeleri, kimin kim olduğunu bilerek değerlendirme yapmaları gerekmektedir. İnternet üzerinden üflenmiş kirli bilgilere teslim olmamak ve emperyal siyasal çizgilerde kamuoyu oluşturmak için düzenlenen basın ve medya komplolarına siyasal amaçlı bir biçimde, alet olmamak için tarihi ve gelişmeleri bilimsel kaynaklardan okumak ve öğrenmek durumundayız. Unutmayalım, Halkevleri ve Halkodaları vatandaşı okutmak ve herkese okuma ve öğrenme şansı getirmek ve halkı aydınlatmak amacıyla kurulmuşlardır. Günümüzün üçüncü Halkevci kuşağı da, emperyal amaçlı yönlendirilen internete ya da Hollywood merkezli televizyon kanallarına teslim olmadan, gerçekleri iyi bilebilmek için okuyarak topluma önderlik yapmak durumundadır. Etkili Halkevcilik ancak okuyarak ve bilerek yapılabilecektir. Atatürk’ün kendi kitaplığında beş bine yakın kitap okuyarak bu devleti kurduğunu her zaman hatırlamak durumundayız. Hiçbir zaman unutmayalım ki, O’nun söylediği gibi cumhuriyetin temeli kültürdür ve yaşamda en gerçek yol gösterici bilimdir</em>.</p>
<ul>
<li><strong>Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN</strong></li>
</ul>
<p><strong>         (Halkevleri Genel Yönetim Kurulu Eski Başkanı)</strong></p>
<p>The post <a href="https://www.sonhaber16.com/halkcilik-programindan-halkevlerine/">Halkçılık Programından Halkevleri’ne&#8230;</a> appeared first on <a href="https://www.sonhaber16.com">sonhaber16.com</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.sonhaber16.com/halkcilik-programindan-halkevlerine/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Türkiye ve Balkan Barışı</title>
		<link>https://www.sonhaber16.com/turkiye-ve-balkan-barisi/</link>
					<comments>https://www.sonhaber16.com/turkiye-ve-balkan-barisi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 26 Jul 2022 10:31:37 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Manşet]]></category>
		<category><![CDATA[Yazarlar]]></category>
		<category><![CDATA[ABD]]></category>
		<category><![CDATA[ALMANYA]]></category>
		<category><![CDATA[BALKANLAR]]></category>
		<category><![CDATA[İngiltere]]></category>
		<category><![CDATA[PROF. DR. ANIL ÇEÇEN]]></category>
		<category><![CDATA[RUSYA]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sonhaber16.com/?p=248442</guid>

					<description><![CDATA[<p>Dünya haritasına bakıldığı zaman, Anadolu yarım adasına sığınmış olan Türkiye Cumhuriyeti’nin Asya kıtası ile Kafkas dağları, Avrupa kıtası ile de Balkan dağları üzerinden kenetlendiği görülmektedir. İki büyük kıta arasında bir geçiş koridoru konumundaki, Anadolu yarımadası bir büyük asma köprü gibi durmakta, Balkan bölgesi Avrupa ile, Kafkas bölgesi ise Asya ile bağlantı kuran köprüler olarak dünya [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://www.sonhaber16.com/turkiye-ve-balkan-barisi/">Türkiye ve Balkan Barışı</a> appeared first on <a href="https://www.sonhaber16.com">sonhaber16.com</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Dünya haritasına bakıldığı zaman, Anadolu yarım adasına sığınmış olan Türkiye Cumhuriyeti’nin Asya kıtası ile Kafkas dağları, Avrupa kıtası ile de Balkan dağları üzerinden kenetlendiği görülmektedir. İki büyük kıta arasında bir geçiş koridoru konumundaki, Anadolu yarımadası bir büyük asma köprü gibi durmakta, Balkan bölgesi Avrupa ile, Kafkas bölgesi ise Asya ile bağlantı kuran köprüler olarak dünya sahnesindeki yerlerini almış gibi görünmektedirler.</p>
<p>İki büyük bölge ile iki büyük kıtaya bağlanmış olan Türkiye Cumhuriyeti kıtalar arasındaki köprü olma işlevini son yıllarda kıtalar arasındaki köprü sayılarını artırarak  ve doğal köprü konumunu insan emeği ürünü yeni köprüler yaparak sağlamlaştırmaktadır. Böylece Londra &#8211; Pekin arasında kurulmuş olan yeni ipek yolunu ya da bir yol ve bir kuşak yapılanmasını güçlendirerek deniz yollarını dışlayan yeni kara ulaşım sisteminde, Türk devleti merkezi konumunu koruyarak ve uluslararası ulaşım ve taşımacılığın daha hızlı bir yönde gelişmesi misyonunda üzerine düşen merkezi konumun gereklerini yerine getirerek  çalışmaktadır.</p>
<p>Bu doğrultuda Boğaz köprülerinin sayısı Çanakkale köprüsü ile birlikte dördü bulurken, bunlara ek olarak bir da  boğaz altı bir Avrasya geçişi de inşa edilerek sisteme dahil edilmiştir. Ayrıca bu kıtalar arası köprülerin uzantısı olarak yeni kara yolları ve bağlantılı köprüler de kurularak ve dünya ticaretinin ana geçiş hatları yoğun bir koridor konumuna getirilerek, sistem tamam olma noktasına getirilmiştir. Tarihin ilk çağlarından bu yana kıtalar arası köprü konumundaki bu bölge aynı zamanda kavimler kapısı olarak da öne çıkmış ve bu doğrultuda iki kıta arasında göçler her dönemde birbirini izleyerek bugüne kadar gelmiştir. Zaman içinde Asya’dan Avrupa’ya ya da Avrupa’dan Asya’ya Boğazlar bölgesinden geçen kavimler, daha sonraları gelerek yerleştikleri bölgelerde yerleşerek yeni devletler ve onların üzerinden de yepyeni uygarlıkları gündeme getirerek insanlığa katkıda bulunmuşlardır.</p>
<p>Dünya tarihi bir bütünlük içerisinde incelendiği zaman, Boğazlar bölgesinin bazan ana trafik merkezi konumuna geldiği ve bu çizgide Avrupa ya da Asya kıtalarında gelişen uygarlıkların, Anadolu yarımadası üzerinden geçerek yeni yapılanma aşamasına geldikleri anlaşılmaktadır. Bugüne kadar bu bölgeler üzerinden ortaya çıkan yeni siyasal yapılanmalar ve göçler ana kıtaların  siyasal şekillenmesinde önde gelen  belirleyici bir rol oynamışlardır .</p>
<p>Tarihsel süreç kendi dinamikleri içinde devam edip giderken geçen sonbahar aylarında bir gece ansızın dünyanın en büyük devleti olarak adlandırılan Amerika Birleşik Devletlerinin, Balkan yarımadasının tam ortasında yer alan Yunanistan toprakları üzerine büyük miktarda asker ve savaş malzemesi indirdiği görülmüştür. Bu aşamada insanlık Orta Doğu ve Orta Asya sorunları ile uğraşırken, ABD’nin beklenmeyen bu ani askeri çıkartması gözlerden uzak kalmış dünya kamuoyu Afganistan meselesi, Çin sorunu ve Rusya’nın batı dünyasına karşı çıkan yeni jeopolitik konumunu tartışırken, ABD her zamanki gibi ani bir çıkartma yaparak, hiç kimsenin beklemediği bir aşamada Yunanistan üzerinden Doğu Avrupa bölgesine bir askeri çıkartma yapmıştır. Hiç beklenmedik bir sırada gerçekleştirilen bu çıkartma harekatı tüm dünya ülkelerini şaşırttığı gibi, Yunanistan devletini ve Avrupa kıtasının bölgesel devletleşme yapılanması olan Avrupa Birliğini de karşısına alırken,aynı zamanda Balkan yarımadası üzerinden bütün bölge devletlerini ve bölgesel siyasal yapılanmaları doğrudan doğruya hedef almıştır.</p>
<p>Rusya’nın Ukrayna işgalinden altı ay önce gerçekleştirilen bu işgal hareketinin de, tıpkı Rusya’nın komşusuna karşı haksız yere yapmış olduğu işgalci girişim gibi dünya kamuoyunca izlenmesi ve ayrıntılarına varana kadar tartışılması gerekirken, ABD’liler sanki hiçbir şey yokmuş ya da olağanüstü herhangi bir gelişme olmamış gibi davranarak Balkan yarımadasının merkez ülkesi konumundaki Yunan devletinin topraklarına gelerek yerleşmesi, iki dünya savaşı sonrası dünyada hiç hoş karşılanmamış, herkes bu tehlikeli işgalden kendine göre sonuçlar çıkarmıştır.</p>
<p>ABD’nin bu saldırgan tutumunu iyi anlayabilmek için, harita üzerinden Balkanlara yeniden bakmak ve ortaya çıkan yeni jeopolitik durumu her yönü ile değerlendirmek gerekmektedir. Bütün jeopolitik kitaplarına göre üç kıta arasında yer alan Türkiye Cumhuriyetinin, dünyanın merkezi ülkesi olduğu ve bu durumun gereği olarak da Asya, Afrika ve Avrupa kıtalarındaki tüm savaşların ya da sıcak çatışma ve çekişmelerin Türk devletini doğrudan etkilediği görülmektedir.</p>
<p>Osmanlı sonrasında Türkiye’nin merkezi devlet olarak yer aldığı bu orta dünya üzerinde, Kafkaslar kadar Balkanların da bağlantı kuran konumda oldukları anlaşılmaktadır. Ayrıca tarihin ortaya koyduğu gerçekler çerçevesinde sorun ele alındığında, dünyanın merkezinin Orta Doğu olduğu ama bu merkezi bölgenin kontrolünün ancak Balkanlar üzerinden yapılabileceği ileri sürülmektedir. Özellikle iki büyük dünya savaşının yapıldığı Balkan bölgesinin ele geçirilmesi ve Balkanlar üzerinden Orta Doğu bölgesinin denetim altına alınması, bir üçüncü dünya savaşı tehlikesinin belirdiği yeni aşamada dünya barışı açısından son derece kritik bir duruma gelindiğini göstermektedir.</p>
<p>Özellikle altı ay sonra Rusya’nın Ukrayna işgaline yöneldiği düşünülürse, bu durumun ortaya çıkmasından önce ABD’nin harekete geçerek, kuzey bölgesinin altında yer alan Balkan yarımadasının güvenlik açısından yeni bir önem kazandığı ve gene bir üçüncü dünya savaşı sürecinin kuzey bölgesinden gelen dalgalarla Balkan yarımadası üzerinde çıkabileceği ihtimalinin giderek yükselmesi, Doğu Avrupa bölgesinde kuzeyden Rus işgaline karşılık güneyden de,ABD işgalinin Yunanistan toprakları üzerinden yarımadanın ortasına doğru geliştirildiği anlaşılmaktadır. İlk iki dünya savaşı sırasında Doğu Avrupa bölgesinin Balkanlar üzerinden savaş meydanına dönüştürülmesi gibi bir üçüncü dünya savaşı benzeri durumun gündeme getirilmeye çalışıldığı anlaşılmaktadır.</p>
<p>Rusya ve ABD eski dünya savaşlarının cephe ülkeleri olarak sahip oldukları çok büyük askeri yapılanmalar ile gene eski cephe bölgelerinde yeniden bir askeri yayılmanın arayışları içine girdikleri görülmektedir. Rusya bir gecede Ukrayna topraklarının yarısını ayakları altına alarak ezerken, ABD ileri teknolojinin kullanıldığı bir hava çıkartması sayesinde binlerce askerini ve silahlarını getirerek, Yunanistan’ı üçüncü büyük savaşın cephe ülkesi konumuna getirmektedir. Böylesine bir durumu öne çıkaran ABD asıl rakibi olan Almanya, Rusya ve Avrupa Birliği gibi büyük yapılanmaları karşısına alırken üçüncü bir dünya savaşı riskini dikkate aldığını göstermiştir.</p>
<p>Birbiri ardı sıra çok hızlı gelişen yeni olaylar, küreselleşme süreci sonrasında dünyayı yeniden bir soğuk savaş gerginliğine sürüklerken, Ukrayna’da savaşın patlak vermesi ve savaşın Doğu Avrupa üzerinden eski dünya savaşının merkezi gücü olarak Almanya’nın yeniden karşıya alındığını, ABD’nin Sovyetler Birliği döneminde olduğu gibi Rusya ile paslaşarak dünyayı yönetmeye devam etmek istediğini, açıkça Rusya’yı hem Avrupa ülkelerine hem de Çin’e karşı kullanarak, eski hegemonyasını sürdürme gibi bir yeni çizgiye yöneldiğini dünya kamuoyunun gözleri önüne sermiştir.</p>
<p>Küreselleşme sonrasında dünya yeni bir döneme girerken Avrupa Birliği ve NATO gibi batı bloğundan kaynaklanan çok devletli yapılanmaların önemini yitirdiği, ABD-Rusya işbirliği ile ABD’nin eski dünya egemeni olan Avrupa ülkelerini öncelikli bir biçimde karşısına aldığını ve bunları Rusya’yı kullanarak devre dışı bırakmak için çalıştığını, daha sonraki aşamada da Avustralya merkezli kurmuş olduğu Anglosakson AUKUS örgütü  aracılığı ile de, Çin’e karşı yeni okyanus cephesini güney yarıküresinde gündeme getirmeye çalıştığı anlaşılmaktadır. Savaşlar aracılığı ile dünya hegemonyasını ele geçiren ABD’nin yeni dönemde de savaşlar aracılığı ile bu hegemonyasını korumaya çalışacağı anlaşılmaktadır.</p>
<p>Bu çerçevede son gelişmeler dikkate alındığında Rusya’nın Ukrayna savaşı üzerinden savaş sürecini Doğu Avrupa’ya taşımaya çalışacağı ve bu savaşın Karadeniz üzerinden Kafkaslar, Anadolu ve Hazar bölgelerine doğru gelişebileceği ve hatta daha da ileri giderek Balkanlar üzerinde üçüncü bir büyük savaş senaryosuna doğru ilerleyebileceği gibi ihtimalleri bugünün dünyasında akla getirmektedir. Özellikle bir gece ansızın ABD’nin Balkan yarımadasının tam ortasına büyük bir askeri yığınak yapması ancak böylesine bir tutum ile değerlendirilebilir. Geçmişteki olumsuz gelişmelerden ders almasını iyi bilen Avrupa ülkeleri ve Türkiye, yeni dönemde bu tür tehlikelere dikkat ederek hareket edeceklerdir.</p>
<p>Balkanlar bölgesi her zaman için Doğu Avrupa kıtasının bir parçası olarak dünya jeopolitik yapılanmasında genellikle çok önemli bir yere sahip olmuştur. Balkan dağları üzerinden çeşitli bölgeleri kapsayan bu yarımada Avrupa ve Asya kıtalarının kesişme noktasında bir bölge olarak her zaman için Asya ve Avrupa kıtalarında meydana gelen devletleşme süreçlerinde önemli konumlara sahip olmuş ve bu durumdan da yararlanarak devletleşme ile ilgili oluşumların sonuca bağlanmasında da kilit bir konuma sahip olmuştur.</p>
<p>Balkan yarımadasına dışarıdan bakıldığı zaman bir çok çözümsüz kalmış sorunlarla birlikte, bir de geleceğe yönelik yeni bazı oluşumların da sorun çıkarma potansiyelini birlikte taşıdıkları görülmektedir. Balkan bölgesi böylesine bir konuma sahip olarak doğu-batı ya da kuzey – güney yapılanması olarak dört bölgeli bir  görünüme sahiptir. Bugünün koşullarında Avrupa Birliği oluşumu ile komşu bir konuma sahip olan batı Balkanlar, en büyük Balkan sorunu olan Bosna-Hersek Cumhuriyetinin hem bölünmüş hem de geleceği belirsiz bir kaos ortamı karşı karşıyadır.</p>
<p>Osmanlı döneminden kalan Balkan yarımadasında bir bölünmüşlük ya da bütünleşememe gibi kaotik durumlar öne çıkarken, bir üçüncü dönem Balkanizasyon sürecinin yeniden gündeme gelmesi ihtimali bölge devletleri ile birlikte bütün büyük devletleri yakından ilgilendirmekte ve ABD gibi geleceğin yeni dünya düzenini oluşturmak için çaba gösteren  Almanya, ABD, İngiltere,Rusya ve Türkiye’yi karşı karşıya getirmektedir. Balkan tarihi Rusya, Osmanlı ve Avrupa ülkeleri arasında çekişme, çatışma ve savaş olayları ile dolu olduğu gibi, yakın gelecekte de benzeri bazı olumsuz durumların bu doğrultuda öne çıkması muhtemel görülmektedir. Dünya düzeninin her zaman tehlikeye sürüklendiği bölgelerden birisi olarak Balkanlar bölgesi,yakın gelecekte yeniden bir sıcak dönemin eşiğine gelmiş gibi görünmektedir.</p>
<p>Dünya hegemonyasını sürdürme iddiasında bulunan ABD’nin tam bu aşamada Balkan yarım adasının tam ortasına binlerce silah, malzeme ve asker yığmasının bir tesadüf olmadığı  ve aksine geleceğe dönük bir savaş hazırlığının ilk adımları olarak gündeme geldiği anlaşılmaktadır. Soğuk savaş sonrasında küreselleşme dalgası ile yeni bir jeopolitik ortam şekillenirken,batı Balkanlar üzerinden yeni jeopolitik oluşumun devreye girmesiyle birlikte hem NATO hem de Avrupa Birliği üyesi olan iki küçük ülke olarak Hırvatistan ve Slovenya, Balkanlar ile Avrupa Birliği arasında yeni sınır ülkeleri olarak eskisinden farklı bir konuma sahip olmuşlardır.</p>
<p>Avrupa Birliği oluşumu doğuya doğru genişleme süreci içinde eski Osmanlı ülkeleri olan Müslüman devletleri de içine almaya çalışırken, Hristiyan tarikatların bu bölgede üstünlük çekişmeleri içine girmesiyle birlikte bu bölgede yaşanan sorunlar en üst noktaya doğru tırmanmıştır. Böylesine olumsuz bir duruma müdahale etmek isteyen ABD; İtalya, Almanya, Belçika ve Yunanistan’daki askeri birlikleri aracılığı ile sıcak çatışmalara yön verebilmenin arayışları içine girerek, bölgede daha fazla askeri birlik bulundurabilmenin arayışı içine girmiştir. NATO ittifakının baş aktörü olarak ABD, Balkan barışı için üzerine almış olduğu askeri misyonları yerine getirebilmenin çabası içine girmiştir. Rusya, Almanya ve Fransa gibi büyük ülkeler bölge sınırlarını zorlarken aslında üçüncü bir Balkan savaşı oluşumunun da hazırlayıcısı olarak öne çıktıkları açıkça görülmektedir. Batı Balkanlar’da Bosna üçe bölünmüş bir ülke olmaktan çıkmaya çalışırken, Kosova üzerinden Rusya’nın Sırbistan aracılığı ile bölgede yeniden eski hegemonya düzenini kurmaya çalıştığı anlaşılmaktadır.</p>
<p>Sırplar Ortodoks dayanışmasıyla öne çıkarken, Almanlar Hırvatistan ile yeni bir denge düzeni arayışı içine girmekte, İngiltere ise Yunanistan’ı kullanarak yeniden bir hegemonya arayışına girişirken, İtalyanlar Arnavutluk aracılığı ile yeni kurulan Balkan denklemlerinde kendileri için daha uygun bir konum arayışına yönelmişlerdir. Balkanların Hrıstiyan devletleri hiçbir zaman tek bir büyük devletin çatısı altında bir araya gelemedikleri için, Hristiyan Avrupa’nın büyük devletleri küçük Balkan ülkelerini birbirlerine karşı kullanmışlardır. Almanya Hırvatistan’a, İngiltere Yunanistan’a, Rusya Sırbistan’a, dönük politikalar aracılığı ile Balkan yarımadasında üstünlük kurmaya çaba gösterirken, Türkiye  Bosna, Arnavutluk ve Kosova gibi Müslüman ağırlıklı bölge ülkelerine her zaman için öncelik taşıyan politikalar aracılığı ile hareket ederek, Osmanlı döneminden kalma yakınlıkları komşu Balkan ülkelerinde kullanmıştır.</p>
<p>ABD yeni dönemde Sırbistan ile tarihi bir yakınlaşma gerçekleştirerek, bu ülkedeki Rusya’nın etkisine son vermek istemektedir. Rusya’nın Sırbistan’ı kullanarak yeni Yugoslavya maceralarına izin vermek istemeyen bir yaklaşımla ABD’nin hareket ettiği görülmekte ve bu nedenle de Anglosakson ülkelerine en çok yakınlık gösteren Yunanistan gibi bir ülke,yeni dönemin işgal senaryolarında ilk adım olarak önceliğe sahip olmaktadır. Bölgedeki NATO üstlenmesini yeterli görmeyen ABD’nin bu durumdan yararlanarak yeni bir orduyu Balkan bölgesine taşımak istemesinin iki dünya savaşı sırasında kilit öneme sahip bulunan bu yarımada üzerinde, artık kendi kontrolünde eskisine oranla daha kalıcı bir düzen arayışı içinde olduğu göze çarpmaktadır. Bölgenin çeşitli noktalarında ısınmaya başlayan eski problemlerin yeni Serebrenica felaketlerine yol açmaması için,din merkezleri üzerinden bir bölge düzeni arayışı içine girilmesi sırasında uluslararası bütün kuruluşların Balkanlara dönük çalışmalarında, daha gerçekçi tutumlar izleyerek yeni katliamların önünün kesilmesi gerekmektedir.</p>
<p>ABD’nin dünyanın en güçlü ülkesi olarak ve geçmişten gelen tecrübelerinin izleyicisi  konumuyla tüm Balkanlar için NATO aracılığıyla kalıcı bir barış ortamı hazırlaması gerekirken, kendi emperyalist ordusunun bazı birliklerini ansızın Balkanların ortasına getirerek işgal ve savaşa hazır bir duruma geçirmesi, bu aşamada yeni bir Balkan savaşının eşiğine gelindiği gibi son derece olumsuz yeni bir durumu ortaya çıkarmıştır. Bu bölgede yaşanan iki dönem savaş ve Balkanizasyon oluşumlarının birbirini izleyerek, üçüncü bir insanlık dramına yol açması, Balkan sorunlarının günümüzde de eskisi gibi devam edip gittiğini ve her güçlenen ülkenin bu coğrafya da kendisinin merkezinde yer aldığı yeni bir harita çizmeye kalkışmasıyla, işlerin yeniden karışıklık ortamına sürüklendiğini de ortaya koymaktadır. NATO’nun dünya jandarması görünümünde bir askeri birlik olarak kullanılması, ABD’ye karşı beslenen barış ortamı beklentilerini aksattığı için, ABD artık hiç kimseyi dinlemeyerek ve ordularını Balkanların ortasına getirerek tam bir savaş yapılanmasına girmiştir.</p>
<p>Karadağ bölgesinde Rusya’nın bir darbe senaryosuna kalkışması son dönemde dengeleri iyice sarsarken, ABD arabuluculuğa soyunarak, bölgedeki Hristiyan ülkelerin güvenini kazanmaya çalışıyordu. Kosova ile Arnavutluk devletlerinin birleşmelerinin önlenmesiyle, Sırp-Arnavut çatışma ortamı devam ederken, Makedonya’da isim değişikliği sonrasında gündeme gelen gerginliklerin zamanla bir patlama noktasına gelerek, bölgedeki barış ortamını iyice tehdit etmesi gibi bir olumsuz ihtimalin öne çıkması da, ABD’yi yavaş yavaş üçüncü dünya savaşına doğru sürükleyen nedenler içinde yer almasına yol açmıştır. Yugoslavya’nın dağılması sonrasında gündeme gelen sıcak sorunlar, yerel halk ve örgütleri kızıştırırken,büyük devletler dış güçler olarak Balkan sorunlarını kendi planları doğrultusunda çözüme kavuşturmak üzere bölgeye geliyor ve küçük ülkeleri yönlendirmeye kalkışıyorlardı.</p>
<p>Doğu Balkanlar’daki meseleler bir çok açıdan çözüme doğru yönlendirilirken, bölgenin batısında yer alan sorunların, Avrupa Birliğinden gelen baskılar yüzünden giderek sıcak çıkmazlara doğru sürüklendikleri görülmektedir. Avrupa Birliği kendi karmaşık sorunları ile uğraşırken bölge ülkeleriyle gerçek anlamda kalıcı çözümler oluşturamamış ve bu yüzden de Batı dünyası adına Balkan sorunlarına çözüm üretmek gibi bir misyona ABD’nin sahip çıkmasıyla, Rusya ve Almanya’ya karşı bölgede yeni bir güç dengesi kurma girişimleriyle karşılaşılmıştır. Avrupa kuşkuculuğu yüzünden çözümsüz kalmış Balkan sorunlarının, ABD ordularının gelerek Yunanistan’a yerleşmeleri  sayesinde yeni bir barış sürecine doğru yönlendirilecekleri beklentisi, her geçen gün daha da güçlenerek öne çıkmaktadır. ABD’nin Balkan sorunlarını uzaktan izlerken, birden binlerce kilometrelik Okyanusları aşarak Doğu Avrupa bölgesinin tam göbeğinde yer alan Yunanistan’ın dağları ve ovaları üzerinden bir işgal hareketi ile karşılaşmak, bölgede barış bekleyen dünya kamuoyunu fazlasıyla umutsuzluğa doğru kaydırmıştır.</p>
<p>Yugoslavya gibi bir federasyonun yeni bir benzerinin Balkan yarımadası üzerinde kurulamaması, barış için yürütülen girişimlerin küçük ve cılız kalmasına yol açmıştır. Avrupalı büyükler ile Çin, Rusya ve İran gibi dünyanın büyük devletlerinin gelecekteki tutum ve izleyecekleri yollar Balkan barışının çizgilerini ortaya koyabilecektir. ABD’nin hızla harekete geçerek ordularını Yunanistan’a yığmasının sebebi bölge dışı güçlerin önünü kesme çabasıdır.</p>
<p>Yeni yılda Rusya Ukrayna savaşı ile  Doğu Avrupa’ya doğru harekete geçerken, bu aşamada  ABD’de okyanuslar ötesinden bölgeye gelerek ordusunun gücü ile Rusya’nın önünü kesmek üzere  devreye girmektedir. Rusya dünyanın en büyük ülkesi olmak üzere küresel hegemonya açılımına kalkışırken, Avrupa ile arasında yer alan Doğu Avrupa ve Balkan coğrafyası üzerinde   sahip olduğu otoriteyi daha da yaygınlaştırmaya çalışırken, eski sosyalist ülkeler üzerindeki baskılarını artırmıştır.</p>
<p>ABD’nin doğu Avrupa ülkeleri üzerinden ABD’deki Macaristan, Polonya, Romanya ve Çek cumhuriyeti bağlantılı Yahudi lobilerinin etkin girişimleri sayesinde, Balkan sorunlarının ABD üzerinden çözüme bağlanmasında etkin çalışmalar yürütülmüştür. Rusya zayıf kalan teknolojisi  ve giderek azalan nüfus yapısıyla diğer  büyük devletler ile karşılaştırmalara konu olurken, sahip olduğu büyük askeri gücü kullanarak dünyanın altı da birini oluşturan kara topraklarını korumaya çalışırken, aynı zamanda Doğu Avrupa’daki sosyalist dönemden kalma otoritesini de artırarak kendi güçlenmesini artırmanın arayışı içine girmiştir. Eski düşmanlıklar ile yeni yolsuzlukların çok farklı gerginliklere yol açtığı Balkan bölgesinde Rusya’nın Doğu Avrupa kökenli hegemonya girişimlerinin etkisi, Balkanlara  çok güçlü bir biçimde yansımaktadır.</p>
<p>Eski Sovyetler birliğinin yeniden inşası gibi bir hayal peşinde koşan Rus emperyalizminin, Balkan yarımadasını Osmanlı sonrası sosyalist sisteme bağlaması gibi yeni bir yaklaşımın Rusya aracılığı ile Balkanlara taşındığı görülmektedir. Balkanları eskisi gibi kanlı  bazı maceralara ya da senaryolara sürüklemek,hiçbir biçimde kabul edilemeyecek olumsuz bir durumdur. ABD’nin bütün dünyada gövde gösterisi maceralara kalkıştığı gibi,taklitçi bir yaklaşım aracılığı ile bölgenin kabadayılığına soyunmak, üçüncü kez Balkan yarımadasını bir dünya savaşının cephe ülkesine dönüştürebilecektir. Yolsuzlukların gerginleştirdiği bir yeni ortamda eski düşmanlıkların  yeniden hortlatılması da üçüncü parti savaş senaryolarına bölgenin küçük devletlerini mahkum edebilir. Balkanizasyon dalgalarının paramparça ettiği çok etnisiteli Balkan ülkelerinin önümüzdeki dönemde yeniden etnik kavgalara sahne olmaları, yeni dünya savaşı senaryolarını tekrar gündeme getirerek Rusya’nın başlatmış olduğu sıcak savaşın  devam edip gitmesine yol açabilecektir.</p>
<p>Sovyetler Birliğinin çöküşünün  dünyanın başına gelen en büyük felaket olduğuna inanan bir devlet yöneticisi olan Putin bugün tanklarıyla Ukrayna’yı işgal ederken, ikinci aşamada Beyaz Rusya ve Moldavya üzerinden  Polonya, Macaristan, Romanya, Finlandiya ve Baltık ülkeleri gibi Doğu Avrupa devletlerini hedefe alarak, batıya doğru bir genişleme stratejisini,bugünün koşullarında ısrarlı bir biçimde sürdürmektedir. Önce Kırım’ı işgal ederek yola çıkan Rus emperyalizmi, daha sonra büyük bir ülke olan Ukrayna’yı çiğneyip geçerek Baltık kıyılarına doğru bir yeni işgal senaryosunu  gündeme getirirken, bütün Avrupa ülkelerini tedirgin etmiştir. İki bin yıllık modern dünya tarihinde Rusya her zaman için Doğu Avrupa üzerinden Balkanları esas alarak bir emperyalist bağımlılık düzenini kendi denetimi altında  geliştirmeye çalışmıştır.</p>
<p>Eskiden  her zaman için Fransa ve Almanya’yı karşısında gören Rusya, bugün Amerika Birleşik Devletlerini karşısında görmekte ve ABD’yi yönlendiren Musevi lobilerinin baskıları ile de uğraşmak zorunda kalmaktadır . Dünya tarihinin son beş yüz yılında yer küreye egemen olan Atlantik emperyalizmi, Avrupa emperyalizminin yerini alarak orta dünya bölgelerine yönelik bir hegemonya macerasına girerken, Rus emperyalizminin önünü kesmek üzere ABD orduları, Balkanların tam ortasındaki Yunanistan topraklarına gelerek burada kendisi için bir üçüncü dünya savaşı senaryosunun uygulanmasına yönelmektedir. Balkanlardaki küçük devletlerin ulusal bağımsızlık senaryolarından sonra, bugün de insanlık küresel bağımlılık senaryolarının gündeme getirdiği çatışma ve savaşlar ile mücadele etmek zorunda kalmaktadır.</p>
<p>Üç kurucu etnik grubun bir araya gelmesiyle oluşan Bosna-Hersek Cumhuriyetinin  gelecekte nasıl bir şekil alacağı,bir çatışma sonrası dönemde belirlenebilecekmiş gibi görünmektedir. Özgür bir Balkan dünyası yaratmak için yola çıkan Balkan halkları büyük devletlerin çekişmesine kurban olurlarken, emperyalistlerin kendi aralarındaki kavgalarında da telef olmaktadırlar . Bu yüzden çok büyük oranda Balkan ülkelerinde yaşayan etnik toplulukların çeşitli bölge dışı ülkelere göç ettikleri görülmektedir. Türkiye bu göçlerden en çok payını alan ülke olarak Balkanlarda her zaman önde gelen ülke olmuştur.</p>
<p>Kosova-Arnavutluk-Makedonya hattında, ABD yeni dönemde etkin olmak istediği için ordusu ile gelerek Balkanlara yerleşmiş ve eski NATO üslerinin bulunduğu bu bölgede bugünün koşullarında ondan fazla askeri üs kurarak bölge ülkelerini sıkı bir baskı altına almıştır . İran, Arabistan ve Katar gibi zengin Arap ülkeleri yardım için bölgeye gelirken, Bosna, Kosova ve Makedonya gibi Müslüman ağırlıklı nüfusa sahip olan Balkan ülkeleri, onların desteğiyle  gelecek yapılanmasına girmektedir. Bu bölgenin  ülkelerini içine almaya çalışan ama Müslümanlar ile Musevilerin ortak bir yaşam içinde barındıkları Kosova, Makedonya, Bulgaristan ve Sancak bölgesi gibi yerlerde var olan kozmopolit nüfus yapılanması ABD’nin müdahalesine yol açmakta,etnik ve dinsel çatışmaların bölgede sıcak savaşlara neden olmaması için Atlantik kıyılarından böylesine hassas bölgelere sürekli olarak dışarıdan karışma ve de müdahale gibi yollara başvurulmaktadır.</p>
<p>Atlantik ittifakının hazırlamış olduğu bazı belge ve raporlarda Balkanlar da çatışmalara neden olan etnik ve dinsel ayrılıkların toplumsal barışı tehlikeye sokmasını önlemek için ABD’nin Balkanlarda kalıcı bir biçimde askeri varlık tesis etmesinin doğru olacağı düşüncesiyle, ABD’nin son askeri çıkartmasının gündeme getirildiği anlaşılmaktadır. ABD batı dünyasını doğudan gelebilecek tehditlere karşı korumak amacıyla Balkanlar’da yeni askeri oluşuma giderken bölge güvenliğine dikkat ederek hareket etmek durumundadır. ABD dış işleri bakanı gelecek dönemde yirmi iki devletin sınırlarının değişeceğini ifade ederken, Balkanların da içinde yer aldığı İslam coğrafyasının da böylesine bir değişime doğru gittiğini dile getirmekteydi. ABD bölgede NATO ile birlikte hareket ederken bölge barışının daha sağlam temeller üzerine atılması gibi gerekçeler ile çağdaş yeni yapılanmalara gidildiği ileri sürülmektedir.</p>
<p>ABD bugün gelmiş olduğu Yunanistan topraklarında batı için güvenli bir gelecek arayışını sürdürürken,bu uğurda bölge ülkeleri arasında zaman içinde oluşmuş olan dayanışma düzeninin de ortadan kalmasına giden yolu açmaktadır. ABD Balkanlardaki askeri çıkartması sonrasında bölge ülkelerine güven verici bir çizgide hareket ederse, o zaman diğer emperyal devletlerin devreye girmelerine gerek kalmayabilir. Bosna barışını getiren Dayton antlaşmasıyla ciddi bir arabuluculuk denemesine giren ABD’nin gelecekte eskisi gibi devreye girerek arabuluculuk yapabilmesi de, yaratılacak güven ortamı içinde gerçekleşebilir.</p>
<p>Balkanlar da var olan çok sayıdaki Müslüman ve Hristiyan toplulukların düzgün bir  geleceği  bölgede oluşturulabilecek bir barış ortamı ile mümkün olabilecektir. Bölgedeki Müslüman topluluklar ile Hristiyan toplulukların kendi dindaşları olan ülke ve devletler tarafından desteklenmeleri, barış ortamına bir dereceye kadar katkı sağlamakta ve gereksinmelerin karşılanmasıyla yaratılan olumlu hava sayesinde çatışma ve savaş eğilimlerine karşı barışçı dengelerin oluşturulmasına yardımcı olmaktadır.</p>
<p>NATO’ya yönelen olumsuz tepkilere sahip çıkma aşamasında ABD’de suçlanmakta ve bu durumda NATO ile ABD ortak bir bütün olarak görülmektedirler. ABD’nin büyük bir ordu getirerek Balkanlar’da barış sağlaması çok kutuplu dünya düzeninde pek kolay görünmemekte ve küçük devletçikler ile dünyanın en büyük dev ülkesi ABD’nin küçük devletler ile ayrı ayrı barış antlaşması yapması gereğini öne çıkarmaktadır. Binlerce askerin emperyalist bir ordu çatısı altında Balkanlara getirilmesi küçük devletler ile bölge devletlerinin güvenliğini tehdit ederken, bölge dışı büyük ülkeleri de Balkanlardaki küçük toplumlar içinde müttefikler aramaya doğru yönlendirmektedir.</p>
<p>ABD’nin yeni dönemde daha dürüst bir arabulucu kimliğine yönelmesiyle güvensizlik ortamı ortadan kalkacağı için çekişmeler geride kalarak, sonu savaşlara kadar gidebilecek, sıcak çatışmaların ortadan kalkması için olumlu bir ortam yaratılabilecektir. Devletler arası işbirliği ve uluslararası kuruluşlar  barış misyonu doğrultusundaki hareketlerinin Balkan yarımadası üzerinde çıkacağı tartışılan üçüncü dünya savaşı senaryoları  içinde yer alacağı açıktır. Uzun süren bir insanlık tarihinin her sayfası çevrildikçe ortaya çıkan katliamlar ve insanlık dışı sahnelere artık üçüncü bin yıl idrak edilirken, insanlık adına izin verilmeyecek bir çizgi çerçevesinde olumlu  yeni bir sistemin gündeme getirilmesi gerekmektedir. Bu doğrultuda arayışlara girişilmesinin düşünülmesi gerektiği aşamada, artık savaşlar yolu ile siyasal sorunların çözümüne gerek kalmayacak ve barış ortamı içinde sorunlar çözülebilecektir.</p>
<p>ABD’nin yeni cumhurbaşkanı  seçimine kadar yeni dünya düzeni için bekleyen ve bu doğrultuda seçim sonuçlandıktan sonra da bir sessizlik dönemi geçirilmesiyle birlikte, yeni dönemin siyasal yapılanmasını savaş yolunun denenerek açılmasıyla, olayların birbirini izleyerek öne çıkması süreci başlatılmıştır. ABD uluslararası alanda yeni bir oluşumun başlangıcı olarak Afganistan gibi bir savaş merkezinden çekilmiştir. Dünya uyuşturucu trafiğinin merkezi olan bu ülkede yıllardır devam eden terör ve buna bağlı olarak gelişen karışıklıklar süreci sürerken, ABD’nin hiç beklenmedik bir anda Afganistan gibi bir merkezi ülkeden geri çekilmesi, küresel planların değiştiğini göstermektedir.</p>
<p>Altı ay önce ABD orduları ile Yunanistan’a gelirken tam değişimin gündeme geldiği bir aşamada, Afganistan gibi bir ülkeden geri çekilmenin anlamının büyük olduğu anlaşılmaktadır. Dünyayı yeni bir düzene doğru sürükleyen Atlantik emperyalizmi geçmişin problemi olarak Afgan meselesini geride bırakırken, Avrupa’yı garantiye almak ve Rusya’nın kuzey bölgesinde başlatmış olduğu yürüyüşün önünü keserek bir Rusya ve Avrupa ya da bir Almanya ve Rusya birliğinin Balkanlarda gündeme gelmesinin önüne geçildiği yeni bir dönem öne çıkmıştır. İstanbul İngiltere tarafından dünyanın merkezi ilan edilirken, aynı zamanda Selanik kenti yeni yapısıyla bir doğu-batı bütünleşmesinin başkenti  olarak  öne çıkarılmıştır. Ayrıca batı Karadeniz’in büyük şehri Odessa’nın başkenti olacağı bir Doğu Avrupa Birliği  oluşumu, Brüksel merkezli Avrupa Birliği’ne alternatif olarak gündeme getirilmiştir. ABD bütünüyle Doğu Avrupa’yı  örgütleyecek bir büyük bölgesel oluşumu kontrol altına alabilmek için, ordusu ile birlikte Balkanlar’ın ortasına gelerek yerleşmesi birbirine bağlı görünen yeni  gelişmeler olarak açıklanabilir. Batının kontrolü dışında bir Doğu Avrupa Birliği ya da bir Balkan Federasyonu gibi yeni devlet yapılanmaları ile birlikte, Rusya’ya bağlanacak bir Doğu Avrupa ya da Putin’in sürekli olarak rüyasını gördüğü yeni bir Sovyetler Birliği oluşumu ile yeniden Rusya hegemonyasının denetimi altına alınacak Doğu Avrupa oluşumlarını önlemek üzere, ABD ordusunun gelecek için Balkanları kendine merkez olarak seçtiği açıkça görülmektedir.</p>
<p>Bütün dünya yeni bir döneme doğru sürüklenirken, her ülke gelecek hesapları yaparak kendi önceliklerine yönelecek yeni girişim ve yapılanmalara öncelik vermektedir. Balkanlar’da bir araya gelecek bir doğu-batı  birliği ya da bütünleşmesi, dünya güç merkezleri haritasını değiştireceği için, ABD okyanus ötesinden yönlendiremediği  dünyayı yönetmek üzere merkezi bölgeye gelmekte ve buraya yerleşerek, Avrasya bölgesinin bir Atlantik işgali senaryosu üzerinden yönetilmesini sağlayacak gelişmeleri öne çıkarmaktadır. Dünya dengeleri yeniden kurulurken, güvenlik ve ekonomi bilimi alanlarında farklı yaklaşımların öne çıkartıldığı göze çarpmaktadır. ABD okyanus ötesinden dünyayı yönetmekte zorlanırken, Avrasya bölgesinin merkezi olarak Ege ve Balkanlara yerleşebilmenin arayışı içine girmektedir. İngiltere kurmuş olduğu beş yüz yıllık bir büyük imparatorluğu artık adalardan yönetememekte ve bu nedenle İstanbul’u başkent yapacak bir yeni açılımı Doğu Avrupa üzerinden yönlendirmeye çalışmaktadır. İki dünya savaşını Atlantikçiler karşısında kaybeden  Almanya, Anadolu’ya gelerek, yerleşme planları doğrultusunda yeni dönemde Rusya ile yakınlaşarak bir Kuzey Birliği oluşumunu Balkan merkezli kurmaya çabalarken, Atlantik güçleri olarak ABD ve İngiltere’nin buna izin vermeyeceği anlaşılmaktadır.</p>
<p>ABD ve İngiltere Büyük Avrupa Birliği modelini devre dışı bırakırken, Almanya ve de İsrail İslam ülkelerini bir araya getirerek kendi kontrolları altında Büyük İslam imparatorluğu oluşturarak küresel bir yeni  denge sağlamanın çabalarını göstermektedirler. Ayrıca Kudüs merkezli Büyük İsrail girişimi ile Rusya merkezli bir Avrasya yapılanması ya da Çin merkezli bir Doğu imparatorluğu gibi yeni dünya hegemonyası oluşturma çabaları, merkezi coğrafyanın yeni yapılanması esas alınarak, gündemdeki diğer dünya imparatorluğu seçenekleri olarak gündeme gelmektedir. Bu nedenle, ABD’nin Balkan çıkartmasıyla Rusya’nın Ukrayna işgali, yeni dünya imparatorluğu çabalarının ilk örnekleri olarak tarihteki yerlerini almışlardır. Ne var ki, merkezi coğrafyanın tam ortasında yer alan Türkiye ve komşuları daha son sözlerini söylememişlerdir. Türkiye bir geri dönüşü gündeme getirecek yeni Osmanlıcılık takıntılarından kurtulabilirse, o zaman dünyanın tam ortalarında bir Merkezi Devletler Birliği tıpkı Avrupa Birliği gibi gündeme gelecektir.</p>
<p>The post <a href="https://www.sonhaber16.com/turkiye-ve-balkan-barisi/">Türkiye ve Balkan Barışı</a> appeared first on <a href="https://www.sonhaber16.com">sonhaber16.com</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.sonhaber16.com/turkiye-ve-balkan-barisi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Atatürkçü Düşünce Derneği’nin bugünkü misyonu</title>
		<link>https://www.sonhaber16.com/ataturkcu-dusunce-derneginin-bugunku-misyonu/</link>
					<comments>https://www.sonhaber16.com/ataturkcu-dusunce-derneginin-bugunku-misyonu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 16 Jul 2022 09:42:43 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Manşet]]></category>
		<category><![CDATA[Yazarlar]]></category>
		<category><![CDATA[ADD]]></category>
		<category><![CDATA[ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE DERNEĞİ]]></category>
		<category><![CDATA[PROF. DR. ANIL ÇEÇEN]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sonhaber16.com/?p=246140</guid>

					<description><![CDATA[<p>Türkiye’nin en büyük demokratik kitle kuruluşu olan Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD), yaz aylarında yapmış olduğu son genel kurul toplantısında Türk kamuoyunun güncel tartışma konuları içine girdi. Hemen her hafta Türkiye’de Atatürkçülük ve Atatürkçü Düşünce Derneği ile ilgili bir televizyon programı ulusal ya da yerel televizyon kanallarında yer almakta, ayrıca yazılı basında da ADD ile ilgili [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://www.sonhaber16.com/ataturkcu-dusunce-derneginin-bugunku-misyonu/">Atatürkçü Düşünce Derneği’nin bugünkü misyonu</a> appeared first on <a href="https://www.sonhaber16.com">sonhaber16.com</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Türkiye’nin en büyük demokratik kitle kuruluşu olan <strong>Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD)</strong>, yaz aylarında yapmış olduğu son genel kurul toplantısında Türk kamuoyunun güncel tartışma konuları içine girdi. Hemen her hafta Türkiye’de Atatürkçülük ve Atatürkçü Düşünce Derneği ile ilgili bir televizyon programı ulusal ya da yerel televizyon kanallarında yer almakta, ayrıca yazılı basında da ADD ile ilgili haber ve yorumlara giderek daha sık rastlanmaktadır. Ülkemizde Atatürk ve Atatürkçülük konuları gündeme geldi mi, en büyük Atatürkçü kuruluş olarak <strong>Atatürkçü Düşünce Derneği</strong> akla gelmekte ve herkes bu derneğin ne yaptığını, bu kadar büyük ve güçlü bir kuruluşun nereye gittiğini ister istemez sormaktadır. Böylesi bir durumu normal karşılamak ve bir anlamda da gelecek açısından olumlu görmek gerekir; çünkü hala Türk kamuoyunda Atatürk ve Atatürkçülük tartışılmakta, Türkiye’nin bu alandaki ulusal kuruluşu olan <strong>Atatürkçü Düşünce Derneği</strong>’nden Türk halkı çok şey beklemektedir.</p>
<p><strong>Atatürkçü Düşünce Derneği</strong>, son ara rejimin olumsuz koşullarında ülkenin önde gelen Atatürkçü bilim ve düşünce adamları tarafından kurulmuştur. Böylesine bir örgütlenmeye belirli kesimler karşı çıkmışlar, ülkede devlet ve ordu Atatürkçü olduğu sürece kitlesel bir örgütlenmeye gerek olmadığını ileri sürmüşlerdir. Buna karşı kurucular, devletin ve ordunun Atatürkçü olmasının Atatürk Cumhuriyetinin geleceği açısından yeterli olamayacağını, devletin ve ordunun başına Atatürk ilkelerine ters düşen yöneticilerin gelebileceğini ve bu nedenle artık Atatürkçülüğü halka ve ulusa mal etmek gerektiğini öne sürerek yollarına devam etmişlerdir. Yaklaşık otuzdört yıl önce başlayan kuruluş çalışmaları üç yıllık bir ön hazırlık sonucunda tamamlanmış ve 1990’lı yıllara girerken Türkiye’nin Atatürkçüleri kendi kitle örgütleri ile demokrasi sahnesinde yerlerini almışlardır. Herkes kendi doğrultusunda örgütlenirken, Atatürkçüler de boş durmayarak bu doğrultuda örgütlendiler ve ulusal bir çizgide yerlerini aldılar. Ülkede demokrasi gelişirken ve değişik düşünceler yeni örgütlerle bu platformda yerlerini alırken, Atatürkçü Düşünce’nin de ulusal ve demokratik bir örgütlenme ile toplumsal alandaki örgütlenmesini normal karşılamak gerekirdi.</p>
<p><strong>Atatürkçülük, tarihin belli bir döneminde Türkiye’de ortaya çıkan bir düşünce ve siyaset akımıdır.</strong></p>
<p>Atatürk’ün kurmuş olduğu Türkiye Cumhuriyeti’nin devlet modeli, diğer devletlerden çok farklı olduğu ve Türkiye’nin özelliklerine uygun olduğu için, ülkemizdeki devlet modelinin Atatürk modeli olduğunu öncelikle belirlemek gerekir. Çok uluslu büyük bir imparatorluğun altı yüz yıllık bir egemenlikten sonra yıkılmasıyla ortaya çıkan alanda, birçok küçük devlet ulusal yapıda kurulmuş ve en son geride kalan Anadolu yarımadasında yaşayanlar, emperyalist ordulara teslim olmamak üzere bir var olma savaşına sürüklenmişler, daha sonra da ulusal kurtuluş savaşını zaferle sonuçlandırarak bağımsız Türk devletine giden yolu açmışlardır. Atatürk, böylesine büyük bir kurtuluş savaşının önderi ve başarıya ulaşmış komutanı olarak Türk ulusundan aldığı yetki ile Türkiye Cumhuriyeti’ni bir ulusal devlet olarak kurmuştur. Bu nedenle de, ulusal kurtuluş savaşı sırasında dünya siyaset arenasına bir çağdaş ulus olarak ortaya çıkan Türk ulusunun önderi olmuştur. Atatürk’ün kurduğu Türk devletinin eşit ve özgür vatandaşı olarak yaşayan Türkler daha sonraları atalarının izinden gitmişler ve böylece Atatürkçülük bir siyasal akım olarak Türk siyaset sahnesinde öne çıkmıştır. Atatürk yaşarken Ata’sına sahip çıkan Türk ulusu, O’nun yitirilmesinden sonra, Ata’larının izinden giderek Atatürkçü olmuştur.</p>
<p>Cumhuriyetin kurulmasından sonra, Atatürk batı tipi bir demokrasiyi ülkeye getirebilmek için çok çaba göstermiş, kendisi iş başındayken arkadaşlarının ikinci siyasal partiyi oluşturma denemelerini açıkça desteklemiştir. Ne var ki, Ata’nın böylesine olumlu tavrını Cumhuriyet düşmanları zayıflık olarak algılamışlar ve fırsattan istifade ederek Cumhuriyet ve Atatürk karşıtı siyasal eylemlere kalkışmışlardır. Bu nedenle, Türkiye’nin demokrasiye geçişi uzun süreli olmuş ve ancak ikinci dünya savaşı sonrasında koşullar uygun bir aşamaya gelmiştir. Demokrasiye geçilmesiyle beraber hem Cumhuriyet düşmanı hem de batı işbirlikçisi mandacı akımlar hızla öne geçmiş ve Atatürk’ün çağdaş Cumhuriyetinin kurulu bulunduğu Misak-ı Milli sınırları içinde dinci-şeriatçı devletler ile, batı emperyalizminin güdümünde mandacı ya da etnik eyaletçi yeni siyasal yapılanmalar tartışma konusu olarak gündeme getirilmiştir. Cumhuriyeti kuran ulusal kurtuluş savaş sırasındaki ortak rızanın demokrasi sürecinde yavaş yavaş ortadan kalktığı, emperyalist güçlerin bu bölgeye egemen olabilmek için alt kimlikleri ve bölücü akımları desteklediği görülmüştür. Osmanlı İmparatorluğunun merkez ülkesi üzerinde, dinci ya da etnikçi yeni manda yönetimleri oluşturmak isteyen Cumhuriyet düşmanı akımlar batı emperyalizmi tarafından desteklenmişler ve Atatürk’ün çağdaş ve tam bağımsız Cumhuriyetini ortadan kaldırabilmek için kullanılmışlardır.</p>
<p><strong>Cumhuriyetin ilk yıllarında ve İkinci Dünya Savaşı sırasında bir Atatürkçü örgütlenmeye gereksinim duyulmamıştır;</strong></p>
<p>Çünkü o dönemde Atatürk’ün partisi, devleti ve Cumhuriyeti kuran siyasal örgüt olarak iktidardadır. İkinci Dünya Savaşı sonrasında demokrasiye geçilmesiyle birlikte Cumhuriyet ve Atatürk karşıtı örgütlenme başlamış ve çeşitli siyasal partiler aracılığıyla ülkenin gidişinde etkin olmağa çalışılmıştır. Yüzyılın tam ortasında yapılan bir genel seçimle iktidar el değiştirmiş, toprak burjuvazisinin önderliğinde kurulan yeni muhalefet partisi iktidara gelmiştir. O dönemin kırsal kesiminde etkin olan cemaatçi ve dinci yapılanmalar, Atatürk devrimlerine karşıt çizgide öne çıkmışlar ve yeni iktidarı anti cumhuriyetçi bir çizgide yönlendirmişlerdir. Atatürk’ün partisi o dönemin koşullarında Cumhuriyetin sahibi olarak tepki göstermiş ve olaylar on yıllık bir tırmanma sürecinden sonra bir askeri dönem ile Türkiye karşılaşmıştır. Batı dünyasının dışındaki bir ülkede ilk kez batı tipi bir demokrasi deneyimi Atatürk devrimleri ile başarıya ulaştırılmaya çalışılırken, hilafet ve saltanat özlemi içindeki gerici kesimlerin Cumhuriyet Türkiye’sinin çağdaş uygarlık yolunda önünü kesmeğe çalıştıkları görülmüştür. Yarım kalan Atatürk devrimlerini tamamlamak üzere iş başına gelen askeri yönetim o dönemin koşullarında çok ileri düzeyde sayılabilecek bir anayasayı Türk ulusuna kazandırarak yeniden demokrasiye geçilmesini kısa sürede sağlamıştır.</p>
<p>On yıllık bir demokrasi deneyiminin askeri bir dönemle karşılaşmasından ders çıkarmak isteyen Türk devleti ve ulusu yeniden demokrasiye yönelerek çağdaş uygarlık ailesinin onurlu bir üyesi olabilmek için yoğun bir mücadele dönemine girmiştir. Ne var ki, ikinci kez demokrasiye dönülmesiyle beraber Türkiye’nin başına batı ülkelerinde yetiştirilmiş siyasetçilerin gelmesi ile, ülkede batı bloğunun etkisi fazlasıyla artmıştır. Soğuk savaş döneminin koşullarında giderek artan Sovyet tehdidi Türkiye Cumhuriyeti’nin tarafsız çizgiden batı bloğuna doğru kaymasına yol açmış ve Türkiye batı ittifakının güvenlik örgütünün içine üye olarak girmiştir. Bu örgütün içine girilmesiyle beraber, batı emperyalizminin hegemonya örgütü konumundaki bu askeri örgüt de Türkiye’nin içine girmiş, askeri örgütlenme ile beraber sivil örgütlenme paralel düzeyde gelişmiş ve batı bloğunun temsilcisi ya da işbirlikçisi kadrolar Türk siyaset sahnesinde öne çıkmışlar, bunlara bağımlı alt kadrolar da Türk devletinin üst kademelerine getirilerek, Türkiye batıdan yönetilen bir ülke konumuna indirgenmiştir. Ülkede batı etkisinin daha da artması için terör de bir koz olarak kullanılmış, batılı gizli servisler aracılığı ile terör tırmandırılarak, müdahale gerekçesi yaratılmıştır. Müdahale ortamları gündeme getirilerek her on yılda bir askeri yönetim devreye sokulmuştur. Batının etkisini artıran her askeri müdahale Atatürkçülük adına yapılmıştır.</p>
<p><strong>Demokrasi görünümünde batıya bağımlılığın giderek arttığı yeni dönemde bir Eisonhower burslusu yedi kez başbakan olabilmiş, bir Rockafeller burslusu ise yarım yüzyıla yakın bir süre büyük bir dış destekle Türk solunun başında kalabilmiştir.</strong> Türk demokrasisi Eisonhower ve Rockafeller kıskacına girince Atatürk’ün Cumhuriyeti bağımsızlığını yitirmiş, batı emperyalizminin dünyanın merkezindeki askeri üssü konumuna sürüklenmiştir. Böylesine bir bağımlılık sürecinin, hem ülke devlet bağımsızlığını ortadan kaldırdığı hem de ülkenin Atatürk çizgisi ve devrimlerinden hızla uzaklaşan bir doğrultuya kaydırıldığını Atatürkçüler görmeye başlamışlardır. Özellikle, soğuk savaşın son askeri döneminin tamamen küresel güçlerce Türkiye’nin karşısına çıkarılması, bütün Atatürkçüleri endişeye sürüklemiştir. Askeri dönemin önderi, laiklik adına konuşmalar yaparken ayetler okumaya başlamış, ülkenin her yerinde Atatürk heykelleri yaparken, O’nun ilkelerinden önemli ödünler verilmiş, küreselleşme öncesi dönemde Türkiye’nin daha fazla batının denetimine girmesine giden yol açılmıştır. Askeri dönem, üniversitelerde tasfiyeler yapmış, gerçek Atatürkçü kadroları iş başından uzaklaştırmış, batının sömürgesi olmayı doğal gören bir tutumla Türk devletinin Atatürk çizgisinden giderek uzaklaşmasına neden olmuştur.</p>
<p>Devletin yayın kuruluşlarında Atatürk’e hakarete varacak düzeyde ağır konuşmalar yapılınca, üniversitelerde çağdaş giyimin ötesinde bir başörtüsü sorunu ortaya çıkınca, siyasi kadrolar Atatürk devrimlerine karşıt bir çizgide emperyalizm ve gericiliğin hizmetine girince, Türkiye’nin Atatürkçü kadroları kuşkuya kapılmış ve uzun süren bir hazırlığın sonucunda <strong>Atatürkçü Düşünce Derneği</strong>’ni kurmuşlardır. Son ara dönemin koşullarında, Atatürkçülüğün rayından saptırılmasına tepki olarak gündeme gelen bu örgütlenme tamamlandığı sırada SSCB dağılmış <strong>Atatürkçü Düşünce Derneği</strong>’nin kurucu kadrosu farklı bir ortam ile karşı karşıya kalmıştır. Ülkenin iç koşullarında anti-Atatürkçü  girişimlerle mücadele etmek üzere kurulan <strong>Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD)</strong>, kuruluşundan hemen bir ay sonra kurucu genel başkanını menfur bir saldırı sonucunda yitirmiştir. Kuruluşu yurdun her yanında büyük bir umutla karşılanan <strong>Atatürkçü Düşünce Derneği</strong>’nin kuruluşundan bir ay sonra genel başkanını yitirmesi halkta bir korku ve panik yaratmış, derneğin kurulması ülkenin her köşesinde umutla karşılanmasına rağmen dernek o dönemin koşullarında fazla gelişememiştir. İlk üç yıl on beş şube ile yetinmek zorunda kalan <strong>Atatürkçü Düşünce Derneği</strong> daha sonraki dönemde yeni bir yönetime kavuşunca, hızla üç yüz şubeli bir demokratik kitle kuruluşu konumuna gelmesinden sonra korku ve kuşkuya kapılarak, kendi adamlarını derneğin çatısı altına sokmuşlar ve bunlar aracılığı  ile derneğin içini karıştırarak Atatürkçüleri içi dönük bir mücadeleye yönlendirmişler ve böylece ülkedeki Atatürkçü potansiyelin güçlü bir biçimde Türkiye platformunda öne geçmesine izin vermemişlerdir. Hırsı aklından öne geçen bazı Atatürkçülere siyasal çıkar vaadlerinde bulunarak bunları öne sürmüşler ve sonunda <strong>Atatürkçü Düşünce Derneği</strong>’nin uzun süreli bir iç karışıklık dönemine sürüklenmesini başarmışlardır. Kendisine siyasal ikbal arayan bazı muhterisler, derneğin potansiyelini bir siyasal partiye dönüştürerek şanslarını denemişler; ama başarılı olamamışlardır. Bu tür siyasal girişimler <strong>Atatürkçü Düşünce Derneği</strong>’ne zarar vermiş; ama dernek kurucularının özverili çabalarıyla bu çekişme dönemi geride bırakılmıştır. Ne var ki, ülkenin İslami potansiyeline karşı, Atatürkçülüğü askeri dönemlerde kendi çıkarları doğrultusunda kullanmak isteyen gayrimüslim lobiler ve emperyal sermayenin taşeronluğunu kabul etmiş olan işbirlikçi sermaye çevreleri yeniden mütareke döneminin koşullarına dönen İstanbul üzerinden oluşturdukları kadro ve hareketlerle Atatürkçü Düşünce Derneği’nin kaderinde etkili olmağa çalışmışlardır. Bu tür çabalarında Yeni Bizans projesine yönelen yeni mütareke İstanbul’u zaman zaman başarılı olmuştur; ama Kuvayı Milliye Ankara’sı ile Anadolu halkının anti- emperyalist dayanışmasını yıkamamışlardır. Son on yıldır, <strong>Atatürkçü Düşünce Derneği</strong> kongrelerinde, mütareke İstanbul’u ile Kuvayı Milliye Ankara’sı arasında ciddi çekişmeler yaşanmış ve bu çekişme örgütün tabanına da yayıldığı için Atatürkçüler sürekli bir canlılık içinde olmuşlardır.</p>
<p><strong>Atatürkçü Düşünce Derneği</strong>’nin içini karıştırmak, kendilerine bağlı kadrolar ile işbirlikçi çizgide yönetmek isteyen mandacı kesimler kendiliğinden bir çekişme yaratarak ülke tabanında Atatürkçü kesimlerin sürekli uyanık ve canlı kalmalarına neden olmuşlardır. Her olumsuz girişimin bir hayırlı sonucu olması gibi, günümüzdeki canlı ve hareketli Atatürkçü bir taban, varlığını mandacı kesimlerin emperyalizm güdümündeki işbirlikçi girişimlerine borçludur. Bu tür girişimlere gösterilen tepkiler ülkede Atatürkçülüğün bir ulusal tepki ve refleks olarak yeniden yükselmesine katkıda bulunmuşlardır.</p>
<p>Yirmi birinci yüzyılın başlarında ülke genelinde <strong>Atatürkçü Düşünce Derneği</strong>’nin şube sayısı altı yüze yaklaşmış ve bu şubelerde de iki yüz bine yakın üye tabanı oluşmuştur. Derneğin kuruluşunu ve büyümesini engelleyemeyen emperyalist merkezler bu kez <strong>Atatürkçü Düşünce Derneği</strong>’ni yakın izlemeye almışlar ve emperyal sermayenin güdümündeki basın aracılığı ile <strong>Atatürkçü Düşünce Derneği</strong> ve Atatürkçülerin aleyhine ciddi yayın etkinlikleri göstermişlerdir. Küresel sermayenin taşeronluğunu kabul eden sermaye çevrelerinin güdümündeki basın ile gene yurtdışından yönlendirilen dinci basın sürekli olarak <strong>Atatürkçü Düşünce Derneği</strong> ve Atatürkçülerle uğraşarak Türk halkının gözünden Atatürkçülüğü düşürmeye çalışmışlar, emperyalizmin istediği cemaatçi ve etnikçi düşünceleri yayarak Atatürkçülerin ulusalcılığını mahkum edebilmenin yollarını aramışlardır.</p>
<p>Siyaset sahnesindeki partilerde Atatürkçü kadroların dışlanması, özellikle Atatürk’ün partisinin okyanus ötesinden yönetilir bir duruma gelmesi, neoliberal işbirlikçi çizgiye kaymış göstermelik bir sosyal demokrasinin Kemalizm’in yerine ikame edilmek istenmesi, milliyetçi parti ve kuruluşların bile batı emperyalizmine karşı teslimiyetçi bir tutum içinde bulunmaları karşısında, Türkiye’nin genel gidişinden rahatsızlık duyan vatanseverler, ulusalcılar ve milliyetçiler <strong>Atatürkçü Düşünce Derneği</strong> çatısı altında toplanmağa başlamışlardır. Bir siyasal parti olmamasına rağmen, var olan partilerden daha etkili bir konuma gelen <strong>Atatürkçü Düşünce Derneği</strong>’nin giderek büyümesi ve Türk halkının geleceğe dönük arayışlarında bir umut ışığı olması noktasında, birçok siyasal parti <strong>Atatürkçü Düşünce Derneği</strong> ile yakından ilgilenmeye başlamıştır. Atatürkçülüğü aile hatırası gibi duvara astığını söyleyen Atatürk’ün partisi <strong>Atatürkçü Düşünce Derneği</strong>’yi uzaktan kontrol altına alabilmenin yollarını ararken, bazı küçük ve marjinal partiler Atatürkçü taban üzerinde etkin olmak ve bu tabanı kendi yanına çekebilmek için <strong>Atatürkçü Düşünce Derneği</strong> şubelerini ele geçirmenin çabasına girmişler, ayrıca İslami kesimlerin giderek siyasallaşmasına karşı gene ara rejim arayışına giren bazı gayrimüslim çevreler işbirlikçi taşeron sermaye de gene bir ara rejimi Atatürkçülük adına iş başına getirebilmek için dernek yönetimini eline geçirebilmenin kavgasını bütün bu kesimler birbirleriyle mücadele ederek yapmışlardır. Bu durum, <strong>Atatürkçü Düşünce Derneği</strong> örgütü ve tabanına canlılık getirirken, çok yararlı olmuş; ama dernek dışı kesimlerin <strong>Atatürkçü Düşünce Derneği</strong>’ye el atmaları zaman içinde Atatürkçü potansiyelin yeniden bir iç kavgaya sürüklenmesine ve bir türlü toparlanamamasına neden olmuştur. Özellikle son beş yıllık süre bu tür çekişmelerin hızla tırmandığı dönemdir.</p>
<p>Avrupa Birliği kendi fonları ile desteklediği sivil toplum kuruluşları ile devlet ve ulus karşıtlığını finanse ederken, Türkiye’yi sivil toplumculukla teslim alabileceğini hesaplıyordu. Avrupa’dan para alan başta <strong>Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği</strong> olmak üzere birçok dernek, dış desteğe rağmen ADD kadar etkili olamamışlardır. Avrupa Birliği’nin Türkiye’ye karşı uyguladığı ikiyüzlü ve çifte standartlı tutumlar Türk halkında büyük bir infiale yol açarken, bu kesimler ADD çatısı altında toplanarak Avrupa emperyalizmine karşı örgütlenmişlerdir. <strong>Avrupa Birliği demokrasi ve sivil toplumculukla ortadan kaldıramadığı Atatürkçülüğün giderek büyümesi karşısında, Atatürkçü Düşünce Derneği ve Atatürkçülük hakkında </strong>“Kalpaksız Kuvay-ı Milliyeciler”<strong> adı altında bir rapor hazırlatmıştır.</strong> Bir Türk bilim adamına hazırlatılan bu rapor bir anlamda AB’nin bükemediği eli öpmesi olarak görülebilir; çünkü AB raporunda <strong>Atatürkçü Düşünce Derneği</strong> ve Atatürkçülerin Türk toplamı içindeki güçleri ve etkinlikleri kabul edilmek zorunda kalmıştır. Bütün Atatürkçülerin bu raporu okumasında büyük yarar vardır.</p>
<p>Atatürk ilkelerinin bütünselliğini reddeden, sadece laikliği ele alarak çağdaş yaşamı savunan bazı İstanbul dernekleri, günümüzde yeni Bizans senaryolarına alet olurken, Avrupa fonları ve Hıristiyan misyoner örgütleri ile beraber çalışmalar yapmaktalar ve bu yaklaşımı ADD üzerinden ülkenin Atatürkçü potansiyeline de taşımanın yollarını aramaktadırlar. Sivil toplumculuk ve demokrasi görünümü altında, mandacılık ve teslimiyetçilik Avrupa Birliği üzerinden Türk toplumuna taşınırken, Atatürkçüler de aynı çizgiye getirilmek istenmektedir. Avrupa merkezli bu tür girişimlere karşı, İsrail güdümlü Amerikan politikaları da Ortadoğu’da savaşa yöneldiği yeni aşamada Atatürkçülüğü bir askeri döneme geçiş için farklı noktalara çekebilmenin arayışı içindedir. Özellikle 1 Mart tezkeresinin reddinden sonra Türk ordusunu Irak  harekatında kullanamayan Atlantik emperyalizmi ve İsrail siyonizminin, yeni dönemde İran ve Suriye’ye yönelik savaş planlarında hem Türkiye’yi üs olarak hem de Türk ordusunu kendi denetimlerinde kullanabilmenin arayışları içine girmişlerdir. Bu doğrultuda <strong>Türkiye’deki Atlantikçi güçlerin yeni bir askeri dönemi arzuladıkları ve bu doğrultuda demokrasiye son verme girişimlerinde yeniden Atatürkçülüğü kullanma gibi planlar yaptıkları anlaşılmaktadır. </strong>Soğuk Savaş döneminde tutmuş olan bu hesapların yeni dönemde tutmayacağını, Türkiye’nin artık daha bağımsız ve ulusal çıkarlarına öncelik vererek hareket edeceğini Atlantikçi dostlarımızın bilmeleri gerekmektedir. Türkiye başka ülkelerin emperyal planlarına alet olmayacak kadar büyük ve birikim sahibi bir ülkedir. Atatürk’ün Cumhuriyeti büyük bir tarih bilinci üzerine kurulmuştur. Atlantik emperyalistleri her nedense bu gerçeği görmezden gelmekte, İsrail siyonizminin peşine takılıp giderken Türkiye’yi de peşlerinden sürükleyeceklerini sanmaktadırlar. Ne var ki, bu ülkenin yirminci yüyıl başlarında bu tür emperyalist girişimlere karşı çıkan Türk ulusunun vermiş olduğu bur kurtuluş savaşı neticesinde kurulmuş olduğunu bilmek zorundadırlar. Böylesine bir ulusal kurtuluş savaşının Türk milleti ve devletinde önemli bir siyasal birikim yarattığını görmezlerse, bölgeye dönük hesaplarında yanılmaları kaçınılmazdır.</p>
<p><strong>Atatürkçü Düşünce Derneği</strong>, <strong>ülkemizdeki bu ulusal ve tam bağımsızlıkçı bilincin günümüzdeki örgütüdür.</strong></p>
<p>ADD üzerinde hesap yapan tüm çevrelerin <strong>Atatürkçü Düşünce Derneği</strong>’nin Türk toplumundaki tam bağımsızlıkçı birikimin yansımasını taşıdığını bilmeleri gerekmektedir. <strong>“Atatürk’ü bırakın” </strong>diyen Avrupa Birliği yöneticileri ile, Atatürkçülüğü Büyük Ortadoğu ya da Büyük İsrail projeleri için kullanmak isteyen Atlantik emperyalistlerinin, Türk ulusundaki Atatürkçü birikim ve potansiyelin <strong>Atatürkçü Düşünce Derneği</strong> ile devam ettiğini, 21. Yüzyılda dünya yeniden kurulurken Türk ulusunun ADD’nin taşıdığı bu birikimden yararlanacağını görebilmeleri gerekmektedir. İşte o zaman Türk ulusunu ve Atatürkçüleri doğru olarak anlayabilirler.</p>
<p>Atatürkçü Düşünce Derneği, günümüz koşullarında beş yüzü aşkın şubesiyle, iki yüz bine yaklaşan üye potansiyeli ile Türk toplumunun en büyük demokratik kitle örgütüdür. Atatürk ilkelerine ve düşünce sistemine bütünüyle sahip çıkan bu kuruluş ülkemizdeki ulusal potansiyelin anti emperyalist çizgide bir reflekse dönüşmesinde fazlasıyla etkin çalışmalar yapmaktadır. Avrupa ve Amerika’da Türkiye’yi teslim almak isteyen çevreler bu durumdan fazlasıyla rahatsız görünmektedirler. Biz Atatürkçüler olarak onları anlıyoruz; çünkü bizi kendi projelerinde kullanamıyorlar. Türklerin Avrupa ya da Amerika’yı kullanmak veya dönüştürmek gibi bir projesi yoktur. <strong>Antiemperyalist bir bilinç üzerine kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihten gelen ulusal bilinci günümüzde </strong>Atatürkçü Düşünce Derneği<strong> ile yaşamaktadır.</strong></p>
<p><strong>Atatürkçü Düşünce Derneği</strong> günümüzün, Kuvayı Milliye, Müdafayı Hukuk ve Reddi İlhak cemiyetleridir.</p>
<p>Türkiye Cumhuriyeti’ni bağımsız bir siyasal varlık olarak kuran ulusal kurtuluş savaşının nabzı günümüzde <strong>Atatürkçü Düşünce Derneği</strong> şubelerinde atmaktadır. Emperyalizm işbirlikçisi dinci cemaatler, etnik devlet peşinde koşanlar ve taşeron gayrimüslim sermaye bu durumdan fazlasıyla rahatsızdır.</p>
<p><strong>Atatürkçü Düşünce Derneği</strong> ve Atatürkçüler bu kesimleri ve kuruluşları yakından izlemekte, bunların Türkiye Cumhuriyeti’ne zarar vermelerini önlemek için mücadele etmektedirler.</p>
<p><strong>Atatürkçü Düşünce Derneği</strong>’nin günümüzdeki misyonu yeniden Kuvayı Milliyenin öncü kuruluşu olmaktır. Türk ulusunda var olan ulusal bağımsızlık bilincini en ön planda tutarak, Türkiye’yi yeni yüzyılda hak ettiği yere çıkarabilmek <strong>Atatürkçü Düşünce Derneği</strong> ve Atatürkçülerin önde gelen ulusal görevidir. Emperyal güçlerin planları doğrultusunda küçülerek ya da dönüştürülerek değil, daha da güçlenerek ve bölgedeki komşu ülkelere önderlik yaparak Türkiye Cumhuriyeti yeni dönemde hak ettiği yeri alacaktır. Türkiye’nin bir devlet olarak yoluna devam edebilmesi ve diğer devletlerle mücadele edebilmesi için Atatürk’ün kurmuş olduğu devlet modelini kesinlikle koruması ve geliştirmesi gerekir.</p>
<p><strong>Atatürkçü Düşünce Derneği</strong> ve Atatürkçülere böylesine bir görev, bir ulusal misyon olarak düşmektedir. Her türlü emperyalizme karşı savaşarak kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusunun söylediği gibi, sonsuza kadar yaşayabilmesi ancak böylesine bir ulusal misyonun yerine getirilmesiyle mümkün olabilecektir.</p>
<p><strong>Atatürkçü Düşünce Derneği,</strong> önce Atatürkçü tabanı toparlayacak, daha sonra Atatürkçülerin önderliğinde Türk toplumunun toparlanmasını sağlayacak ve sonraki aşamada da Atatürk’ün Cumhuriyet devletinin yeni dönemin koşullarında onarılmasını ve daha da güçlenmesini sağlayacaktır.</p>
<p><strong>Atatürkçü Düşünce Derneği ve Atatürkçülerin başarısı, emperyalizmin hezimeti olacaktır.</strong></p>
<p>The post <a href="https://www.sonhaber16.com/ataturkcu-dusunce-derneginin-bugunku-misyonu/">Atatürkçü Düşünce Derneği’nin bugünkü misyonu</a> appeared first on <a href="https://www.sonhaber16.com">sonhaber16.com</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.sonhaber16.com/ataturkcu-dusunce-derneginin-bugunku-misyonu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
