33 kurşun…

33 kurşun…

Selam tüm okuyuculara, insanlığa, insanı olduğu haliyle ötekileştirmeden, sevmeyi becerebilen tüm yüreklere…

2 Temmuz; kimine göre Sivas katliamının, kimine göre Madımak olaylarının yıldönümü…

Yazar, şair, ozan 33 kişinin yakılarak öldürüldüğü gün…

Bu insanlar Sivas valisinin özel davetiyle, Pir Sultan Abdal anma şenlikleri için çağrılmışlardı. Okuyucularına kitaplarını imzalayacak, Pir Sultan Abdal’ın şiirleri okunacak, türküler söylenerek yöre halkıyla, yörenin haklı gururu Pir Sultan anılacaktı.

Demiri demirle dövdüler; biri sıcak, biri soğuktu,

İnsanı, insanla kırdılar; biri aç biri toktu.

(Pir Sultan Abdal)

Dört günlük bir programdı. İlk günü kültür merkezinde yapıldı şenliklerin. Fakat daha bitmeden kültür merkezi çevresinde bir grup tarafından, taşlı sopalı olaylar çıkarılınca polis müdahalesiyle grup biraz dağıtılır. Sanatçılar oradan otele gider. Olaylara şaşırsalar da küçük bir grup eylemi gibi sanırlar. Çünkü farklı düşünmeyi gerektirecek ne sebep olabilir ki. Gelme amaçları belliydi; her yıl kutlanan anma programıydı, hatta yöre halkı tarafından çokça talep gören, sevilen…

Fakat düşündükleri gibi değildi maalesef…

Grup bu kez sanatçıları davet eden valiyi protesto etmek için Hükümet Konağı çevresinde toplanır, daha sonra ise sanatçıların kaldıkları Madımak otelinin etrafını sarar. Otelde bulunan aydınlar git gide telaşlanmaya başlar. İçlerinden bazıları telefona sarılır, yetkililere haber verir. Vali takviye kuvvet ister. Fakat bir türlü yeterli sayıda güç gelmezken, kalabalık dağılmak bir yana, daha da çoğalır. Bir kaç saat sonra 15 bini bulan kalabalık, önce otelin önündeki araçları yakar, sonra otel giriş katını…

İçerdekiler korkuyla beklerler kurtarılmayı…

Fakat kimisi yanarak, kimisi dumandan, genç yaşlı, erkek kadın 33 sanatçı, 2 otel çalışanı ölene kadar olaylar devam eder…

Ve yakın tarihimize ismini yazdıran, kanlı bir katliam olur.

Peki bu kadar kin ve öfke nedendi?

Aynı fikirden olmamaları mıydı, yoksa “laikliğe ölüm” diye bağırarak taşlarla saldırırken, Atatürk’ün değerlerine miydi bu nefret…

Aslında bu din, dil, ırk gözetmeksizin, insanı ayrıştırmadan yalın haliyle insanı sevememenin, sevgisizliğin şiddetiydi.

Bizden değilse ölmeli, ötekiyse yaşamamalı…

Nasıl bir ilkellikti bu?

Halbuki hepimiz aynı toprağın insanı değil miydik?

Sünnisi, Alevisi, Türkü, Kürdü, Lazı, Çerkezi, Arnavutu, Süryanisi daha sayamadığım ırkların, mezheplerin, dinlerin karması değil miydik?

Ve  biz hep böyle daha güzel olmamış mıydık?

Kardeşlerin huyları mizaçları farklı olsa da onları öyle kabullenmemiz gerekmiyor muydu, sırf bu yüzden aileden reddedebilir miydik?

Veya yok etmeyi düşünebilir miydik?

Asla…

Vatan da aile gibi değil miydi, hatta vatan sevgisi de…

Ne tuhaf tesadüftür ki, 1943 yılı Temmuz ayı Van/Özalp’ta da benzer bir olay yaşanmıştır;

“Muğlalı katliamı…”

Van-İran arasında hayvan kaçakçılığı yapılmaktadır o dönem. Jandarma haber alınca bölgeye gider. Fakat kaçakçılar İran’a kaçmıştır. Bölgeye gelen Orgeneral Muğlalı, kaçakçıların köydeki akrabalarının getirilmesini ister. 40 kişi getirilir. Beş tanesi tutuklanır. Geriye kalan 35 kişinin kurşunlanması için emir verir. Bölgeye yakın tenha bir yere götürülürler. İçlerinden biri kadındır. Görevli teğmen ‘Türk askeri kadına kurşun sıkmaz’ diyerek ona gitmesini söyler, biri de kaçmayı başarırken, genç yaşlı demeden, geriye kalan 33 kişi kurşuna dizilir.

Sümenaltı edilen bu olay, bir kaç yıl sonra kaçmayı başaran kişinin ihbar etmesi üzerine gün yüzüne çıkar, TBMM gündemine taşınır ve herkes o zaman haberdar olur…

Biri 1943 Temmuz, diğeri 1993 Temmuz… Bu tarihi tesadüf dışında, farklı olaylar sonucunda gerçekleşse de ortak noktaları; savunmasız insanların, vicdan yoksunu insanlar tarafından zalimce katledilmeleri ve bu suçları gerçekleştirenlerin, kendilerini hukukun üstünde görmeleri…

***

Ve bazen bu suçları işleyenlerden çok, bu haksızlıklara tepki verenlerin suçlu görülmesi ise olayın ilginç yönüdür. Tıpkı Ahmed Arif’in Muğlalı katliamına ithafen yazdığı “33 kurşun” şiiri yüzünden üç yıla yakın hapis yatması ve işkence görmesi gibi…

   Vurulmuşum 

   Dağların kuytuluk bir boğazında 

   Vakitlerden bir sabah namazında 

   Yatarım         

   Kanlı, upuzun… 

                             ***

   Vurulmuşum 

   Düşüm, gecelerden kara 

   Bir hayra yoranım çıkmaz 

   Canım alırlar ecelsiz 

   Sığdıramam kitaplara 

   Şifre buyurmuş bir paşa 

Vurulmuşum hiç sorgusuz, yargısız 

                             ***

   Kirvem, hallarımı aynı böyle yaz 

   Rivayet sanılır belki 

   Gül memeler değil 

   Domdom kurşunu 

   Paramparça ağzımdaki… 

***

Olaylar, insanlar değişse de, kurdun puslu havayı sevdiği gibi, hukuku boş gördüğü yerde de, zalim devreye girer her daim…

Ve o yüzdendir ki; adalet, hukuk bizim tek dayanağımız, en büyük gücümüzdür ve her zaman öyle kalmalıdır…

BU KONUYU SOSYAL MEDYA HESAPLARINDA PAYLAŞ
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ